Bugünden 1930'a 5,446,863 adet makale



Katalog


«
»

Pazar 17 Eylül 2017 haber EDİTÖR: ÖZGÜR ÖZKÜ TASARIM: ŞÜKRAN İŞCAN 11 ‘Can arkadaşları’ArkadaşlarımuhabirimizCananCoşkunileEser’inarkadaşlarındanCananHanımarasındaözgürlüğünekavuşmasıiçindilektuttu. İdil Eser’i anlattı Üsküdar Amerikan Kız Lisesi’nden ‘can arkadaşları’, ‘eksantrik ve özel biri’ dedikleri Eser için sanki kardeşlerinden bahsediyor gibiydiler Büyükada’da stresle baş etme ve dijital güvenlik eğitiminden gözal tına alınarak tutuklanan hak savunucusu Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Direk törü İdil Eser, tutulduğu Siliv ri Cezaevi’nde birinci derece den akrabası ol maması nede CANAN COŞKUN niyle haftada 1 gün 1 saat avu katı haricin de kimseyle görüşemiyor. Ay nı cezaevindeki diğer hak sa vunucuları Özlem Dalkıran ve Nalan Erkem’le aynı hücre de kalmasına da izin verilmi yor. Eser’in gazetelere “İdil, seni çok seviyoruz. Can arka daşların” şeklinde ilan veren arkadaşlarından Supsun, Ca nan, Şeniz, Gamze, Özgül, Dil vin, Zeynep ve Nilgün, “Yeşil çam’daki artistlerin hayatın dan İngilizcedeki bir sözcü ğün etimolojisine, antropolo jiden kahve falı bakmaya ka dar geniş bir yelpazesi olan” ‘Sözlük istedi, İngilizce öğretecek galiba’ Canan: İdil bizim için Google’dır aslında. Bir şey olduğunda İdil’i ararım. O 24 saat ulaşılabilir bir insandır istediği sürece. İngilizce sözlük istemiş. Sanırım yanında kalan kişiye İngilizce öğretecek. Ayrıca cezaevinin kütüphanesine çeşitli yayınevlerinden bağış ayarlanmasını istemiş. Supsun: Evden bir şeyler istemiş onları almaya gittim. Bir liste yazmış, 50 tane kitap var listede ve adlarını bile duymadığım şeyler var. 7 bin tane kitabın olduğu bir kütüphanesi var. ‘Kelepçeli gitmeyi reddediyor’ Dilvin: İdil’in bağırsakları ve rahmi ile ilgili kanser riskli tümör takibi var. Bununla ilgili avukatı Erdal Doğan da girişimde bulundu ama herhangi bir sonuç alamadı. Bunun için de dertleniyoruz. Supsun: Kolonunda da kalınlaşma var. Annesini böyle kaybetti. Dışarıya çıkarırken kelepçe takıyorlarmış. Henüz kelepçe ile hastaneye gitmeye hazır hissetmiyorum diyerek doktora gitmiyor. İdil Eser’i özlem ve kahkahaların eşlik ettiği bir sohbetle Cumhuriyet’e anlattı. ‘Dokunmayı sever’ Dilvin: İdil’i yatılı okulda ilk senesinde elini tutarak uyuduğunu hatırlıyorum. Çok sever insana dokunmayı. Supsun: Mesela eve gelir. Ben tek çocuğum bu yüzden sarmaş dolaş biri değilim. İdil gelir, kapıda “Sana bir sarılayım” der. Ben “İdil tamam” derim. “Ama neden” der bir daha sarılır. Canan: İdil 16 yaşında babasını kaybetti, sonra da annesini. Bizim de aslında bu anlamda kader birliğimiz var onunla. Ben de 16 yaşımda babamı kaybettim. Babasının ölümünden sonra annesiyle hayatı birlikte başarmışlar. Aslında 2 insan birbirine sarılarak bir hayat mücadelesi veriyordu ben onları tanıdığımda. Annesi de onun için hep çok özel oldu. Ben de sarılmaya yatkın biri olmamama rağmen geldiğinde o sıkılacak benden. O kadar çok sa rılma ihtiyacım var ki. Canan: İdil’in bizlerden kimseyi göremiyor oluşu bence büyük bir talihsizlik. İdil dokunmayı sever. Uzaktan ne kadar ilgimizi, sevgimizi yollasak da elini tutabilmek ona gerçekten farklı bir dayanma gücü sağlayacak. En hızlı bir şekilde gerçekleşmesini umuyoruz. Belki yanındakine ve gardiyanlara da sarılıyordur. İletişime geçtiği hiçbir insan onu unutmayacaktır. Herkes gibi en büyük dileğim ona sarılabilmek. İDİL ESER’İN ÇOK YÖNLÜ BİR KİŞİLİĞİ OLDUĞUNU SÖYLEDİLER ‘Baktığı kahve falı çıktı’ değil tam 37 gün içinde bütün Avrupa devletleri kendini çok kanlı sava şın içinde buluyor. Birinci Dünya Savaşı, Pasifik Okyanusu’ndan Afrika’ya, Japonya’dan Gazze’ye kadar her yeri Uyurgezerlik kana buluyor. Muharebelerdeki kayıplar, 150 bin, 250 bin diye gidiyor. tehlikelidir “Uyurgezer” lafı, son yıllarda tarih ve siyaset yorumcuları arasında moda oldu. Nasıl mı? Biraz dolambaçlı olacak ama anlatayım... Birinci Dünya Savaşı’nın yüzüncü yıldönümü dolayısıyla 2014’ten bu yana çok ilginç kitaplar çıktı. Ancak bunlardan biri, Cambridge Üniversitesi Tarih Profesörü Christopher Clark’ın “Uyurgezerler” kitabı, inanılmaz ün yaptı. Çünkü Clark, büyüklerimizin hâlâ “Birinci Savaş” diye andığı bu korkunç savaşın çok değişik bir özelliğini vurguluyordu: Meğerse bu, kimsenin bilerek ve isteyerek girdiği bir savaş değilmiş. O dönem Avrupalı güçler, gelen milliyetçilik ve savaş tehdidini göremeyen “Uyurgezerler” gibiymiş. O dönem Rusya’da modernleşme, Almanya’da sanayi hamleleri var. İngiltere şu an ABD’nin olduğu konumda ve en güçlü devlet. Amerika ise her şeyden uzak ve kopuk, kendi işine bakıyor. Osmanlı, Almanya, Fransa, İngiltere, AvusturyaMacaristan, Rusya... hiçbirinde “Haydi savaşalım!” diye bir hissiyat yok. Tam tersine 1914 başında Avrupalı siyasetçiler, “Aman ne güzel artık savaşlar dönemi geride kaldı. Artık bilim ve kültür çağındayız” diye ortalıkta dolanıyor... Ama nasıl olduysa, hepimizin de tarih kitaplarından hatırladığı gibi, 28 Haziran 1914’te AvusturyaMacaristan İmparatorluğu’nun veliaht prensi Franz Ferdinand, Saraybosna ziyareti sırasında Sırp milliyetçileri tarafından öldürülüyor. Bu suikast, öyle bir olaylar silsilesini tetikliyor ki, adeta bir video oyunu hızıyla, çok Sınırlar değişiyor, imparatorluklar çöküyor. Dört yıl sonunda toplam 16 milyon ölüm... Şimdi gelelim bunları neden anlattığıma... Bazı tarihçiler, içinde bulunduğumuz dönemi Birinci Dünya Savaşı arifesine benzetiyor ve dünya güçlerinin benzer bir “aymazlık” içinde olduğu görüşünü savunuyor. Ben de böyle düşünüyorum. Dünyada yükselen popülist milliyetçilik; Ortadoğu’daki mezhep ve vekâlet savaşları; ABD’de Trump komedisi; Avrupa’nın her daim aynada kendi aksine âşık olma halleri; Rusya’nın yeniden imparatorluk kurma hırsı... Türkiye’de ise, önü arkası düşünülmemiş bir milliyetçi koalisyon, kendini bir türlü toparlayamayan bir muhalefet ve 2019 dışında bir derdi olmayan bir devlet stratejisi... Bu uyurgezerler tablosunda, ufacık bir kıvılcım bile bizi olmadık bir savaşın içine sokabilir. Bu yüzden de Türkiye’nin “Ansızın Afrin’e gireceği” ya da “İdlib’e 25 bin asker göndereceği” haberlerini okuyunca, bir ürperti hissetmiyor değilim. Aynı şekilde Ankara’nın MHP baskısına yenik düşmesi, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın daha önce “Duygusal çıkışlar yanlış olur” diye tanımladığı serinkanlı tutum yerine, 25 Eylül’deki Kürdistan referandumuna askeri bir tepki vermesi (ya da MHP’yi tatmin etmek adına Irak değil Suriye’ye dalması) olasılığı beni ürkütüyor. Sadece Türkiye değil, İran, Irak, Suriye, Rusya ve ABD’nin de benzer derecede sığ ve kısa vadeli düşündüğünü görüyorum. Ve bu yazıyı bitirirken, “İnşallah yanılıyorumdur” demek dışında başka da bir sonuç cümlesi gelmiyor aklıma... ‘Bu da geçer yahu’ Dilvin: İdil ile ilgili en önemli şeylerden biri asla ve asla hiçbir şeyle ilgili ayrımcılık yapmaması. İdil’e hiçbir şekilde bu Kürt, bu türbanlı, bu Alevi dedirtemezsiniz. Türbanlıların okula gidebilmeleri ve çalışabilmeleri için ciddi çalışmaları oldu. Kürtlerin ayrıştırılmamaları için çalışmaları ve fikirleri oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hapisliği söz konusu olduğu dönemde İdil’in çok ciddi çalışmaları ve yazıları oldu. Böyle bir insanın böyle olmaz bir sebepten haksızlığa uğraması bizi çok incitiyor. Onun çok sevdiği bir söz vardır: Bu da geçer yahu. Cezaevine mesaj Şeniz: Yılbaşında hazırlayacağın mezeleri bekliyoruz masanın başında. Çok öpüyoruz. Nilgün: Çok özel bir insan. Herkes sever sevmez ama sevdikten sonra hayatınızdan çıkarması zor bir insandır. Bu olanların İdil’e olması dünyadaki en absürt şeylerden birisi. Çok seviyorum onu. Eksantrik kardeşim Sema da çok seviyor. Kedilerin bütün fotoğrafları bana emanet. Zeynep: Füsun ile birlikte o makyaj dolabını topladık. Gelince senden kurs istiyoruz. Füsun’un ve benim hiç tanımadığımız malzemeler var ora da. Lütfen gelince bizi aydınlat. Gamze: Seni çok özledim. Eğitim haftandan önce sana kahveye gelecektim. Oraya gelemiyorum, bekliyorum çıkınca geleceğim. Evini toplarken çok fazla sayıda sivrisinek hapı bulduk. Bende bitmişti bir paket aldım, hakkını helal et. Supsun: Bu arada mumlarına da sulandı ama vermedim. Arkadaşları ayrıca farklı nedenlerle o gün söyleşide olamayan Orly, Dilosh, Füsun, Çiğdem, Sakacı, Mana, Gülseli, Serra ve Ülker’in de özel selamlarını iletti. Vedat ARIK Şeniz: O kadar çok yönlü bir insan ki İdil’in Yeşilçam’daki artistlerin hayatından İngilizcedeki bir sözcüğün etimolojisine, antropolojiden kahve falı bakmaya kadar öyle bir yelpazesi var ki onun için de etrafında her gruptan insan bulunur. . Dilvin: Çok iyi fal bakar, mutlaka baktırmak da ister. Bu her gün olabilir, günde 23 kere de olabilir. Gözaltına alındığı gün sabah ona kahve fincanının fotoğraflarını yolladım. Cevap gelmedi. Tabii haberimiz yok. “Çok ayıp bu yaptığın İdil. Ben sana her gün bakıyorum” dedim. Yine cevap yok. Polisler bakıyordur şimdi falıma. Gamze: 15 yıl önce bana fal bakıp “Bir yabancıyla birlikte olacaksın” dedi. Ben de “Saat 6’dan sonra işten sonra İngilizce konuşmak istemiyorum” diyordum. 15 sene geçti ve şu an yabancı biriyle birlikteyim. İdil’in baktığı falların hepsinin notu vardır. O da bunu biliyor. Bunu duyunca gülümseyeceğinden eminim. Entelektüel olurlar Canan: İdil’in harddisk koleksiyonu vardır. Onların içinde sayısını bilmediğimiz belgeseller, sözlü kitaplar, diziler, filmler var. Hatta evi aradıklarında torbalarca harddisk götürmüşler. Biz hepimiz çok eğlendik. Çünkü dedik ki bunları seyretmeye kalksalar yıllar sürer. Ama acayip entelektüel olur bunu seyredenler. C MY B
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog