Bugünden 1930'a 5,419,774 adet makale [Gelişmiş]



Katalog


«
»

18 TartışmaEditöre Mektup ABET’İ, TOPLUMCA VE MİLLETÇE NASIL KANDIRIYORUZ? CBT 1465/17 Nisan 2015 Dostoyevski’nin misafir odası ABET eşdeğerliği alabilir mi? Bu yazı, İTÜ Çevre Mühendisliği Bölümü’nün ABET kuralları çerçevesinde “istemediği” konularda lisans bitirme projesi hazırlayan tüm öğrencilere ithaf edilmiştir… İLGİLİLERİN DİKKATİNE: Astrolojinin üniversitede işi ne? Prof. Dr. Üstün Dökmen ustundokmen@yahoo.com Burak Avcı Max Planck Deniz Mikrobiyolojisi Enstitüsü, Bremen/Almanya, bavci@ mpibremen.de D ostoyevski’nin büyük eseri “Suç ve Ceza”yı okursanız; kitabın ana temasının Raskolnikov’un iç hesaplaşması olduğunu görürsünüz. Batı Edebiyatı’nda böyle kitaplara çok sık rastlanır. Pişmanlık ve suçluluk duygusu dinsel inanışlardan dolayı Batı Kültürü’nde büyük önem taşır. Bizde ise tam tersi görülür. Mühim olan suçluluğun işlenmesinden çok duyulmasıdır. “Karda yürüyeceksin ama izini belli etmeyeceksin” denir mesela. “Bir şeyin şüyuu, vukuundan beterdir” diye öğütlenir hep. Bir suçu işlemekten çok o suçun duyulmasından korkarız. Suçluluk duymayız, utanırız. Türkiye’deki misafir adetleri de bu durumun çok “masum” bir yansıması. Türk evlerinin en dokunulmaz köşeleridir misafir odaları. Günlük ev yaşantısının bir parçası değildir, ancak misafir geldiğinde açılır. Eve habersiz misafir gelme ihtimaline karşı her zaman temizdir o odalar. Konuklar, normalde kullanılan, “dağınık” olduğu için “utandığımız” odalara değil de yapay bir yaşam ortamı olan misafir odasına konuk edilir ki evin dağınık hali ifşa olmasın! Eğer haberli misafir gelecekse, en ayrıntılı ve uzun temizlikler yapılır; ev misafire uygun hale getirilir. Anormal bir temizlik havası kaplar her yeri. Misafirin geleceği gün, hiç olmadığı kadar temizdir ev. 2010 yılının son günlerinde İstanbul Teknik Üniversitesi’nde hummalı bir çalışma vardı. Kampusun her köşesi büyük bir özenle temizlendi. Fakülteler bir süre “parfüm“ koktu. Yıllardır izbe köşelerde bekleyen hurdalar büyük bir özenle temizlendi. Normalde pislik içinde olan laboratuarlar inci tanesi gibi parıldadı. Kısacası İTÜ’nün şekli şemalı bir haftalığına değiştirildi. Peki, neden böyle bir değişikliğe gerek duyuldu ve bu değişim sadece bir hafta sürdü? O günlerde İTÜ’yü ABET (Mühendislik ve Teknoloji Akreditasyon Kurulu) heyeti ziyaret ediyordu. ABET’in görevi dünya üni versitelerindeki öğretim programlarını akredite etmek. ABET akreditasyonu alan programlara bir eşdeğerlik belgesi veriliyor. Bu belgeye sahip programların, dünya çapında kabul göreceği ve tanınacağına dair yaygın bir görüş var. ABET akreditasyonu alırsanız dünyaya açılıyorsunuz, bir dünya üniversitesi oluyorsunuz! ABET eşdeğerliği olan bir bölümden mezun olursanız dünyanın neresine giderseniz gidin herkes size kucak açacak yani! ABET eşdeğerliği almak için bir dizi kriteri yerine getirmek gerekiyor. En önemlisi de “sürekli gelişim” diye tarif edilen öğretim programının dünya şartlarına göre sürekli revize edilmesi. Öğrenci merkezli eğitim de başka bir konu. Öğrenci derste sunum yapacak, kısa sınav yapılacak, ders sonunda anket yapılacak gibi bir sürü ayrıntı barındırıyor içinde! Her şey bir yana aslında ABET üniversitenin eğitim kalitesinin belli bir seviyenin üzerine çıkarılması için çok önemli bir katalizör görevi görüyor. Bilimsel dilden konuşmaya devam edersek ortamda bir de substrat olması gerekiyor değil mi? İşte sorun da burada başlıyor. Birçok öğretim üyesi ABET’i “bürokratik bir süreç” olarak görüyor. Ders anketleri, kısa sınavlar gibi “gereksiz ayrıntılar”, büyük bir yük katıyor omuzlarına. Hatta derslerde “Ben normalde dersi böyle işlemem; kısa sınav yapmam, sunum yaptırmam ama ABET istediği için yapmak zorundayız” gibi sözler ediliyor. Diğer yandan öğrenciler için de durum pek farklı değil. Dönem sonunda ders ve öğretim üyesi hakkında yapılan değerlendirme anketlerine katılan öğrenciler, yanıt kağıdına rastgele cevaplarla “kilim motifi” işliyor. Büyük bir içselleştirme sorunu yaşanıyor kısacası. ABET kriterleri “göstermelik” olarak uygulanıyor. Durum böyle olunca ne eğitimde sürekli gelişim yaşanıyor ne de eğitimin merkezi öğrenciye doğru kayıyor. Ama gün geliyor ABET sopasını gösteriyor. ABET sopasını göstermeden önce hummalı bir çalışma başlıyor. Toplantılar yapılıyor, ne yapsak ne etsek diye tartışılıyor. Sopanın ucu gö rününce duvarlar boyanıyor, tuvaletler temizleniyor, her taraf mis gibi kokuyor. Bir hafta sürecek büyük bir tiyatro oyunu hazırlanıyor. Ve perde… ABET denetçisi geldiğinde krallar gibi ağırlanıyor. Önceden “terbiye” edilip nasıl konuşması, nelerden bahsetmesi gerektiği güzelce açıklanan öğrencilerle görüşüyor; özenle seçilmiş, “şaheser” niteliğindeki ders sunumları ve projelerden oluşan bir seçkiyi inceliyor. Ders anketlerini inceleyip kilim motiflerinin kodunu çözmeye çalışıyor. Türk mutfağının derinliklerini keşfedip kebabını yedikten sonra ülkesine dönüyor. İthal katalizörle çalışan reaksiyonun ömrü anca bir hafta sürüyor. Katalizör ortamdan uzaklaşıyor ve reaksiyon duruyor. Ondan sonra her şey eski tas eski hamam … Reaksiyonun ithal katalizörle yürütülemeyeceğini artık anlamamız; kalite algısını içselleştirmemiz gerekiyor. Eğer yüksek kalitede bir eğitim ve dünya ile yarışan bir üniversite istiyorsak bu işin hem substratı hem de katalizörü biz olmalıyız. Ancak böyle sürekli gelişimi sağlayabiliriz. Sopa ile iş yapmaya alışkın bir millet olarak uzun bir süre daha ithal katalizörle bir haftalık reaksiyonlara girmeye devam edeceğiz. Ne zaman ki bir şeyin vukuunun şüyuundan daha beter olduğunu anlayacağız; işte o zaman konuklarımızı oturma odasında ağırlayacağız… Yazarın notu: 2010 yılında ABET heyetinin İstanbul Teknik Üniversitesi’ni ziyareti sırasında kaleme alınan bu yazının ardından, Eylül 2011’de açıklanan karara göre; İTÜ 23 mühendislik programı için ABET eşdeğerliği alarak bu alanda bir dünya rekoru kırdı… İ stanbul Aydın Üniversite’sinde, YÖK onaylı ‘Astroloji Sertifikası’ programı açıldı. Hayret ve üzüntü içindeyim. Astroloji, hiçbir bilimsel geçerliliği ve kanıtı olmayan, eski çağlarda astronomi bilmeyen kişilerce uydurulmuş, temelsiz bir iddiadır. Bilim yuvası olduğunu iddia ettiğimiz üniversitelerde astroloji okutmak, öncelikle çağdaş pozitif bilimi umursamamak anlamına gelir; ikinci olarak da para ödeyip bu sertifika programına kaydolanlara haksızlık edilmiş olur. Astroloji Bilim Dünyasında Kabul Görüyor mu? Hayır. Dünyanın ciddi ve tanınmış üniversitelerinde ‘astroloji’ diye bir bilim dalı yok. Astrolojinin eski çağlarda üretilmiş bir efsane olduğunu anlatan pek çok yayından bir tanesi, ‘Astroloji Çürütüldü’ adını taşır. Lawrence E. Jerome tarafından yazılan bu kitap, Prof. Dr. Rennan Pekünlü tarafından Türkçe’ye çevrildi, Ocak 2009’da T.C. İstanbul Kültür Üniversitesi tarafından yayımlandı. Bu kitapta, astrologların iddiaları, horoskopi dahil tek tek ele alınarak çürütülmektedir. Ayrıca kitapta 192 bilim insanının imzaladığı ki bunlar arasında Nobel ödüllüler de vardır astrolojiye karşı çıkan bildiriden de söz edilmektedir. Astroloji konusunda kafasında soru işaretleri olanların bu kitabı okumalarını rica ediyorum. İstanbul Aydın Üniversitesi’nde YÖK onaylı bir astroloji sertifika programı açılmadan önce eğer konuyla ilgili yetkililer söz konusu bu kitabı okumuş olsalardı, şu an bu açık mektubun yazılması gerekmeyecekti. 1Eski kültürler, örneğin Yunanlılar veya Sümerliler, bugünkü anlamda bir astronomi bilgisine sahip değillerdi. Yıldızların küçük birer parlak ışık olduğunu sanırlardı, göz yüzünün ise iki boyutlu bir kubbe olduğuna inanırlardı. Bu yüzden olsa gerek bugün, burç haritaları çizilince, o burcu oluşturan yıldızlar yan yana, yani iki boyutlu çizilmektedir. Oysa gök yüzü iki boyutlu değil, dört boyutludur. Bu boyutlar, en, boy, derinlik ve hızzaman boyutudur. Söz gelişi yay burcundaki yıldızlar yan yana değildir; birisi Dünya’ya nispeten yakın, diğerleri çok çok uzaktır. Arka plan karanlık olduğu için ve eski kültürler yıldızların parlaklıklarını, kadirlerini ölçemedikleri için, yay bur ASTROLOJİ NİÇİN AKIL DIŞI? İzmir Biyotıp ve Genom Merkezi’nde Genom Konferansı Moleküler biyoloji, genetik, tıp, eczacılık, biyomühendislik ve bilgisayar mühendisliği gibi pek çok bilim alanını çatısı altında barındıran kapsamlı bir yaşam bilim ve teknolojileri merkezi olarak kuruluşunu hızlı tamamlamakta olan Dokuz Eylül Üniversitesi İzmir Biyotıp ve Genom Merkezi (iBGizmir), 20 Nisan 2015 tarihinde iBGizmir Genom Konferansı etkinliğini gerçekleştirecek. 9 Eylül 2015’de resmi açılışı gerçekleşecek olan iBGizmir’in en önemli hedeflerinden birisi Genom Araştırmaları alanında mükemmelliği yakalamak. Bu kapsamda gerçekleştirilecek olan iBGizmir Genom Konferansı etkinliğine bilim insanlarımızı ve bilim dostlarını davet etmekten çok mutluyuz. Genom alanında çığır açan araştırmaları ile tanınan Prof. Evan Eichler (University of Washington, Department of Genome Sciences)’in onur konuğu olduğu etkinlikte, ülkemizin iki genç ve dinamik genom araştırmacısı; Yrd. Doç. Dr. Can Alkan (Bilkent Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü) ve Yrd. Doç. Dr. Can Küçük (iBGizmir) de yer almaktadır. Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Derslikler Grubu “Kurucu Öğretim Üyeleri Konferans Salonu”nda saat 09:00’da başlayacak olan konferansa katılım ücretsiz olup, 15 Nisan 2015 tarihine kadar eposta ve telefon yoluyla ön kayıt yaptırılması gerekmektedir.
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog