Bugünden 1930'a 5,453,307 adet makale



Katalog


«
»

KULTUR Perşembe 15 Şubat 2018 kultur@cumhuriyet.com.tr Görkem Yeltan’ın çocuk kitapları dizisi raflarda Yazar, oyuncu ve yönetmen Görkem Yeltan’ın, 3 kitaptan oluşan Buyaka Çocuk Evi dizisi, yeni illüstrasyonları ve hep kitap logolu yeni baskılarıyla raflara çıktı. Kitap dizisinde; nehrin tam ortasındaki yemyeşil bir adada bulunan Buyaka Çocuk Evi’nde yaşayan 25 çocuğun hikâyesi anlatılıyor. Kitabı Büşra Çakmak resimledi. Bonn EDİTÖR: ÖZNUR OĞRAŞ ÇOLAK TASARIM: ŞÜKRAN İŞCAN 15 Operası’nda Figaro’nun Düğünü KONUK YAZAR Zehra İpşiroğlu StIel ile Şef Kaftan’ın yönetimindeki ‘Figaro’nun Düğünü’nün galasında Bravo seslerinden ve alkıştan salon inlEdi Duvarları rutubetten lime lime olmuş, pencere pervazları kırılmış her yeri dökülen bir köşk. Ellili yılların eski püskü mobilyalarıyla tıka basa doldurulmuş bir salon, tam ortada da dev büyüklüğünde bir yatak... İnsanın içini daraltan bu çöküş içindeki dünyada küçük oyunlarla zamanlarını öldürmeye çalışan insanlar. İlk gece hayalleriyle Figaro ile evlenmek üzere olan hizmetçisi Susanna’nın peşinde olan aynı zamanda karısını ölesiye kıskanan bir Kont, ona oyunlar oynamaya çalışan hizmetkarı Figaro, Kont’un çocuk Cherubino ile gönül eğlendiren yalnız ve mutsuz karısı, zekâsı ve kurnazlığıyla herkesi parmağında oynatan Susanna... Hayaller, aşk, kıskançlık ve içgüdülerin etkisiyle dönen dolaplar...Ve finalde bütün oyunların açığa çıkması, maskelerin inmesiyle sevenlerin birbirlerini bulmaları ve mutlu son... Uyumlu sahne yorumu... Bonn Operası’nda yönetmen Aron Stiel ile Şef Dirk Kaftan’ın yönetimindeki “Figaro’nun Düğünü”nün galasında Bravo seslerinden ve alkıştan salon inliyor. Şef Kaftan’ı bir gün önce Kardeş Türküler programıyla Beethoven orkestrasının yönetiminde izlemiş çok etkilenmiştim. Şimdi de seslerin, oyunculuğun, sahnelemenin birbiriyle bütünleştiği inanılmaz uyumlu bir sahne yorumuyla karşı karşıyayız. O kadar ki bir dönem ortalığı birbirine katan bu operanın devrimci niteliğinin de’si bile kalmamış. “Bizi ilgilendiren konunun toplumsal ve politik yanı değil sevgi aşk gibi evrenselliğini her zaman koruyan öznel bireysel öyküler” diyor Stiel. Bu sözleri de sanatta günümüzde egemen olan apolitik eğilimi gündeme getiriyor. Canlılık ve inandırıcılık... Kuşkusuz bireysel olanla toplumsal olan özellikle Figaro’da birbirinden kolay kolay ayrılmayacağına göre karakterler bu sahne yorumunda bir türlü yeterince canlılık dolayısıyla da inandırıcılık kazanamıyorlar. Böylece ne Kont’un himayesindeki insanları sömürmesine, kadınları taciz etmesine, kıskançlığı yüzünden gencecik bir delikanlıyı yaka paça savaşa göndermesine, maço tavırlarıyla kendi karısını kıyasıya ezip geçmesine tanık oluyoruz ne de kadınlar arasındaki eşi az görülür direnişe ve dayanışmaya. Böylelikle ezilenlerin zaferleriyle noktala nan gizli başkaldırıları ise müziğin büyüleyiciliği içinde yitip gidiyor. Gerçekten de Mozart’ın müziği o kadar güzel ki, opera sanatçıları da öylesine mükemmeller ki operada çoğu kez olduğu gibi şimdi de konuyu hiç ciddiye almadan da müziğin tadına varabiliyoruz. Oysa Beaumarchais’nin Fransız Devrimi’nden birkaç yıl önce tiyatro oyunu olarak kaleme aldığı “Figaro’nun Düğünü”nde hem sosyal çatışmalar zenginlerin yoksulları ezmeleri ve sömürmeleri hem de kadınların hiçe sayılması gibi konular öyle çarpıcı bir biçimde gündeme geliyor ki, oyunun galasında çıkan olaylarda üç kişi ezilerek ölüyor. Kral 16. Louis de oyunu yasaklıyor. Napoleon ise bu oyunun Fransız devrimini öngören devrimci niteliğinden söz ederken devrimin ilk tohumlarının Bastille hapishanesindeki baskından çok daha önce bu oyunun sahnelenmesi ile atılmış olduğunu söylüyor. Sonraki yıllarda da Mozart’la librettoyu yazan Lorenzo da Ponte’nin operayı liberalliği ile tanınan İmparator II. Josef’e kabul ettirmeleri bile kolay olmamış. Ponte “Figaro’nun Düğünü’nün sahnelenmesi için izin almak üzere İmparator’la görüşmesinde bu operada yönetenleri tedirgin edici hiç bir şey olmadığını vurguladığı gibi müziğin bütün sivrilikleri yumuşatan, güzelleştiren huzur verici ve rahatlatıcı etkisinden de söz ediyor. Böylece Ponte’nin ikna gücüyle “Figaro’nun Düğünü” ilk kez Viyana Burg Tiyatrosu’nda sahneye konuyor ama pek hoş karşılanmıyor ve birkaç temsilden sonra kaldırılıyor. Suya sabuna dokunmayan Almanya’da son yıllardaki opera sahnelemelerinde tıpkı tıyatroda olduğu gibi ele alınan konuyu bugüne kazandırma gibi bir eğilim ağırlık kazanıyordu. Şimdi bu eğilimin yerini suya sabuna dokunmayan yaklaşımlar alıyor ki bu da metni ciddiye almak, içkin okuma yapmak, evrensel olana yönelmek, bireysel ve öznel öyküleri önemsemek ve didaktik olmamak gibi gerekçelerle destekleniyor. Sosyal çatışmalar ve kadına karşı şiddet gibi sorunlar gücünü bugün de sürdürdüğüne göre bu sorunlarla sanatın hesaplaşması bizlere neden bugün absürd geliyor? Yoksa sanatla sosyal ve politik sorunlar arasına set çekilmesi bazılarının işine mi geliyor? Öte yandan sadece tiyatronun değil operanın bile onu fildişi bir kuleye kapamadığımız sürece bize hâlâ söyleyeceği şeyler olamaz mı? Özge Şahin’in moderatörlüğünde, Olcay Akyıldız, Ruken Alp ve Mehmet C. Doğan Akın’ı anlattılar. Suç ortağı şiir olan şair: Gülten Akın Şair Gülten Akın ( 19332015) doğumunun 85. yılında Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık ve Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Araştırmaları ve Uygulama Merkezi’nin düzenlediği söyleşiyle anıldı. Özge Şahin’in moderatörlüğünde YKY Loca’da yapılan söyleşiye Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Olcay Akyıldız, Sabancı Üniversitesi’nden Ruken Alp ile şair ve yazar Mehmet C. Doğan konuşmacı olarak katıldılar. Akyıldız sunumunda, Gülten Akın’ın Cumhuriyet sonrasının ilk kadın şairi olarak hayli eril bir dünya olan şiir ortamında var olmuş, Türkçe şiirinin önemli bir kilometre taşı olarak gelişiminde büyük etki etmiş bir şair olduğunu ileri sürdü. Ankara’dan söyleşiye katılan Doğan, “Gülten Akın Antolojisi hazırlasaydım hangi şiirlerini alırdım” başlıklı sunumuna Akın’ın1956’da yazdığı Rüzgâr Saati şiiriyle başladı. Doğan, kronolojik bir sıra da gözeterek seçtiği şiirler üzerinden Gülten Akın’ın şiir tarihini değerlendirdi. Master ve doktora tezinde Gülten Akın üzerine yoğunlaşmış olan Alp ise, sunumunda dönemselliklere bağlı kalmadan izlekler üzerinden şiirine bakacağını belirtti. Doğan gibi Alp’te Gülten Akın’ın 60 yıllık şiir yazma sürecinde şiirlerindeki belirli izlekler sabit kalsa da, şiirin seyrinin değiştiğini ileri sürdü. Alp, “Ancak ilk şiir kitabından son şiir kitabına kadar şiirlerde yalın ve akıcı bir dil hâkimdir. Şiir dili yabancı dillerden kelimeler, metaforlar, referanslarla boğulmamıştır. Şiirin gücü derinliğini dilin sadeliğiyle açığa çıkarır.” diyerek Gülten Akın’ın sadelikle çok derin bir şiir dili inşa ettiğini açıkladı. Sabahattin Ali sergisi Küratörlüğünü Sevengül Sönmez’in yaptığı ‘Şehirlere Alışamadı: Sabahattin Ali’nin Şehirleri’ sergisi 27 Nisan’a kadar ziyaret edilebilecek Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, Sabahattin Ali’nin kendi kaleminden anlatımıyla kurgulanan bir Sabahattin Ali sergisine ev sahipliği yapıyor. Küratörlüğünü Sevengül Sönmez’in yaptığı “Şehirlere Alışamadı: Sabahattin Ali’nin Şehirleri” sergisi 27 Nisan’a kadar ziyaret edilebilecek. Sergi, Sabahattin Ali’nin yaşamı boyunca bulunduğu Anadolu şehirlerine ve Berlin’e yazarın gözünden bakmayı amaçlıyor. Sabahattin Ali’nin SivasKayseriErzincanZonguldak gezi notları ve bu gezide çektiği fotoğraflar, Balıkesir Öğretmen Okulu’nda tuttuğu günlük, Kürk Mantolu Madonna’nın taslakları, Almanya’dan Mustafa Seyit Sutüven’e yazdığı “Mustafa’ya Mektup” şiiri, Nahit Vedat Fıratlı ve Ayşe Sıtkı İlhan’a yazdığı mektuplar sergide ilk kez izleyenlerle buluşuyor. Sabahattin Ali Arşivi’nden çıkan yeni belge ve fotoğrafların yanı sıra Tarih Vakfı Arşivi ve Ömer M. Koç Koleksiyonu’ndaki belgelerle zengin leşen sergi, Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı ve Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık Yönetim Kurulu Başkanı Ömer M. Koç’un evsahipliğiyle açılırken, sergiye yayınevinin yazarları, çalışanları, yazar Orhan Pamuk, Füruzan ve Nedim Gür sel gibi isimler katıldı. Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık: İstiklal Cad. No: 161, Beyoğlu İstanbul. Tel: 0 212 252 47 00. Sergide Sabahattin Ali’nin fotoğrafları, belgeler ve özel eşyaları yer alıyor. !f İstanbul başladı Bağımsız filmler geliyor 1525 Şubat tarihleri arasında İstanbullu sinemaseverlerle buluşacak olan 17. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali başladı. İşte ilk günün programından sizin için seçtiğimiz film... Ben Cadı Değilim (I Am Not A Witch) y: Rungano Nyoni Bir Zambiya köyünde yaşayan 9 yaşındaki Shula cadı olmakla suçlanır. Ona iki seçenek sunulur; ya seyyar cadılar kampına katılacak ya da keçiye dönüşecektir! Kendinden çok büyük kadınlar arasında yaşamaya alışmak için elinden geleni yaparken kamp yetkilisi Shula’yı hem korur hem de sömürür. Artık karar vermesi gerekir; ya ona dayatılan kaderi kabul edecek ya da her şeyini tehlikeye sokarak özgürlüğünün peşinden gidecek. Cannes Film Festivali’nde ilk gösterimi yapılan bu heyecan verici film, kadınlara olan yaklaşımımızla ilgili çok şey söylüyor. Weiwei sergisini görmeyenkalmasın! Bundan daha açık seçik söylenemez... Ne yapıp yapıp, çağımızın bu çok önemli sanatçının Türkiye’deki bu ilk ve (şimdilik) tek sergisini, çok geniş kapsamlı sergisini mutlak görün... Belki şimdiye dek çoktan gidip gördünüz bile... Ama, olsun böyle bir fırsat bir daha geçmeyebilir ele, o yüzden yeniden ve yeniden görün. Her ziyarette yeni ipuçları yakalayacağınızdan, yeni “keşiflerde” bulunacağınızdan hiç kuşkum yok. İstanbul’da Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki Ai Weiwei’nin “Porselene Dair” adlı sergisinden söz ediyorum. Bakmayın adının böyle olduğuna, sergi sadece porselene dair değil. Bu sergi günümüz dünyasına dair... 12 Eylül’den beri açık olan sergi, 28 Ocak’ta kapanıyordu, gördüğü çok büyük ilgi üzerine 11 Mart’a dek uzatıldı. Hayata ve günümüze dair Ai Weiwei İstanbul’a geldiği günlerde açıklamıştı. “İstanbul’daki bu sergi, bugüne dek açılmış en geniş kapsamlı sergim” diye... Sonradan buna bir ek daha yapacak, “Şimdiye dek açılmış en güzel sergim” diyecekti... Ne de olsa Nazan Ölçer kriterleri ve yöntemi var işin içinde! Akbank sponsorluğundaki bu sergiyi şu ufacık yazıda sizlere anlatmama imkân yok. Olsa olsa sergiyi dolaşırken kimi soruları sormanıza yol açabilirsem, ne mutlu bana... Sergi porselenden çok, hayata ve günümüze dair. Dünyamızı sorgulamaya dair. Bugün yaşadığımız ne varsa onları geleneksel sanatların, geçmişin izdüşümü peşine düşerek anlatıyor ki, bu bile kendi başına bir politik seçim. Sanat tarihiyle günümüz gerçekleri arasında kâh uyumlu kâh birbiriyle çelişen bıçak sırtı bir yolda ilerliyor... Sahicilik ve kopya... Özgünlük ve taklit... Estetik incelik ve kitch saçma yapaylık yozluk... Teklik ve çokluk... Emek ve esaret... Dayanışma ve hainlik... Kültür ve siyasanın iç içeliği... Bunların bir arada kurgulanması, sanatçının yaşamöyküsüyle buluştuğunda sadece onun sanatını değil, aynı zamanda kültürel, sanatsal ve tarihsel değerleri (anlamamıza değilse de) en azından sorgulamamıza yol açıyor! Politik bir sergi Bu sergiyi gezip görmeden önce Midilli Adası’nda uluslararası bir konferansta mülteciler üzerine çalışmalarını yakından izleme olanağı bulmuştum. Ama sanatı denli ilginç ve fırtınalı yaşamını Barnaby Martin’in “Asılı Adam: Ai Weiwei’nin Tutuklanışı” (Metis Yayınevi. Türkçesi: Haluk Barışçan) kitabından öğrenmiştim. Düşünce ve ifade özgürlüğünde en az bizimki kadar kötü sınav veren ülkesi Çin’de gözaltı, tutuklanma, hapis, hücre, pasaportuna el konulması, baskı vb... Weiwei tümünü yaşadı. Kişisel öyküsünü, kültürel ve siyasal bilinciyle bütünledi... Sanatla politik eylem arasında ilişkiler kurdu. İşte sergide en çok bunlar var: Ev hapsinde tutulurken kapısının önüne konan çiçeklerden esinlenmeyle beyaz porselen çiçekler... Asur kabartmalarından yola çıkıp, mülteci dramının tüm evrelerini anlatan bu sergi için üretilen duvar kâğıtları (müthiş!)... Gelmiş geçmiş ama bugünkü savaşlara da ayna tutan porselen çanak sütunlar... Emeğin yok sayılmasına isyan eden “Ayçekirdekleri”... Ve daha niceleri... Özgürlük ve adalet peşinde Hem duygularımıza hem de belleğimize sesleniyor bu özgürlük ve adalet peşindeki sanatçı... Onun şu sözleri sergi boyunca aklımdan çıkmadı: “Totalitarizmin yanılgısı, özgürlüğün hapse tıkılabileceğini sanmasıdır... Oysa öyle değildir. Özgürlüğü zindana atarsan, kanatlanıp kaçar ve bir pencerenin eşiğine konar...” Sergide izlediğiniz her işin kısa da olsa bir açıklaması var... Onları okumakta yarar var... Sergi katalogu çok önemli. Suzan Sabancı Dinçer ve Nazan Ölçer’in önsözleri; Norman Rosenthal, Stacey Pierson yazıları ve H. Obrist’in Ai Weiwei söyleşisini kapsayan kalıcı bir kaynak kitap niteliğinde. Sonundaki sanatçının yaşamı ile çağdaş Çin tarihinin paralelliği çok ilginç. Bu fırsat kaçmaz! Bir daha ele geçmez Weiwei sergisini görmeyen kalmasın! C MY B
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog