Bugünden 1930'a 5,458,831 adet makale



Katalog


«
»

Pazartesi 27 Ağustos 2018 2 Saygısız bir toplumuz Bayram süresince sosyal medyayı Türkiye’nin dört bir yanında tatilcilerin geride bıraktıkları çöplerin fotoğrafları doldurdu. Dağlar, ormanlar, sahiller, denizler, her yer çöple doldu taştı. Kimi duyarlı insanlar tek başlarına ya da gruplar halinde başkalarının çöplerini toplamaya girişseler de, bizim bu devasa çöp sorunumuz “birileri atsın, birileri toplasın” yaklaşımıyla çözülecek gibi değil. Sorunlara çözüm ararken, derinde yatan nedenlerine bakmadan doğru teşhisi koymak zor; doğru teşhis olmadan da tedavi mümkün değil. Çöpümüzü böylesine umarsızca ortalığa saçmamız aslen, saygısız bir toplum olmamızdan kaynaklanıyor. Çöpten başımızı kaldırıp yollara, arabalara ve trafiğe baktığımızda, sözünü ettiğim saygısızlığı daha net görebiliriz. Siz sol şeritte olması gereken hızda giderken, önünüzde sizin yarı hızınızda giden araç size asla yol vermez mesela. Çünkü size ve/veya trafik kurallarına zerre saygısı yoktur. Ya da yolda, araçlar arasında belli bir mesafe olması gerekirken, siz de doğru süratte giderken, arkanızdaki araç gelir burnunu neredeyse arabanıza değdirir. Önünüze biri çıksa ve ani bir fren yapmak durumunda kalsanız aracıyla üstünüze çıkabilir. Ama umurunda mıdır? Hayır. Yol onundur! Dünyada medeni olma iddiasında hiçbir kentte İstanbul’daki kadar yoğun ve sık korna sesine denk gelmezsiniz. Tıkalı bir yolda, trafiğin ortasında, herkesin kornasına abanmasının yolu açamayacağını 5 yaşında bir çocuk bile idrak edebilecekken, koca koca insanların safi öfkelerini kusmak gayesiyle kornaya basmasını saygısızlıktan başka ne anlatabilir ki? O yolun kenarındaki dükkânlar, kaldırımlarında yürüyen insanlar, yolu çevreleyen apartmanlarda yaşayanlar, kulakları kanatırcasına kornasına abanan sürücülerin umurunda mıdır? Elbette hayır. Onlar sadece kendilerini önemser. Başka da kimseye saygıları yoktur. Düşüncesizlikleri de bu saygısızlıktan kaynaklanır. Yaşam hakkına saygı duymamak İşte çöpünü zahmet edip toplamamak, oturduğu banktan kol mesafesindeki çöp ku tusuna uzanmak yerine, bir kilo çekirdeğin kabuklarını yerlere saçmak bu saygısızlıktan ileri gelir. Sahile atıverdiği o pipet bir deniz kaplumbağasının burnuna girip onu kan revan içinde mi bırakacaktır? Ya da tekneden salıverdiği plastik poşet Akdeniz fokunun boynuna dolanıp onu nefessiz mi bırakacaktır? Umurunda değildir. Herkes hayvan sevgisinden, doğa sevgisinden söz ediyor. Ama hayır; esas üzerinde durmamız gereken şey saygı. Sevmeyebilir, zorla sevdiremezsiniz ama saygı duymak zorundadır. Sevsin sevmesin, kendisi dışındaki canlıların yaşam hakkına, yaşamın kendisine saygı duymalıdır. Ama o saygı duymamaktadır. En başta da insanlara saygı duymaz. Zira, onun ortalığa saçtığı çöpünü başka insanların toplayacağını bal gibi bilir. Eğer arkadan toplayan birileri olmasa şu anda hepimiz çöp dağları içinde yaşıyor olurduk. Bunu da bilir. Tembeldir, düşüncesizdir ve saygısızdır. Ama ona sorsanız, sorumluluk onda değildir ki! Bu devletin, belediyenin, çöpçülerin işidir! Elbette birileri arkasından toplayacaktır! Evet, belediyeler çılgınca paralar harcayıp sokakları her daim temiz tutabilir, sokakları hep beraber temizlemek üzere kampanyalar düzenlenebilir, kamu spotları yapılabilir, yasaklar konabilir vs... Ama bunlar toplumu ve insanların alışkanlıklarını değiştirmeye yeter mi? Diğer canlıların yaşam hakkına saygısı olmayan insanlarla çöp konusunda ya da başka bir sorunun çözümünde yol alınabilir mi? Çöpümüzü yollara, nehirlere, denizlere atmamız sadece çöpe dair alışkanlığımızla mı ilgilidir, yoksa değerlerimizle mi? Bir insan değerlerini ilk önce aileden alır. Memleketin her köşesini böylesine kirleten, saygı nedir bilmeyen bir kuşağın yetiştirdiği çocukların çevreye saygılı olmalarını bekleyebilir miyiz? Yoksa 20 yıl sonra daha beter bir tabloyla mı karşılaşacağız? Umutlu değilim. Umutlu olmakla ahmaklığı karıştırmayalım. (Not: Çöp sorunu aslında bir tüketim sorunudur. Yani biz çöp sorununa çözüm ararken aslında çöplerle ne yapacağımızdan ziyade, en başta çöp yaratmamaya odaklanmalıyız. Bu da başka bir yazının konusu.) dizi TASARIM: ilknur filiz Kanser ilacı da vücut saatine göre Aziz Hoca ile Anıtkabir dönüşü Grand Ankara Oteli’nin lobisinde sakin bir köşede konuşuyoruz. Sancar’a Türkiye’den yapılan yoğun davetler meselesini açıyorum öncelikle. “Bak sana böyle bir davet var” diyerek gönderdiklerim dahil, çağrılara yanıt veremiyor. Beni araya koyanlara diyorum ki; “Kendiniz başvurun, Aziz Bey beni araya koyduğunuza sinirleniyor olabilir. Ama çok davet alıyor, büyük olasılıkla ya yanıt vermeyecek ya nazikçe gelmeyeceğini söyleyecek...” n Türkiye’den o kadar çağrı yapılıyor sana, ama gelmiyorsun, peki başka yerlere gidiyor musun? Bildiğim kadar Nobel ödüllü bilimcilere konuşmaları karşılığında üstelik iyi bir telif ücreti de ödüyor veya öneriyorlar.. Senin durumun nedir? Sancar: Türkiye’den de her gün gel konuş daveti geliyor. Şimdi düşün, hayatım Türkiye’de davetten davete koşmakla geçecek. Ben ne yapayım, laboratuvarımı kapatayım ve araştırma hayatımı sonlandırayım mı.. Mümkün değil, çok önemli çalışmalarım var.. Üniversitelerden ve öğrencilerden gelen davetleri reddetmek zor oluyor. Hayır diyemeyeceğim için yanıt da veremiyorum pek çoğuna. Her gün davet edenlerle yazışmanın da ne kadar zaman alacağını tahmin edersin. ABD’ye gelen Türklerden bazısı çat kapı geliyor, randevu falan yok, onlara da durmadan zaman ayırmam bazen tüm günümü öldürüyor.. Fakat bir şey de diyemiyorum, çünkü Nobel’i Ata’ya, ülkeye armağan etmem büyük ilgi yarattı, ve benimle iletişim içinde olmak istiyorlar, onlar da haklı. Amacım Türkiye ve Türk dünyasının bilimde öne geçmesine katkıda bulunmak. Söze karışıyorum: Türkiye başarıya aç. Millet, içinden çıkan, büyük bir başarıya imza atmış, üstelik kendini ülkesiyle özdeşleştiren Sancar’ı bağrına basmış, tepe tepe kullanmak istiyor. Nobel kazanmış 35 bilimcimiz olsa durum farklı olabilirdi. Sancar sözüne devam ediyor: Amerika’dan, Avrupa’dan ve dünyanın çeşitli ülkelerinden de davetler geliyor. Günde ortalama iki davet. Bunlara da gitmiyorum. Bu davetli konuşmalara 10 ila 20 bin dolar telif öneriyorlar. Ama hiçbirine gitmedim. n Neden? Kurduğun vakfın Türk Kültür Evi projesi için paraya ihtiyacı var, oraya destek olmaz mı? Sancar: Vakfın başında bu işlerle ilgilenen eşim Gwen ve diğer arkadaşlar var, bu onların işi. Benim de esas işim bilimsel çalışmalarımı sürdürmek. Bu davetlere icabet etsem, laboratuvardaki çalışmalarım aksar. Bölünürüm... Bak sana ne diyeceğim, Çin’e davet ettiler, konuşma başı 45 bin dolardan çeşitli üniversitelerde 10 konuşma önerdiler. Henüz evet demedim, belki bir kezlik bu daveti, parayı kız öğrenciler ve böyle amaçlarda kullanmak üzere bir kez kabul ederim. Ama esas olarak Türk devletlerinden ve KKTC’den başka bir yere gitmeme kararım var. Konferans hakkımı Türk cumhuriyetlerine ayırdım. Onlarla aramızda para meselesi yok. n En son nereye gittin? 2017 Haziranı’nda Azerbaycan’a gittim. 2018 Nisanı’nda Kazakistan, Kırgızistan ve KKTC’ye gittim. Kırgızistan Başkanı davet etti, “Aziz Bey Türk Cumhuriyetleri diyor, Türk Birliği diyor, gelsin bir konuşalım ne demek istiyor” diye. Sohbet ettik. Kırgızistan bu ülkelerin en yoksulu. Konferans verdim.. Laboratuvarımda Türkiye’den, Doğu Türkistan eyaletinden, Azerbaycan’dan asistanlarım var. Başarılı araştırmacılar benim yanımda yetişiyorlar, ülkelerine dönüp bilim yapsınlar istiyorum. Türkiye ve Türk kökenli cumhuriyetlerde bilim hızla gelişmeli... OTürrtkaleArsvyea’dbailim Aziz Hoca ile bilim tarihi üzerine sohbete dalıyoruz. İslamın Aziz Sancar’a konuşma teklifleri yağıyor. Çin, konferans başına 45 bin dolar teklif etmiş. Çin’de bilimin hızla yükseldiğinden söz ediyor. Laf dönüp dolaşıp kansere geliyor, sirkadiyen ritim, DNA’yı bozan bir kanser ilacının yan etkilerini azaltmış. Kurduğu vakfın Türk Kültür Evi projesiyle eşi Gwen’in ilgilendiğini söyleyen Sancar, ‘Bu onların işi. Benim esas işim bilimsel çalışmalarımı sürdürmek. Davetlere icabet etsem, laboratuvardaki çalışmalarım aksar’ diyor. Sancar, ‘Nobel’i Ata’ya, ülkeye armağan etmem büyük ilgi yarattı. Amacım Türkiye’nin ve Türk dünyasının bilimde öne geçmesi’ diyor. bilimde Altın Çağı sohbetin merkezinde. Yeni bir kitaptan bahsediyor. Prof. Frederick Starr’ın “Lost Enlightenment: Central Asia’s Golden Age from the Arab Conquest to Tamerlane” (Kayıp Aydınlanma: Arap Fethinden Timurlenk’e Orta Asya’nın Altın Çağı). Genel anlamda “İslamın Altın Çağı” olarak nitelendirdiğimiz 800 1200 yıllarında Doğu’da bilim patlamasını inceliyor kitap ve “İslam denince sanılıyor ki Araplar bunu gerçekleştirdi, oysa bu patlamayı Orta Asya’da, Özbekistan’da, İran’da bilimciler gerçekleştirdi ve Arapça o tarihte entelektüellerin yazma, konuşma dili olduğu için, bu patlama Araplara mal edilir, oysa bu bilimcilerin birçoğu Orta Asya Türk kökenli. Mesela İbni Sina, Harezmi, Buhari Özbekistan’da, Farabi Kazakistan’da, Gazali İran’da yaşıyor ve kökenleri Arap değil... Kitapta 400 kadar bilim insanı ve katkıları var. Yeni bir ufuk açıyor Sancar: Arapların bilime çok katkısı olmuştur ve bu çağda bile en saydığım bilim insanlarından biri Mısırlı Ahmed Zewail’dir. Onun geliştirdiği femtokemistri yöntemini kullanarak en güzel çalışmalarımdan birini yaptım. Zewail 1999’da Nobel Kimya Ödülü’nü tek başına kazandı ve iki yıl önce vefat etti. Sancar’ın yüzü gülüyor anlatırken. Türk cumhuriyetlerinde bilimin vaktiyle parlak durumu yeni bir ufuk açıyor bakışında. İşin içinde Türkler var diyor, bugüne kadar bu tür iddialara çok da inanarak yaklaşmazdım, fakat bu kitap çok ciddi ve Orta Asya’yı iyi bilen bir bilim insanı inceliyor durumu. Starr, Princeton Üniversitesi’nin de Rektörü... Diyorum ki; “Bilim bir zamanlar Batı’nın malı değildi, büyük uygarlıklar bir yerde çakılı kalmıyor, uzun döngülerle yeryüzünü dolaşıyor. Ama bugünkü bilim Batı uygarlığı damgalı. Şüphesiz ki Orta Asya, Hindistan, İran’da yeşeren bilimi devralıyorlar, Ege ve Anadolu uygarlığından öğreniyorlar, bunların üzerine inşa ediyorlar bugünü.” Aziz Hoca sözü alıyor: Çin’de bilim yeniden yükseliyor, üstelik büyük bir hızla. İlk kez bilimsel yayınlarda ABD’yi yakaladılar. Benim laboratuvarımda çok Çinli araştırmacı var. Çok çalışkanlar ve başarılılar. Öğrenci olimpiyatlarında Amerikalıların kurduğu en iyi öğrenci kimya takımının beşi de Çinli! Aralarında aslen Amerikalı yok! Bu öğrencilerin çoğu ülkesine dönecek ve Çin bilimini yükseltecekler. Orta Asya’daki bilimin altın çağında Çin de altın çağını yaşıyordu. Ama hem Çin geriledi hem de Türkler. Bak aklıma geldi: Çin ilk Nobel bilim ödülünü benimle birlikte 2015’te kazandı. Çinli bilimciler gelecek 20 yılda 10 tane Nobel alırlar. Tabii Nobel’in yanı sıra büyük başarılara imza atacaklar. “Çin Batı ile, Amerika ile yarışıyor, ama biz yarışmıyoruz” diyorum. Konu geliyor Türkiye’de bilime ve Türkiye’nin bilim politikasına. Fakat bu konuyu yarın yazacağım. Sancar önemli şeyler söylüyor. Kanserde neler oluyor Sancar, kanser üzerinde çalışıyor. Kanser ilaçlarının etkisi ile insanın biyolojik saat ritmi arasındaki ilişkiyi araştır mada yeni bilgiler üretiyorlar. Bu konuda yeni çalışmaları var. Özellikle ünlü kanser ilacı Cisplatin’i kullanıyorlar. Bu ilaç kanser hücrelerini öldürüyor ama hem DNA’ya zarar veriyor hem de başka ciddi yan etkileri var. Hangi zaman diliminde alınmalı ki bu ilacın iyileştirici etkisi artsın veya zehirleyici etkisi azalsın?.. Son yayınlarında, bu amaçla, fare böbrek ve karaciğerinde, Cisplatin kanser ilacının yarattığı DNA hasarının onarımında, biyolojik saat zamanının etkisini test ettiler. Genom onarımının iki biyolojik saat tarafından kontrol edildiğini gördüler. Genel onarımın en çok etkin olduğu zamanları, çoğu kanserin hatalı sirkadiyen ritimlerini saptadılar ve ilacın zamanlanmış dozu ile yapılacak yeni araştırmanın, ilacın sağlıklı dokudaki hasarı azaltabileceğini ve tedavi indeksini geliştirebileceğini gördüler. Sancar’a soruyorum: Peki bu çalışma nasıl ilerliyor? Henüz bilimsel dergilere göndermedikleri için yazılmasını istemediği, ulaştıkları çok önemli bulgulara işaret ediyor. Model farelerde gerçekleştirdikleri insan kalınbağırsak kanserinde keşfettikleri, eğer pek çok kanser türünde de doğrulanırsa, kanser ve biyolojik ritim ilişkisinde yepyeni bir aşamaya ulaşacaklar ve bu bulgu büyük ses getirecek. Bu araştırma sonucunun resmen açıklanmasını bekliyoruz. Çok yavaş ilerliyor Bilimin mesela kanser konusunda her yıl 6 milyar doların üzerinde para harcamasına rağmen, onlarca yıldır kesin bir çözüm üretemediğinden hareketle, fikrini soruyorum. Diyor ki; bilim adım adım ilerliyor, taş üzerine taş konarak.. öyle büyük paradigma değişiklikleriyle büyük devrimsel çözümlerle sorunun halledileceğini düşünmüyorum. Çünkü moleküler ve genetik düzeyde anlaşılması gereken daha çok konu var. Bak, yeni yöntemler keşfediliyor ve bu yöntemler çalışmalara büyük hız kazandırıyor... Sancar’ın yeni yöntemleri hemen kullanma yeteneğini bildiğimden, genetik müdahalelerde çok hızlı sonuçlar veren mesela CRISPRCas9 yöntemini laboratuvarında kullanmaya başladığını öğreniyorum. YARIN Sancar: Türkiye’de bilim özgür bırakılmalı. C MY B
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog