Bugünden 1930'a 5,418,973 adet makale [Gelişmiş]



Katalog


«
»

SAYFA CUMHURİYET 3 HAZİRAN 2012 PAZAR 14 aris’in sakin semtlerinden birinde, herkesin herkesi P tanıdığı ve selamladığı işlek bir kavşakta gazete bayiliği yapıyor. Bilen biliyor kim olduğunu, nereden geldiğini. Ama masmavi gözleri ve kırlaşan kumral saçlarıyla Kuzey Fransalı Bröton ya da Normanların arasına karışabilir rahatlıkla. Oysa Julian, onlardan değil. Zaten adı da Julian değil. Mahalle esnafının dostluğunu kazanan ve gazete alıcılarına mutlaka hal hatır sorup, sıcacık iki laf edebilen bu zarif adam, bir İranlı. Ona bazen lokum, bazen de kendi ülkesindekine, özlediği tada benzediği için Türk çayı getiriyorum. En çok çaya seviniyor. Asıl adını asla sormadım. Yerinin bilinmesinden, izinin sürülmesinden öylesine korkuyor ki, Fransa’nın verdiği kimlikteki adı da bende saklı. Ona Julian diyelim... Julian, bir lisede matematik öğretmeniymiş İran’ı devrim salladığında. Özgürlükler bir bir mollaların cenderesinde daraldığında ve insanlar onu dedi, bunu yedi diye falakaya yatırıldığında, matematik jargonla ne suç işlenebilir ki, öğretmeni olarak başının ağrımayacağını düşünmüş. Çenesini tutup siyasal söylemden de uzak durursa, molla rejiminde bile olsa ülkesinde geçinip gideceğini sanmış. ૽૽૽ Oysa İran, mollaların iktidarı ele geçirmesiyle sonuçlanan devrimden bir yıl sonra, Irak’la kapışmış. Ne İran ne de Irak’ta, sekiz yıl yatıyor, metro tuvaletlerinde yıkanıyor… Derken kendisi gibi yaralı, ama bambaşka bir öykünün kahramanı Fransız eşiyle tanışıyor. Bugün çeyrek yüzyıllık gazete satıcısı bir Fransız yurttaşı. Sabahın 5’inde açtığı ekmek teknesinde, iki oğlunu yetiştiriyor. Biri yüksek matematik okuyor, babasının ulaşamadığı ülkü, akademik kariyer yapacak. Diğeri hukuk okuyor, ama hedefi siyasal kariyer… ૽૽૽ Ne sıla hasreti, ne pişmanlık: Julian’ın kapanmayan yarası, bitmeyen acısı, anacığının da tıpkı birkaç yıl önce yitirdiği babası gibi son kez göremeden ölecek olması. Çünkü Julian’ın suçu ordudan firar, İran’da idamlık. Öteki rejim kaçakları gibi arada gidip de dönme şansı yok. Annesiyle 29 yıldır ancak telefonda konuşabiliyor, Julian. Tam Türkiye’de bir buluşma hayal ediyordu ki, yaşlı kadının yolculuk edemeyecek kadar hasta olduğu anlaşıldı. Düşünüyorum da, Julian’ın yaşamı, benim Paris’ten yazdığım üçüncü gazete bayii öyküsü. İlki, komünist diye atıldığı hapisten çıkınca Türkiye’yi terk eden Köy Enstitülü gazeteci ve yazar, kadim dostum Hasan Kudar’dı. İkincisi, komünistlerin aristokrat diye ülkesinden kovdukları bir Romen prensi… Üçüncüsü, İranlı Julian. Vatanlarındaki sağ ya da sol faşizmden kaçan aydınların sığındığı Paris’in gazete kioskları, kim bilir daha kaç sıradışı kaderin son durağı… “Gazetesiz bir hükümetim iz mi olmalı, yoksa hükümetsiz gazetel erimiz mi diye sorulsa, tereddütsü z tercihim ikinci seçenektir.” THOMAS JEFFERSON Son Sığınak Fotoğraf: ALİ ARİF ERSEN sürecek ve 800 bin insanın yaşamına mal olup, yüz binlercesini mayın tarlalarında sakat bırakacak bir savaşın başladığını öngörecek bir kâhin varmış, o günlerde… Genç ve (iyi ki bekâr!) Julian da silah altına alınmış, tüm oğullar gibi. Matematik öğretmeni ya, tabii komuta kademesinde subay olarak, cepheye gönderilmiş. Neler yaşadığını anlatmıyor, artık 60’lı yaşlarındaki eski öğretmen. Ama gözlerini kaçırıp, “Korkunç şeyler gördüm, korkunç…” derken, içinizden bir ses, inanıyor gördüklerinin dayanılmaz olduğuna. Julian, siperde yanı başında vurulan askerin kanlı başı omzuna düştüğü bir gece, cepheyi gizlice terk ediyor, ülkesinin ordusundan da savaşından da rejiminden de kaçıyor… Günlerce yürüyerek İran sınırını aşıyor. Tam 28 yıl önce, Fransa’ya varıyor. Önce kaçak, ardından siyasal sığınmacı olarak ne iş bulursa yapıyor, inşaatlarda çalışıyor, yük taşıyor, çöp topluyor, yoksul barınaklarında anıştay Başkanı’nın hukuk öğrencilerine, “Roma Hukuku’nu öğrenip de ne yapacaksın?” diye konuştuğu bir ülkeye, dünyanın en demokratik anayasası bile hukuk getiremez. Nitekim 1961 Anayasası da benzer hazımsızlık kurbanı olmuştur. Ağır ceza yargıçlarının “Kola içirdiler, sabah kalktım bademciklerim yoktu” diye saçmalayan gizli tanığı günlerce dinleyip, savunmayı 15 dakikayla sınırladığı bir ülkeye dikilecek anayasa, sökülecek anayasadır. CHP’nin Süheyl Batum gibi hukukçu milletvekillerini, özellikle eski AİHM yargıcı Rıza Türmen’i, fuzuliyle iştigalden ibaret anayasayı bırakıp, Silivri’deki hükümsüz mahkumların AİHM’de açtıkları davalara sahip çıkmaya, dosyaları ciddiyetle izlemeye çağırıyorum! Strasbourg’a iddianamelerde yer almayan bilgiler gönderiliyor ve mahkeme, etkilenmeye çalışılıyor. CHP’li hukukçuların birinci görevi, Silivri’deki hukuksuzluğa karşı mücadele etmektir. Hukuk, tepeden değil, tabandan değişir ve yerleşir. CHP hukukçularından, toplumdaki adaletsizlik duygusuna somut cevap, Silivri’deki hukuksuzluğa karşı mücadele bekleniyor. Kimsenin umurunda olmayan, çünkü hangi baba yasaları içerirse içersin, asla tabana yansımayacak ve yapıldığı gibi bozulacak bir anayasayla değil! D Yükselen Dalgaya Kayık Olmak Çoğunu uzun yıllardır tanıyorum. Gençlik yıllarında devrimciydiler; Marks’ın, Engels’in ve daha başka sosyalist kuramcıların önemli yapıtlarını okuyup incelememiş olsalar da kendilerini “sosyalist” olarak tanımlıyorlar, herhangi bir nedenle ve yerde meslekleri sorulduğunda “profesyonel devrimci” diye yanıt veriyorlardı. Aşağı yukarı yaşıtlarımdı, onları, heyecanlarını anlayabiliyor, çoğunu benimsemesem de davranışlarına genellikle hak veriyordum. Gerek Türkiye’de gerekse yurtdışındaki sürgün yıllarında onları izleyerek, geçirdikleri insani, sosyal ve siyasal evreleri dikkatle gözlemledim. Büyük bölümü değişti. Geçirdikleri değişimleri yadırgadım dersem yanlış yapmış olurum, çünkü kendilerini “devrimci”, “sosyalist” olarak tanımladıkları yıllarda henüz öğrenciydiler, yaşam pratikleri aile, okul ve sokakta yaşadıklarıyla sınırlıydı. Ne var ki kulakları da, gözleri de kendi doğalsosyal çevrelerinin dışındaki olaylara, gelişmelere açıktı. 1960’ların ikinci yarısına doğru ve sonrasında dünyada esen antiemperyalist/devrimci rüzgârların etki alanındaydılar. Kafalarındaki, Türkiye için “tam bağımsızlık” ve “gerçek demokrasi” düşüncesi bu rüzgârların etkisiyle gelişti, olgunlaştı. 1960’ların tüm dünya gençliği gibi onlar da Asya, Afrika, Latin Amerika’daki kurtuluş ve bağımsızlık savaşlarına hayranlık duyuyorlar, bu savaşları Türkiye’de sürdürecekleri savaşım için “model” olarak benimsiyorlardı. Nitekim devrimci gençlik içindeki bölünmelerin kaynağı da bu modeller ve bu modellere ilişkin farklı seçimlerdi. Girdikleri yollarda darağaçlarında, dağ başlarında, işkencelerde can verdiler; uzun yılları cezaevlerinde, sürgünlerde geçti. ૽૽૽ 12 Eylül 1980 darbesi belirleyici bir kırılma noktasıydı. Bu noktada, özellikle 1960’lı yılların devrimci gençliği için neredeyse “kitlesel” denilebilecek yoğunlukta bir “değişim süreci” başladı. Sağa kayıyorlardı. Yorulmuşlar, usanmışlardı. Yitirdiklerini düşündükleri yılların faturasını kendi siyasal geçmişlerine kesiyorlardı. Öğrencilik yılları geride kalmış, iş güç sahibi insanlar olmuşlardı. Yeni konumlarına uygun sınıfsal arayış içindeydiler. Sosyalizmi, kişinin yaşamını ve yaşam biçemini belirleyen bir dünya görüşü olarak değil de bir pratik/uygulama olarak görenlerin varacakları noktadaydılar. Turgut Özal’ın “liberalizmi” imdatlarına yetişti, başlarda utangaç söylemlerle liberalizme yanaşırlarken, Özal ve çevresinin teşvik ve destekleriyle kendilerini bir anda o alanın ortasında buluverdiler. Her biri “sapına kadar liberal” bir kimliğe büründü. Böyle olunca da eşyanın doğası gereği başta medya olmak üzere sağ dünyanın kurum ve kuruluşlarında kendilerine yer edindiler. “Utangaç” kalanlar ise her ne kadar düşlerinde kapitalist/liberal bir dünyaya özlem duyuyor olsalar da “hâlâ Marksist” görünebilmek için çaba harcıyorlar. Fakat hiç mi hiç inandırıcı olamıyorlar. Çünkü özenle Marksist sosyalizmin abecesi olan emeksermaye çelişkisini, sömürülenler ile sömürenler arasındaki temel çelişkiyi gözden uzak tutuyorlar. Oysa Sovyetler Birliği ve onun siyasal/ideolojik izleyicisi olan ülkelerde “reel sosyalizm” çökmüş de olsa 1840’larda sosyalist kuramın ortaya çıkmasına yol açan temel çelişkiler yerli yerinde duruyor, çözüm bekliyor. Dünyadaki teknolojik gelişmelere koşut olarak klasik görünümüyle mavi tulumlu işçiler sayısal olarak azalmış, beyaz önlüklü, ceketkravatlı emekçilerin sayıları da artmış olabilir, fakat bu yer değişimi bir sınıfsal değişim olarak görülebilir mi? Bir kişinin sömürünün süjesi/öznesi olup olmadığı onun giyim kuşamına değil üretim ilişkileri içindeki konumuna bağlıdır. ૽૽૽ Soldan çark liberaller herkesin bildiğini bilmez olabilirler mi? Sanmıyorum; bilmek işlerine gelmiyor. Çünkü düzenin kendilerine sağladığı “nimetlerden” hoşnutlar. Düzen borazanlığının bedelini kendi kişilikleriyle ödüyorlar. Başbakan tarafından boyunlarına takılan tasmaya rıza gösterecek ölçüde düşmüşler. Yükselen dalgaya kayık olmak işte böyle bir şey… KİM KİME DUM DUMA BEHİÇ AK ‘ G ’ N O K T A S I behicak@yahoo.com.tr Çevre Günü’ne Doğru Her yıl “Birleşmiş Milletler Dünya Çevre Günü”nün kutlandığı 5 Haziran’a 2 gün kala, doğa ve kültürün yağmalanmasına karşı mücadele eden kurum ve kuruluşlarımız da kutlama hazırlıklarını tamamlıyor... Örneğin çevreyi korumayı çağdaş yaşamın temel sorumlulukları arasında gören Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Çevre Komisyonu, bu seneki etkinliklerini İstanbulBeşiktaş Belediyesi’nin ev sahipliğinde Ortaköy Meydanı’nda yapacak. TEMA ile Yunuslara Özgürlük Grubu’nun da katılacakları etkinlikte halkın çevre özlemlerini yazacakları kâğıtlar “Dilek Ağacı”nın yaprakları olacak; “Çağdaş Müzik Grubu” da konserler verecek. “Yavru TEMA’lar”ın da drama gösterileriyle katılacakları ÇYDD etkinliğinin afiş ve tişörtlerinde yer alacak sloganlardan bazıları Kaz Dağları ve Madra Dağı Belediyeler Birliği danışmanı Salih Sönmezışık, yönetmelikle birlikte gözlerin Madra Dağı’na çevrildiğini belirterek, başlattıkları mücadele hakkında şu bilgileri veriyor: “Yönetmeliğin iptali için CHP Milletvekili Namık Havutça Danıştay’a dava açtı. Biz de Edremit Adliyesi’nde topluca dava açtık. İki milletvekilimizin katılacağı bir de panel düzenledik. 23 Haziran’daki Kaz Dağları ve Madencilik Çalıştayı’mıza altıncıları da davet ettik.” Birliğin meclis toplantısında konuşan Burhaniye Belediye Başkanı Fikret Akova da şunları ekliyor: “Ben birlik başkanı olduğum dönemde Burhaniye’de Madra Dağları’nda 6 adet maden arama ruhsatı vardı. Şimdi bu ruhsat sayısı altı yılda 19 adede çıkmış... Hedefinde Madra Dağı var. Madencilerin dağlarımıza bu kadar iştahı ka ÇİZGİLİK KÂMİL MASARACI kamilmasaraci@gmail.com BULMACA SEDAT YAŞAYAN Kaz Dağı’nı ve Madra Dağı’nı korumak için... (Burhaniye Gündem’den) HARBİ SEMİH POROY ise şunlar; “Tüketerek tükeniyoruz.” “Yeşil doğada, çiçek dalında güzeldir.” “Nükleere inat yaşasın hayat.” “Sözde kalkınma yağmacısı HES’lere hayır.” Son yılların “çevre militanları” olarak adlarını duyuran “Kaz Dağı ve Madra Dağı Belediyeler Birliği”, “Ulusal Zeytin ve Zeytinyağı Konseyi”, “Güney Marmara Doğal ve Kültürel Çevreyi Koruma Derneği” ve “Kaz Dağları Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği” de Dünya Çevre Günü’nü “Kaz Dağları ve Madencilik Çalıştayı” ile karşılıyorlar. Bu sivil kuruluşlarımızın geçenlerdeki Edremit etkinliklerinin konusu “zeytinliklerimizi yağmaya açan” yeni yönetmeliğin ivedi olarak durdurulmasıydı… Çünkü madenciler, yönetmelik değişikliği Resmi Gazete’de yayımlanır yayımlanmaz, verimli zeytin ağaçlarıyla kaplı alanlarda girişimlere başladılar. Kaz Dağları ve Madra Dağı bardığına göre demek ki korumak için bu birliği kurarak çok doğru bir iş yapmışız. Başka Kaz Dağı başka Madra Dağı yok. Başka zenginliğimiz de yok. Mücadelemizi daha etkin sürdüreceğiz.” Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nca 3 Nisan günü Resmi Gazete’de yayımlanan “Zeytinciliğin Islahı, Yabanilerinin Aşılattırılmasına Dair Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik”le, ülkemizdeki zeytinliklerin yüzde 60’ını oluşturan 25 dekarın altındaki zeytinlikler koruma kapsamından çıkarılarak, tüm kirli sanayilerin ve maden şirketlerinin talanına açılıyor. Bu durum zeytinlik sahalarının korunması, genişletilmesi, yabanilerin ıslahı, zeytinliklerin bakımı, zeytincilik sahalarının daraltılmasının önlenmesi amaçlarını taşıyan 3573 sayılı Zeytincilik Yasası’na aykırı olduğu gibi, uluslararası anlaşmalar ve anayasayla da çelişiyor. 5 Haziran Türkiye’de işte böylesi gerilimlere yaşanacak; yani aslında “kutlan(a)mayacak”... UYDUDAN NAKLEN HAKAN ÇELİK fhakancelik@mynet.com 1 2 3 4 5 6 7 8 9 SOLDAN SAĞA: 1/ Mersin ilinde, do 1 kuz bin yıl öncesine tarihlenen bir hö 2 yük. 2/ Bir törende 3 ya da gösteride yer 4 alan kalabalık... Ağırlama. 3/ “Biz 5 sevdik âşık olduk / 6 Sevildik olduk” 7 (Yunus Emre)... Ağaçlıklı yol. 4/ 8 Müsavi... Arnavut 9 luk’un plaka imi. 5/ 1 2 3 4 5 6 7 8 9 Şiddetli karın ağrısı... Fatih Sultan Mehmet’in şi 1 K A B A L A K K irlerinde kullandığı mah 2 I R A K L E Ç E las. 6/ Notada durak işa 3 V A T O Z R A F reti... Manda yavrusu. 7/ 4 I S N İ ME T Mikroskop camı... İpekli 5 R A T L A S A kumaşların örselenmesiy6C A R İ D U S le yüzündeki tellerde olu7 I Ş I K L A M E şan kabarıklık. 8/ Cennet A L bahçesi... Bir elektrik dev 8 K U Z İ N E resindeki akımı, başka bir 9 R A F İ N E R İ devreden geçen akımdaki değişiklikler aracılığıyla denetleyen aygıt. 9/ Van Gölü’nün kuzeybatısında bir Urartu kalesi. YUKARIDAN AŞAĞIYA: 1/ Tropikal bölgelerde yetişen ve yumru kökleri yiyecek olarak kullanılan bir bitki... İnce saç örgüsü. 2/ Muğla’nın bir ilçesi... Özsu. 3/ İnsan topluluğu... Düz ve ensiz kılıç. 4/ Bursa yöresine özgü bir peynir cinsi... Bir nota. 5/ İlgi eki... Küçük bitkilere verilen ortak ad. 6/ Boru sesi... Posta hizmeti görmeye alıştırılmış güvercin. 7/ Sıkıntı verme, üzme... Bankacılıkta faizin başlangıç tarihi. 8/ Genellikle eşeklere vurulan bir tür eyer... Karışık renkli. 9/ Başlangıcı olmayan, öncesiz... Budizmin, Japonya’da büyük önem taşıyan bir kolu. C MY B C MY B
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog