Bugünden 1930'a 5,383,934 adet makale [Gelişmiş]



Katalog


«
»

EDİTÖR: ÖZNUR OĞRAŞ ÇOLAK Pazar 4 Ekim 2015 Yassıada’nın cellatlarına hitaben! İZEL LEVİ COŞKUN Elbirliği ile hiçbir etik kurala uymadan ve en ufak bir pişmanlık belirtisi göstermeden, Yassıada’yı turizme kazandırma bahanesiyle katleden, kıyan, özünden, geçmişinden ve doğasından koparan, para hırsıyla gözü dönmüş cellatlar topluluğu, size sesleniyorum! Paris’te ASLI ULUSOY PANNUTI fahişe hayatı! Paris ve gece hayatı deyince akla gelen ilk ressam ToulouseLautrec muhakkak ama Edouard Manet’den Edgar Degas’ya, Pablo Picasso’dan Vincent Van Gogh’a yok yok bu sergide! Kimi opera locasında, kimi bir kafe masasında, kimi sokakta, kimi ise genelevde “tarifeli aşkın” işçileri bu serginin konusu.. Fransa’da 2. İmparatorluk dönemiyle Belle Epoque (Güzel Çağ) arasında Paris’e yerleşmiş sanatçıların resim, heykel, fotoğraf ve sinema çalışmalarından oluşan “İhtişamlar ve Sefaletler” başlıklı sergi, seçtiği tema açısından bir ilk!. Sergideki 103 resim, 5 heykel, 104 grafik sanatı eseri, 139 fotoğraf ve 26 kitabın odaklandığı tarihle yer ise 18501910 arası Paris.. ‘Işıklar şehri’ Paris’te, 19. yüzyılın ikinci yarısında, toplumun her katmanında rastlanan, ‘toplum için gerekli bir kötülük’ şeklinde özetlenen fahişeler ve ciddi bir kontrol altında tutulan genelevler birçok ressam kuşağını cezbetmiş. Böylece büyük ressamların kimi zaman genelevlerdeki ateşli havayı anlatan, kimi zaman fahişelerin ‘müşteri öncesi bakımlarına’ tanıklık eden, kimi zaman onları müşterileriyle gösteren, kimi zaman da günlük hayatları içinde sıradan kadınlar olarak tasvir eden resimleri çıkmış ortaya. “Absent saatinden itibaren kafelerin önündeki masalara kışkırtıcı bir şekilde oturmuş; bembeyaz yüzlü, kızarmış dudaklı halleriyle sigaralarından bir nefes çekerek, dizlerini, topuklu botlarını gösteriyorlardı” diyor Octave Uzanne, Yüzyılın Fransız’ı başlıklı 1886 tarihli eserinde.. Yazarın ‘absent saati’nden kastı akşam üstü saatleri.. ‘Edepli’ hanımların asla eşlikçisiz gitmedikleri kafelerin terasları, önlerinde bir bardak içki, ellerinde sigara müşteri arayan hanımlar için hem kafenin içinden hem de yoldan görülüp seçilebildikleri stratejik noktalar olmuş. Manet, Degas ve Van Gogh’un çok sayıda eseri mevcut bu görüntüleri yansıtan.. 19. yüzyılın sonlarında barların açılmasıyla başlayan, ardından müşterilerini sürekli içmeye teşvik eden konsomatrislerin çalıştığı mekânlarla devam eden ortamlar da ressamların konuları arasında. Fahişeliğin Fransa’nın diğer şehirlerine oranla özellikle Paris’te gelişmiş olmasının Paris’teki hayat kadınlarının 1850 – 1910 arası yaşamını konu alan “İhtişamlar ve Sefaletler” başlıklı sergi, insanlık tarihiyle yaşıt bir mesleğe dev sanatçıların büyüteciyle bakıyor... ocukluk yıllarımın rüyalarına giren iki gizemli ada vardı. Yassıada ve Sivriada... Burgaz’ın arkasından sisler arasında çok uzaklarda, hayal meyal seçilir ve ulaşılması imkânsız gibi görünürdü gözüme. Hatırımda kalanlar; orada çok akıntı vardır, yüzmek tehlikelidir, zaten oralar normal ada denizinden en az 12 derece daha soğuktur, suları yüzlerce metre derinliktedir, çapa tutmaz, hem çok da köpekbalığı vardır. Yassıada’ya yaklaşırsan sana ateş ederler, askeri adadır orası... Bu adalar denizin üzerinde kayan adeta zarif birer hayaldir. Bazen bütün ihtişamları ile parlarlar, bazen beyaz bir perdenin ardına saklanıp görünmez olurlar. Yassıada’nın üzerinde 1950’li yılların mimarisi ile adanın iki tarafında inşa edilen askeri binaları küçükken kale zanneder, bu kadar küçük bir adada bu boyutta kalelerin kimler tarafından ve ne için inşa edildiğini anlamaya çalışırdım. Ç Bir askerin izin kâğıdı... Yassıada’ya ilk ziyaretimi askeriyenin bölgeyi boşaltıp da adanın İstanbul Su Ürünleri Fakültesi’ne devredileceği dedikoduları yapıldığı zamanlarda gerçekleştirdim. O günü hiç unutamıyorum. 90’lı yılların başlarındaydı. Adanın bekçisini bir şekilde ikna edip adayı kısa bir süre içinde gezmeye çalışmıştım. Askeri binaların içinde dolaşmış ve terkedilmiş bir sürü eşya arasında 60’lı yıllarda izne çıkacak bir askerin izin kâğıdını bulmuştum. Senelerce hep kale olarak aklıma yerleşmiş binalardan Sivriada’ya bakan tarafındakinin en tepesindeki nefes kesen manzaranın yükseklik korkum sebebiyle tam da tadına varamamıştım. Sahilde yer alan sonradan 1850’li yıllarda inşa edilen Bulwer Şatosu olduğunu öğrendiğim yapının burçlarından bana yüzyıl uzaktaymış gibi duran ve o zamanlar hâlâ her yeri çam ağaçları ile kaplı olan Burgazada’yı seyredip özlemiştim. diye çiftlik sahibine sormuştum. “Yok abicim, akıntı çok kuvvetli, bir şeycik olmaz” demişti. Adaya gelen başka insanlar da dikkatimi çekmişti. Ada ziyarete açık hale gelmiş, adayı kiraladığını iddia eden orta yaşlıca balık çiftliği sahibi adamcağız kimseye karışmadığını, isteyenin adaya ziyarete geldiğini söylemişti. Her iki adanın da imara açılacağı söylentisi ilk olarak 2010 yılında duyulmuş ve inşaatın her an başlayabileceği ihtimali 2013 yazında sadece adalardan değil İstanbul’dan da adaların imara açılmasına tepki gösteren, ne Yassıada’nın ne de Sivriada’nın tarihlerinde görmediği ciddi bir kalabalığı bu adalara çekmişti. Festival gibi bir forum yapılmış, zamanında Yassıada mahkemelerinin yapıldığı ve tescilli bir bina olan spor salonu coşku dolu gençlerin ateşli konuşmalarına sahne olmuştu. Gösteri Bulwer Şatosu’ndan verilen bir konserle son bulmuş, denizin kokusu müziğin eşsiz nağmelerine karışmıştı. Aynı gün Sivriada da ziyaret edilmiş bu kalabalık içinde birçok insan ilk defa bu adaya ayak basmıştı. O günün hatırasına etrafımızda bulunan tüm insanların, “boşuna uğraşıyorsunuz, bu kurak, adada ağaç tutmaz” telkinlerine rağmen Sivriada’ya eşimle birlikte 2 tane fıstık çamı dikmiştik. Sonraki iki yaz boyunca özellikle havanın sı nız ayıbı örtebileceğinizi mi sanıyorsunuz? Ya da temel atma törenini devletin en üst düzey yetkililerinden birine yaptırdığınızda bu utanç verici icraatınızı meşrulaştırdığınızı mı düşünüyorsunuz? Ada içinde herhangi bir yıkım ya da hafriyat kararını işin uzmanlarına, arkeologlara sormak yerine TOBB’deki bir yetkiliden imzalı onay aldığınızda, bilimsel davrandığınız inancına mı sahipsiniz? İnşa ettiğiniz binalara sonradan alacağınız afili çevre sertifikasyonlarıyla acımasızca gerçekleştirdiğiniz çevresel ve kültürel katliamın vebalini üzerinizden kolayca atabileceğinizi mi sanıyorsunuz? Kayaları oymaya, denizi doldurmaya, ağaçları kesmeye, bir dönemin mimari özelliklerini taşıyan binaları yıkmaya, kısaca adanın adı dahil tüm belleğini ve şeklini değiştirmeye hakkınız var mı? 22.09.2015 tarihinde bu yaz için Yassıada’ya son bir kez gittim. Aşağıdaki resimlerde adanın ve etrafındaki o güzelim denizin ne hale getirildiğini görebilirsiniz. Tabii adaya yerleştirilen beton santralı ve devasa vinci de. Adanın etrafını dolaşırken gökyüzünde süzülen bir kartal gördüm. Bulunduğu yerde dönüyor sanki inecek bir yer arıyor ama yapamıyordu. Kim bilir bu kartal evvelden bu adaya kaç kere gelmişti. Her seferinde belki avını yakalamış, belki de burada sadece kendine konabileceği bir kayalık bulmak için durmuştu. Biliyor musunuz o kartal dün ne yazık ki hiçbir yere konamadı. Belki bir daha da hiç konamayacak. Çünkü konacak yeri kalmadı. Aynı İstanbul’un Kuzey Ormanları tahrip edilirken bütün ailesi birlikte boğaza atlayarak karşıya geçmeye çalışan ve büyük ihtimalle boğulan domuzlar gibi. Halbuki bu hayvanlar on binlerce yıldır aynı yerlerde yaşıyor, ürüyor ve serbestçe dolaşıyorlardı. Elbirliği ile hiçbir etik kurala uymadan ve en ufak bir pişmanlık belirtisi göstermeden, Yassıada’yı turizme kazandırma bahanesiyle katleden, kıyan, özünden, geçmişinden ve doğasından koparan, para hırsıyla gözü dönmüş cellatlar topluluğu, size sesleniyorum! Biliyoruz ki Yassıada’da yaptıklarınız ne ilk ne de sonuncu olacak. Ancak, paranın size sağladığı güç ve doğaya hükmettiğini sanan tanrısallık yanılsaması sizi kendi öz benliğinizden o kadar uzaklara taşıyor ki... Geldiğiniz ve gideceğiniz yeri unutup, öz benliğiniz ile aranızda yarattığınız bu uçurumu ne kadar çok parayla doldurursanız doldurun o size asla yetmeyecek ve eninde sonunda sizi de aynı o canlıları boğduğunuz gibi yavaş yavaş boğacak. Sürdürülebilirlik döngüsü içinde, o katlettiğinizi sandığınız doğa ise uzun vadede, eninde sonunda yine kendi bildiğini yapacaktır. başlıca nedeni ise, şehirdeki sosyalleşme ve eğlence merkezlerinin çokluğu muhakkak. Bir dönem ‘zevklerin başkenti’ olarak anılan Paris, yabancıları da cezbetmiş bu haliyle. Yüzyılın sonunda giderek artan konser kafeleri ile kabareler de o dönemde fahişeliğin yuvası olmuş. Şarkıları ve belden aşağı danslarıyla kadınlar Moulin Rouge ya da FoliesBergeres gibi kabarelerde boy göstermişler. Çoğu yabancı turistlerden oluşan seyirci için bu mekânlar uzun süre ‘ahlaksız’ karşılaşmaların adresi olarak anılmış. Ayrıca şehrin 1800’lerdeki yeniden inşasıyla ortaya çıkan geniş caddeler ve sokak aydınlatması da fahişeliği kolaylaştırmış. Gün ışığında gözlerden uzak “çevrilen işler”, gecenin yapay ışığında, Anquetin, Beraud ya da Steinlen’in eserlerinde iyice görülür olmuş. Peki kimlerden oluşuyordu Paris’in fahişeleri? İşçiler, terziler, çiçekçiler, çamaşırcılar.. Sözün kısası yetersiz maaşlarıyla kiralarını, yeme içmelerini, hatta bazen bakmak zorunda oldukları ailelerinin ihtiyaçlarını karşılayamayan kadınlar.. DagnanBouveret imzalı “Çamaşırcı Kadın” (la Blanchisseuse) tablosu bu çaresiz kadınlardan birini gösteriyor sadece. Fahişeliği sokak, kafe, genelev gibi alanlardan çıkarıp şık salonlar, malikaneler içine sokanlarsa ‘kibar fahişeler’, Fransızların deyişiyle ‘courtisane’lar olmuş. ‘Yüksek fahişeliğin yıldızları’ olarak anılan bu hanımlar, diğerleri için başarının simgesi sayılmışlar. Kendilerine ait malikanelerdeki birbirinden lüks dekorlar önünde, zarif tuvaletleri içinde yapılan resimleri, heykelleri, fotoğrafları, genç dansçı ve sanatçılar için örnek sayılmış hep. Fotoğrafın 1839’daki çıkışı ise vücudun ve ‘cinsellik tüketiminin’ yeni çağı olarak anılıyor. Böylece sanatçılar çok kısa sürede, yüzleri ve cinsel organları yeniden keşfediyorlar. Zamanla gelişen teknik sayesinde bakış ve gülüş ifadelerinin farklı nüansları yakalanıyor. Bununla birlikte belirtelim, her ne kadar konuları fahişelerse de, gerçek genelevlerde değil, dekorunu kurdukları stüdyolarında yapıyorlar çekimleri. Fotoğraflara el konacağı, tutuklanacakları ya da hapse atılacakları korkusuyla çektikleri kareleri imzalamıyorlar; bir dönem manto altından satılıp gizlice görülebiliyor hepsi.. Bugünse Orsay’daki sergideler.. Bir yanıyla karamsar, diğer yanıyla rengârenk bir dünyaya ışık tutan ‘İhtişamlar ve Sefaletler’, 17 Ocak 2016’ya kadar Orsay Müzesi’nde görülebilir. Giriş 14 Euro. (asli@siradisiparisrehberi.com) İşçiler, terziler, çiçekçiler... Beton santralı ve vinç Sivriada’ya sık sık gitmeme rağmen sanırım özellikle yanaşma zorluğu sebebiyle Yassıada’ya yolum çok daha az düştü. Su Ürünleri Fakültesi’nin 1993’te başlayan 2 yıllık macerasından hemen sonra adayı bir kere daha görmek nasip oldu. Sanırım taşınma işleri ya bitmiş ya da tamamlanmak üzereydi ki sahile yakın bir yerlerde üst üste yığılmış bir sürü öğrenci sırası görmüştüm. Askeriyenin ayrıldığı dönemde olduğu gibi yine bütün malzemeler sökülmüş, sökülen malzemelerin izleri duvarlarda kalmış, ada sadece dalgaların, martı seslerinin hâkimiyetine geçmiş, aslında bir yandan da sessizliğe gömülmüştü. Bu sessizlik uzun bir süre devam etti. Ta ki bir gün Kalpazankaya’da yemek yerken adanın Yalova tarafına bakan yönünde deniz üzerinde iki halka dikkatimi çekene kadar. 2000’li yılların ortasından sonraydı. İlk fırsatta adaya tekrar gittim. Yanılmamıştım Yassıada’ya balık çiftliği kurulmuştu. Halkalar adaya epeyce yakın olduğundan acaba akıntının kuvvetli olması balık çiftliği atıklarının denize verdiği zararı engeller mi Yassıada’ya balık çiftliği... cak ve kuraklığın zirve yaptığı zamanlarda Burgaz’dan kalkıp Sivriada’ya gider o çamları birlikte sulardık. Mucizevi bir biçimde o çamlar ilgimiz ve sevgimizle tutmuştu. Rant lobisinin bu inşaatlar konusundaki ciddiyetini ve doğaya karşı umarsızlığını ilk defa 2015 yazı başında Sivriada ziyaretimde tüm şiddetiyle hissettim. Sivriada’da birtakım sondaj çalışmaları yapıldığı haberlerini kışın da almıştık. Ancak ziyaretimde heyecanla koşarak ağaçları diktiğimiz yere gittiğimde o bölgenin düzlendiğini ve ne işe yaradığını anlayamadığım tek katlı bir gözlem kulübesi inşa edildiğini gördüğümde, bir an kocaman bir kepçenin özenle diktiğimiz ağaçları nasıl ezdiğini ve bölgeyi düzlerken köklerini sıkı sıkıya bağlandıkları toprak anadan nasıl ayırdığını hayal ederken hüngür hüngür ağlamaya başladım. İşte o gün Yassıada’da da aynı katliamın yapılacağını, toprakta, denizde yaşayan canlıların hayatının hiçe sayılacağını, adaların binlerce yıldır bize ulaşmaya çalışan tarihi ve coğrafi özelliklerinin hunharca yok edileceğini idrak ettim. Paranın verdiği güçle, doğaya, kültüre, tarihe hükmedeceğine inanan cellatlar size sesleniyorum. Ek maddeler, ek kanunlar vasıtasıyla her iki adayı da sözde hukuka uygun olarak !!! SİT alanı olmaktan çıkardığınızda yaptığı C M Y B
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog