Bugünden 1930'a 5,447,148 adet makale



Katalog


«
»

Cumartesi 3 Haziran 2017 10 dizi EDİTÖR: FARUK EREN TASARIM: İLKNUR FİLİZ B ugün 14. bölümünü yayımladığımız “Söz sırası Cumhuriyet’te” yazı dizimize kısa bir mola veriyoruz. Mola boyunca yüzlerce sayfalık bir iddianame, onun birkaç katı ekleriyle dev boyutlu bir dosyayı didiklemeye devam edeceğiz. Örneğin Cemaat’in yargıç, savcı ve polislerinin tuzağıyla 13 ay Silivri’de yatan Ahmet Şık bu kez de FETÖ propagandası yapma saçma iddiasıyla tutuklandı. Bu utanç verici intikam operasyonunu teşhir etmek, “birisi”nin ya da “birilerinin” kişisel takıntısıyla tutuklanan Kadri Gürsel arkadaşımıza yöneltilen iftiralarla hesaplaşmak, 55 sa Kısa bir mola niye ekranda kalmış bir tweet yüzünden Silivri’ye yollanan Oğuz Güven arkadaşımızın tutuklanmasındaki saçmalığı, Cumhuriyet’in finans işlerini kotaran Emre İper’de ne aradıklarını ve ne bulamayacaklarını, bir hukuk davası olan Cum huriyet Vakfı dosyasının 24 Temmuz’da ağır ceza mahkemesinin karşısına çıkacak tutuklu ve tutuksuz Cumhuriyetçilerin dosyası ile nasıl ilişkilendirilmeye çalışıldığını sergilemek gibi. Yani “Söz sı rası Cumhuriyet’te” yazı dizisinde söylenecek daha çok sözümüz var. Dizimizin birinci bölümünü içeriden değil, dışarıdan bir destek yazısı ile noktalıyoruz. Odatv editörü ve Ahmet Şık’la birlikte Silivri’de 13 ay volta atan Barış Pehlivan yazdı. Meslek dayanışmasının ve varsa eğer dünya görüşü farklılıklarını bir yana itip gazetecilik ahlakının somutlandığı bu yazının hiç de “dışarıdan” olmadığını sizler de gözleyeceksiniz. Evet, şimdi kısa bir mola. Bizden ayrılmayın. Sözümüz daha bitmedi ve bitmeyecek... Biliyoruz ve inanıyoruz ve savunacağız: Gazetecilik suç değildir!.. Göz var, izan var, arşiv var Yeni dönemin bavulcuları, Fethullahçılar gibi önce kamuoyu oluşturup Cumhuriyet’i kriminalize etmeye çalıştı Barış Pehlivan “Fakat yavaş yavaş daire genişledi, başkalarına da uzandı bu mesele.”  Fethullah Gülen’in ağzından dökülmüştü bu söz. FETÖ operasyonlarını müritlerine değerlendirirken, mutluluğunu böyle açıklamıştı bu yılın başında.  Öyle ya, kumpas üstüne kumpas kurduğu Cumhuriyet’in çalışanları, şimdi kendisine yardım etmekle suçlanıyordu. Devletin içinde nasıl örgütlendiklerini anlattığı için “yanan” Ahmet Şık, bu kez kendisinin propagandasını yaptığı iddiasıyla hapisteydi. Hem de bu soruşturmaların başında, yine kendi kurduğu terör örgütünün üyesi olduğu suçlamasıyla yargılanan bir savcı vardı. Keza, o savcıyı görevde tutan HSYK üyeleri de FETÖ üyeliğinden tutuklanmıştı. Gülen mutlu olmasın da kim olsun? “FETÖ soruşturmaları dairesi” genişledikçe, Gülen’den uzaklaşılıyordu. Tanıdık bir hikâye  Fethullahçıların öncülüğünde gerçekleşen Silivri kumpaslarının en önemli ayaklarından biri de; operasyonlar öncesi kamuoyunu hazırlamaktı. Hakkınızdaki yalanlar önce Fethullahçılarla işbirliğindeki sözde “gazetecilere” sızdırılır ve sizin aslında ne kadar “suçlu” olduğunuz herkese anlatılırdı. Sonra da “toplumun alınmış rızasıyla” kendinizi hapiste bulurdunuz. Bu satırların yazarı da bunu gözlemlemekten öte, Odatv davası kapsamında iliklerine kadar yaşadı.  FETÖ kumpasıyla 6 yıl boyunca yalanlarla linç edildik, hapis yattık, ağır bedeller ödedik ama bitti.  Sahi bitti mi? Marx’ın deyimiyle “Geçmiş karabasan gibi uzanıyor şimdinin üstüne.”  Savcıların kullanmayı çok sevdiği o üç kelimeyle anlatırsak; “her ne kadar” artık böyle kumpaslar yaşanmayacağına yemin billah edilse de, Cumhuriyet davası “biz bu filmi daha önce görmüştük” sözünü dillere pelesenk etti.  Yeni dönemin bavulcularıyla, Cumhuriyet önce “kriminalize” edilmeye çalışıldı, sonra da terör operasyonuna uğradı.  ‘Terör’ suçlamasının ‘altın oranı’ Bakmayın “terör” dediğime. Nasıl ki, 134 sayfalık Odatv iddianamesinde 361 kez “haber” kelimesi kullanıldıysa, 275 sayfalık Cumhuriyet iddianamesinde de 667 kez “haber” kelimesi vardı. İkisinin de her sayfasında ortalama 2 buçuk kez “haber” yazıyordu. Evet, iki davanın iddianamesinde de “altın oranı” tutturmuşlardı. “Terörü” savcılardan daha iyi bilecek değiliz ya! Odatv iddianamesini yazan Cihan Kansız da, Cumhuriyet soruşturmasını başlatan savcı Murat İnam da, FETÖ’nün Selam Tevhid Kumpası’nda “terörizm”den yargılanıyor birlikte.  EdsoksiyTaülarkrıiyvea’drdeı bilgisayar Bugün ya hapiste, ya firarda olan Fethullahçılar, Odatv kumpasını kurarken “suç deliline” gerek duyuyordu. Öyle ya, haber yazmak nasıl olurdu da tek başına terörle ilişkilendirilebilirdi! Bir kılıf gerekti; hazırlandı. Kendi yazdıkları ve bilgisayarlarımıza koydukları sahte “örgüt talimatlarını”, yine kendi elleriyle buldular.  “İşte buydu”; Ergenekon’un talimatıyla haber yazılıyordu!  Musa Kart ki, Fethullah Gülen’i ençok öfkelendiren karikatürlerin çizeriydi. AKP gibi “kandırılmaya” çok hevesli liberallerin hâlâ tekrarladığı gibi “Ergenekon davası amacından saptırılmıyordu.” Zira, Ergenekon zaten bizzat bu amaçla kurgulanan bir davanın adıydı.  Tüm bu kumpasların icracısı Fethullah Gülen’in liderliğindeki terör örgütüydü. Ama gelin görün ki; o kumpaslarda hedefteki Cumhuriyet çalışanları, bugün aynı örgüte yardımla suçlanıyordu. Üstelik, hedefteyken yardımcılığıyla yaftalanırken bir kılıfa dahi gerek duyulmadı. Şunu demek istiyorum: Cumhuriyet çalışanları nasıl, nerede, hangi yolla, ne vaadiyle, “FETÖ’ye yardıma karar vermişler”; yok bu en önemli sorunun yanıtı! Cumhuriyet arşivleri öyle söylemiyor Yok, hayır “Savcı neden görevinin emrettiği şekilde lehte delil de toplamamış” gibi safça bir çıkış yapmayacağım. “Her ne kadar” iddianamede, Cumhuriyet’in FETÖ’ye yardıma 2013’ten itibaren başladığı, hatta ve hatta “örgütün basın ayağındaki önemli aktörü haline geldiği” iddia edilse de; göz var, izan var, arşiv var:   Savcının dediği gibi “FETÖ 2013’ten sonra Cumhuriyet’e el koyduysa”, nasıl oluyordu da o Cumhuriyet, 4 Temmuz 2014’teki birinci sayfasından “Cemaat kilitledi” diye bir habere yer verebiliyordu? O haber ki; HSYK’daki Fethullahçıların kumpas kuran Hâkimlere sahip çıktığını anlatıyordu. Keza, 14 Aralık 2015’te “Yalan davanın gerçek öyküleri” diye günlerce sürecek yazı dizisini, yine birinci sayfasından anons eden de Cumhuriyet’ti. O yazı dizisinde FETÖ’nün İzmir’de gerçekleştirdiği “Askeri Casusluk” kumpasının perde arkası okurla buluşuyordu. Kumpasın mağdurlarından Jandarma Kurmay Albay Eray Güçlüer’in şu sözleri yer alıyordu Cumhuriyet’te: “Emekli olduktan sonra birçok eğitim kurumuna başvurdum. Ancak Fethullah Gülen örgütünün bu kurumlar üzerinde baskısı halen devam ediyor.”  Ya peki, 2015 yılı boyunca Cumhuriyet’in ısrarla fikri takip yaptığı, FETÖ’nün KPSS sorularını çalmasıyla ilgili özel haberlerini ne yapacağız?  Örnekler saymakla bitmez. Bitmez de; bu nasıl FETÖCumhuriyet işbirliği ki savcının “örgüt gazeteyi ele geçirdi” dediği süreçte böyle haberler yayımlanıyordu? Haydi, kerameti kendinden menkul “iletişim ve bilişim uzmanı” olduğu iddiasındaki bilirkişi bunları görmezden geldi de FETÖ ile mücadele ettiğini iddia eden yargıya n’oluyor?  ByLock taşıyan serbest, aradığı suçlu Neler olmuyor ki!  Odatv’den Müyesser Yıldız haberleştirdi: MİT’in kendi bünyesinde Gazeteci Barış Pehlivan muhabirimiz Ahmet Şık ile birlikte yargılandığı Odatv davasında 19 ay cezaevinde kalmıştı. ki ByLock’çularla ilgili hazırladığı rapor FETÖ Çatı Davası dosyasına girdi. O raporda, 7 eski MİT’çi hakkında aynen şöyle deniliyor: “ByLock programını kullandığı tespit edilen eski personellerden FETÖ ile irtibatlı/iltisaklı olmakla birlikte, örgüt mensubu olduklarına dair yeterli kanaat oluşmadığından haklarında suç duyurusunda bulunulmamış olup...”  Evet...  MİT’e göre, “ByLock kullanmak, hatta hatta FETÖ ile irtibatlı/iltisaklı olmak tek başına veya birlikte örgüt mensubu sayılmaya ve hakkında suç duyurusunda bulunmaya yeterli değil”miş!  Peki...  Devam edelim:  Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Başkanvekili Mehmet Yılmaz, 5 Nisan’da Hürriyet’ten Toygun Atilla’ya konuştu. Yeniden yapılandırılan HSK’nin de üyesi olan Yılmaz, “Bugüne kadar ByLock kullanıcısı olduğu iddiasıyla ihraç edilen 4 yargı mensubu göreve iade edildi. Sonradan çocuklarının ByLock kullanıcısı olduğu anlaşıldı. Suçun bireysel olduğundan hareket ettik. Güvenilir yargıyı oluşturmak zorundayız” dedi.  Mehmet Yılmaz doğru bir tavırla, “suç ve cezanın şahsiliği” gibi çok önemli bir ilkeyi hatırlatıyordu.  Hepsi güzel...  De...  Hal böyleyken, Cumhuriyet çalışanlarının suçu ne?  MİT ve yargı mensuplarına gözetilen bu hukuk hassasiyeti, tutuklu gazetecilerden neden esirgeniyor?  Öyle ya, onlarda ByLock bile yok, ByLock kullandığı belirtilen kişilerle nasıl olduğu belirsiz bir şekilde iletişimde oldukları iddia ediliyor.  Cumhurbaşkanı’nın, Genelkurmay Başkanı’nın dibindeki yaverin FETÖ’cülükten alındığı ülkede, Cumhuriyet çalışanları ByLock kullanan birilerinin telefonuna “alo” demekle suçlanıyor. Duyduğuma değil, bildiğime inanırım... O da şudur:  Bülent Utku ve Akın Atalay, Odatv davasında avukattılar, FETÖ kumpasına yıllarca direndiler.  Müvekkilleri, gazeteci Ahmet Şık bu satırların yazarıyla yan yana sanık sandalyesinde oturdu ve FETÖ’yü yargıladı.  Kadri Gürsel, liberal camiadaki Fethullah âşıklarına inat, yıllarca ekranlarda hem Gülen’i hem kumpaslarını yerden yere vurdu. Musa Kart ki, Fethullah Gülen’i en çok öfkelendiren karikatürlerin çizeriydi. Uzatmayayım... FETÖ dairesini aslında olanından fazla genişletmeyin. Cumhuriyet’in yöneticilerinin ve yazarlarının bir FETÖ davasındaki yeri sanık sandalyesi değil, ancak ve ancak iddianamenin en üstündeki “şikâyetçi” olur. Ebü’l Abbas Seffah’ı Biliyor musunuz? Çevremde küçük bir sormaca yaptım. “Ebü’l Abbas Seffah’ı biliyor musunuz” diye sordum. “Adı yabancı gelmiyor” ya da “Okumuştum ama unutmuşum” diyen bile çıkmadı. Oysa bizim kuşakla, bizi izleyen kuşaklar daha ortaokulda öğrenmiş, lisede ayrıntılandırmıştık. Eğitim ve öğretim düzeyimizin bizden sonraki süreçte getirildiği durumu varın siz hesap edin. Ebü’l Abbas Seffah yok sayılacak ya da küçümsenecek bir kişi değil. Koskoca (!) Abbasi İmparatorluğu’nun kurucusu... Yönetim sürecinde yaptıklarına bakıp sonradan, “İnsan kasabı, faşist, Yahudi soykırımcısı” gibi sıfatlarla anılan Hitler, Mussolini, Kaddafi, Stalin, Saddam gibilerinden ayırıcı bir yanı da var. Saydıklarımın hemen hepsi görevdeyken kendi dillerinde Türkçeye “Önder” diye çevrilebilecek sıfatlarla anılmışlar. Oysa Ebü’l Abbas, kendisine uygun gördüğü sıfatı, halifeliğini ilan etmesinin ardından okuduğu hutbede “Seffah” diye kendisi koymuş. Türkçesi “kan dökücü” demek. Kendisini “kan dökücü” diye nitelendiren bir halife size de ilginç gelmiyor mu? HHH Seffah, kendisini Abbasi Halifesi ilan etmişti ama Emevi devleti ve halifesi görev başındaydı. Kufe’de halifeliğini ilan ettiği 28 Kasım 749’dan sonra kılıcını eline almış, kendisine biat etmeyenlerde “baş üstünde baş, taş üstünde taş” bırakmamıştı. Örneğin 750’de Emevilerin başkenti Dımışk (Şam) işgal edildi. Halife Mervan kaçarken yakalanıp öldürüldü. Aynı yıl teslim olmayı reddeden Vasıt şehri, anlaşmayla teslim alındı. Ama Valisi İbn Hübeyre, pek çok kişi ile birlikte anlaşmaya aykırı olarak kılıçtan geçirildi. Hitler, Mussolini ve Stalin’in yanında Ebü’l Abbas Seffah’ın hatırı kalmasın diye anımsatayım dedim. HHH 10’u 216 gündür tutuklu bulunan 13 tutuklu arkadaşımıza reva görülen soruşturmanın niteliğini ve niceliğini arkadaşlarım yazı dizisiyle özetliyor. Arkadaşlarımın çabalarına kıyısından köşesinden ben de katkıda bulunmak istedim. Raporları ya da kişisel görüşleri ciddiye alınan uzman ve bilirkişilerin benimle ilgili saptamaları da bir âlem. Bir uzman benim için özetle demişki: “1981’deki emekliliğinden sonra hiçbir faaliyeti olmamıştır. Banka hesabındaki birikimden harcama yapmaması da dikkat çekicidir. Araştırılması gerekir.” Kısaca anlatayım. Emekli olarak Cumhuriyet’ten ayrıldıktan (26 Mayıs 1981) sonra Türk Haberler Ajansı Genel Müdürlüğü (19841985), Güneş gazetesinde Dizi Yazılar ve Araştırma Müdürlüğü (19871990), Türkiye Gazeteciler Sendikası’nda Genel Başkanlık (19891995) yaptım. 1993’te Genel Yayın Danışmanı olarak Cumhuriyet’e döndüm. 19942001 arasında da Genel Yayın Yönetmeni olarak görev yaptım. Bu işler SSK priminden muaf görevler değildi ki. Üstelik Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı iken (20012013) Cemiyet’in yayın organı olan Bizim Gazete ve Cumhuriyet’teki şirket yönetim kurulu üyeliğim nedeniyle emekli aylığımdan SSK primi ödedim. Uzmanın saptamasını şakaya vurup cimriliğime bağladım ama gerçek tetikçilerin iddiasına ciddiye alıp FETÖ’den gelen parayla yaşadığımı ima etmekti! Tetikçiler ve onları ciddiye alan uzmanlar (!) geri zekâlılığımızı da yüzüme vurmaktan kaçınmadılar. FETÖ’nün verdiği çuvallarla parayı (?) bir araba gönderip bagajına koyacağımıza, motokuryemiz Sevgili Yavuz Yakışkan’ın sırtına vurdurup gazeteye getirdiğimiz de kanıtlar arasında yer alıyor. Ne diyeyim bilmem ki... Kibarca sorayım: “Yoksa benim SSK primlerini kankanız FETÖ’nün hesabına mı yatırdınız?” Avukatı Depardon’a kitap gönderdi Türkiye’de yaşayan Fransız gazeteci ve belgesel fotoğrafçısı Mathias Depardon, Hasankeyf ilçesinde National Geographic dergisi için fotoğraf çekerken 8 Mayıs’ta gözaltına alıdı. Depardon hakkında sosyal medya paylaşımları nedeniyle “terör örgütü propagandası” iddiasıyla işlem yapılırken, çıkarıldığı mahkemece serbest bırakıldı. Sınır dışı edilmek üzere Gaziantep’in Oğuzeli ilçesindeki Geri Gönderme Merkezi’ne sevk ediler Depardon, 11 Mayıs’tan bu yana burada tutuluyor. Avukat Emine Şeker, Depardon’un geri gönderme merkezinde tutulmaya devam edildiğini belirterek Depardon’un isteği üzerine 10 İngilizce kitabı kargoyla Oğuzeli Geri Gönderme Merkezi’ne gönderdiğini söyledi. l AKIN BODUR C MY B
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog