Bugünden 1930'a 5,399,523 adet makale [Gelişmiş]



Katalog


«
»

27 ŞUBAT 2012 PAZARTESİ CUMHURİYET SAYFA kultur@cumhuriyet.com.tr KÜLTÜR 19 ‘İskenderiye Dörtlüsü’nün yazarı Lawrence Durrell 100 yıl önce bugün doğmuştu Tutkunluk yaratan bir yazar ᮣ Durrell okurları vefalıdır, gizli bir kulüp üyesi gibidirler. Bir Durrell okuru, dünyanın neresinde olursa olsun, bir başka Durrell okuruna rastladığında, yakın bir dostuna rastlamış gibi olur. ÜLKER İNCE Müstehcen Dil Doğrusu ünlü romancı, edebiyat adamı ve Divan şiiri uzmanı İskender Pala’dan beklemezdim. Edebiyatçı olduğu için sanatçıyı anlaması, kendisi gibi düşünüp yazmayanların, kabul etmese de, içine sindiremese de, düşünsel ve sanatsal özgürlüklerini savunması gereken bir entelektüel olduğu için beklemezdim. Her ne kadar yazısında sanatsal özgürlüklerden söz edip bunu savunuyorsa da, kalkıp İstanbul Şehir Tiyatroları’nı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne, sanat danışmanı Kenan Işık’a, halka şikâyet etmesini hiç mi hiç anlayamadım. Hem söz konusu ettiği “Günlük Müstehcen Sırlar” oyunu hem de “repertuvarın diğer oyunları” için, “İBB Şehir Tiyatroları, halkın vergileriyle bu tür oyunlar üretiyorsa tiyatro mu amacından sapmıştır, tiyatrocular mı kaliteli üretimden düşmüştür?” diye yaptığı popülizme ise hiç değinmeyelim. Benzer bir şikâyeti de Hürriyet’teki “Rosenbergler Gerçeği” yazısıyla Hadi Uluengin yaptı: “İBB Şehir Tiyatroları bu sezon ‘Rosenbergler Ölmemeli’ oyununu sahneliyor. Anonsu radyoda duyduğumda inanmamıştım. Şaka sandımdı. Meğer değilmiş! Evet evet, yurttaş vergileriyle finanse edilen bir belediye kurumu ipliği çoktan pazara çıkmış bir dezenformasyon abidesini bugün hâlâ ‘gerçek’ diye yutturmaya çalışıyor. Pes!” Engin Ardıç da Sabah’taki “Hay Sizin Rosenbergler’inize” başlıklı yazısında şunları söylüyordu: “Amaç, güya mazlumu savunup Amerika’nın ‘McCarthy’ dönemine, ‘cadi avı’na vurmaktır, damdan düşer gibi, aradan altmış yıl geçmiş bile olsa. Bu görünen amaçtır. Gerçek amaç da durduk yerde bir Rosenberg gündemi açıp ‘Tayyip Erdoğan tıpkı Senatör McCarthy gibi davranıyor, zavallı masumları içeri tıkıyor’ mesajını vermek, aklı sıra muhalefet etmek. Etsinler. Muhalefet kanun dairesinde serbesttir. Ama kendi cahilliklerine sığınıp bizi aptal yerine koymasınlar.” Sevgili İskender Pala hocam kusura bakmasın ama, AleviSünni kardeşliği ekseninde “Şah Sultan” gibi bir roman yazan bir edebiyatçı ve akademisyenin, Zaman’daki “Günlük Müstehcen Sırlar” yazısının sonunda İBB Sanat Danışmanı Kenan Işık’a “Kimlerden yanasın? diye sormasıdır bana asıl müstehcen gelen. Bu gidişle, belediye ve devlet tiyatrolarındaki oyunlar, TRT’deki filmler ve diziler, Kültür Bakanlığı’nın desteklediği filmlere kadar, edebi ve sanatsal üretimdeki özgürlüklerden söz etmek olanaksız hale gelecek. Bu değinmeler resmi kurumlar desteğinde yapılan sanatsal çalışmalardaki sansüre ilişkin. Bu üç yazının da ortak sorunu şudur: Üçünde de söz konusu oyunlar, yönetenler ve tiyatro yönetimi, yetkili makamlara şikâyet edilmektedir. Her iki oyunu da, başka oyunları da, edebiyatçı ve köşe yazarları olarak beğenmeyebilirsiniz, yanlış ve gerçeğe aykırı olarak görebilirsiniz, izleyicilere de bu oyunlara gitmemelerini salık verebilirsiniz. Ama onları “otorite”ye şikâyet etmek, bildirmek herhalde entelektüellerin görevi olmamalı. Çünkü asıl müstehcenlik sergilenen oyunlarda değil, bunlara yönelik olarak kullanılan yasaklayıcı, baskıcı ve “bildirici” dildedir. Entelektüeller, edebiyatçılar, akademisyenler, köşe yazarları olarak özgür bir düşünce ortamının yaratılmasına katkıda bulunmak, eleştirdiğiniz oyunların, yapıtların tartışılmasını sağlamak olmalı göreviniz, yoksa karşısında olduğunuz edebiyat ve sanat yapıtlarını “otoriteye bildirmek”, yasaklanmalarını istemek değil. Hele “halkın vergileriyle bu tür oyunlar üretilmesi”, “yurttaş vergileriyle finanse edilen bir belediye kurumu” gibi cümleler kurarak, siyasi gündeme dair imalarda bulunarak, en üst makamlardaki yetkililerin de dikkatini çekmek eleştirel dile hiç sığmaz. Asıl porno dil, “otorite”nin dilidir. Entelektüeller de bir yapıtı eleştirmekle kalmayıp “bildirici” bir dille otoriteye haber vermeye, şikâyet etmeye başlarlarsa, karşı çıktıkları müstehcenliğin dilini de kullanmaya başlarlar ki... Bu da her üç yazarın da karşısında olduğu statükocu ve otoriter eğilimlerin, yasakçı zihniyetlerin değirmenine su taşımaktan başka bir şey olmayacaktır. NOT: Yazıyı gönderirken Orhan Alkaya’nın yönettiği “Rosenbergler Ölmemeli” oyununun kaldırıldığını öğrendim. Üç yazara da, gazanız mübarek olsun diyorum! Lawrence Durrell’ın ülkesinde, yazarın doğumunun 100. yılı için önemli hazırlıklar yapılmış: Faber Yayınevi, onun yazarlık ününü borçlu olduğu, en sevilen romanları “İskenderiye Dörtlüsü”nün yeni baskısını yapıyor, “Durrell 2012” programı çerçevesinde başka bazı kitapları yeniden basılıyor, yeni yazılmış biyografiler, yeni hazırlanmış kitaplar yayımlanıyor. Uluslararası Lawrence Durrell Derneği 1316 Haziran tarihleri arasında bir konferans düzenlemiş. Durrell okurları vefalıdır, gizli bir kulüp üyesi gibidirler. Bir Durrell okuru, dünyanın neresinde olursa olsun, bir başka Durrell okuruna rastladığında, yakın bir dostuna rast lamış gibi olur, nedense. “Nedense” demeyelim, nedeni bellidir. Durrell, okurlarının ruhlarını ve zihinlerini ele geçirmeyi başaran, onlarda tutkunluk yaratan bir yazardır. Romanlarında okuru, bol güneşi ve ışığıyla Akdeniz dünyasına taşır; aşk, bedensel haz, gerçekliğin ve insan kişiliğinin, insan ilişkilerinin doğası konularıyla, gerçek yaşamın ne olduğu yolundaki sorgulamalarıyla, gizem ve sonu gelmez bir fizikötesi merakıyla, sorduğu felsefi sorularla okurların zihninde yer eder. Birkaç hafta önce Key West’te Hemingway’in müzeye dönüştürülmüş evini dolaşıyordum. Orta yaş üzeri Amerikalı iki kadın, duvardaki fotoğraflara bakıyorlardı. Yaşlı bir adamın fotoğrafının altında, fotoğrafın “Yaş UBOR METENGA BULUŞMALARI Hulki Aktunç konuşulacak Kültür Servisi Edebiyat buluşmaları Ubor Metenga’da bu ay, geçen yıl yaşamını yitiren Hulki Aktunç konuşulacak. Yarın saat 20.00’de İKSV Salon’da düzenlenecek etkinlikte güncel Türk edebiyatının üç ismi Murat Gülsoy, Yekta Kopan ve Ayfer Tunç, Aktunç’un “Lodos Düğünü” isimli öyküsünü çözümleyecekler. Can Yayınları işbirliğiyle düzenlenen Ubor Metenga Buluşmaları her zaman olduğu gibi tüm edebiyatseverler için ücretsiz. Ubor Metenga ismini, üç edebiyatçıyı derinden etkileyen Oğuz Atay’ın “Korkuyu Beklerken” isimli öyküsünden alıyor. Jan Garbarek’le 120 dakika MURAT BEŞER Ünlü Norveçli saksofoncu, Cemal Reşit Rey’de üst üste iki gece kapalı gişe çaldı Victor Hugo koleksiyonu satışta Ⅵ Kültür Servisi Victor Hugo’nun doğumunun 210. yılında Christie’s müzayede evinde Hugo koleksiyonu satışa çıkıyor. 500’e yakın kitap, tablo, fotoğraf ve diğer kişisel objelerin bulunduğu koleksiyonun 1 milyon sterline (yaklaşık 2.7 milyon TL) alıcı bulacağı tahmin ediliyor. Yer Cemal Reşit Rey Konser Salonu, üstlerini bir yarasa gibi saran, alttan iki sırıkla desteklenmiş, Dali resimlerinin arka planını dolduranlara benzer gerçeküstücü dev bir perdenin altında çalıyor bu akşam Jan Garbarek Group. Işık oyunlarıyla değişik hayaller kurdursa da, bir Karagöz perdesi değil, ramazan çadırı da değil, biraz dört tayfalı yelkenli, ama daha ziyade bir Nosferatu perdesi… Değişen ışıklarla bazen bir Kızılmaske suratı, bazen de bir çıplak iri göğüslü kadın gövdesi oluyor. Norveçli saksofoncu Jan Garbarek, her ne kadar Kuzey Avrupa cazının önemli figürlerinden biri olsa da müziğinin zengin zampara işi pop cazla vazgeçilmez bir aşkı var. Onun sahnesinde soğuk ve karanlık diyarların gizemli manzaralarıyla, kadife perdelerin önüne konmuş kırmızı şarapla dolu kadehler aynı tablonun içinde görülebiliyor. Yıllar evvel “Jan Garbarek: Saksofon, Jan Garbarek: Sekse fon” diye yazmıştı modern mânicimiz Metin Üstündağ; tevekkeli değil... Yaşına göre son derece zinde görünüyor Garbarek. Saçlarındaki Ayhan Işık beyazı dışında görüntü gayet iyi. Topluluk Garbarek’in başrolde olduğu soprano tizlerinin yükseldiği anlarda başka, üçlüyken başka çalıyor. Bu konseri sadece Garba ᮣ Hintli perküsyoncu Trilok Gurtu, Alman klavyeci Rainer Brüninghaus ve Brezilyalı genç basçı Yuri Daniel’in tek başlarına yaptıkları gösteriler ve düetler konserin özel tatlarıydı. rek’in topluluğundaki müzisyenler için bile izlemeye değer. Müzik onlarla açılım kazanıyor; büyük usta Hintli perküsyoncu Trilok Gurtu ile etnik, akademisyen tipli emektar Alman klavyeci Rainer Brüninghaus ile postbop, fusion, John Giblin ve Percy Jones tonuyla çalan Brezilyalı genç basçı Yuri Daniel ile cazrock oluyor. Her birinin tek başına yaptığı gösteriler ve düetlerse bu konserin özel tatları. Trilok Gurtu’nun vurmalı cephaneliği ürkütücü; kovadan deniz kabuklarına kadar uzanan dünyevi bir ses seti. Brüninghaus uçrak tarzıyla topluluğun pseudo seslerinden sorumlu hocası. Basçı Daniel ise bir Eberhard Weber değil. Ancak kendine has melodik nabız tutuşları ve kattığı dinamizmle topluluğa rahatlıkla monte olduğunu ve bu ekiple birlikte sorunsuz ilerlediğini ispatlıyor. Üç yıl önce çıkan konser albümü “Dresden”de de bulunan “The Tall Tear Trees”, “Once I Dreamt A Tree Upside Down”, “Voy Cantando” gibi yalın ve atmosferik parçaların da yer aldığı bu 120 dakikalık keyifli buluşmanın, inkâr edilemez biçimde müstakil bir havası var. Gerek her iki gece için de biletlerin tükenmiş olması, gerek müzikal keyfiyetinin yüksekliği açısından, CRR’nin en majör konserlerden biriydi. (muratbeser@muratbeser.com) lı Adam ve Deniz öyküsündeki öykü kahramanı balıkçıya modellik etmiş kişi”ye ait olduğu yazıyordu. Kadınlardan birinin ötekine şöyle dediği çalındı kulağıma, “Hemingway’in bir kitabını okumuştum ben, ama hangisiydi unuttum”. Öteki hiçbir kitabını okumamış. Ama evi görmeye gelmişler. Tuhaf, değil mi? Okuru olmasalar bile insanlar yazarları insan olarak merak ediyor. Üzerinde düşünülmesi gereken bir konu. Durrell’ın eviyle ilgili bir hikâyeyi hatırlattı bu olay bana. Kendisi anlatıyor, “Spirit of Place” adlı kitapta. Hikâye şöyle: Durrell 1935 yılında ailesiyle birlikte Korfu’ya taşınır ve bir süre orada yaşar. 20 yıl sonra tekrar Korfu’ya dönerek yaşadığı evi ziyarete gider. Ev sahibi Athenaios, “Şaşıp şaşıp kalıyorum” der: “Nasıl oldu da bizimle ilgili bir kitap yazarak bize bir geçim kapısı açtın?” Durrell ev sahibinin ne demek istediğini anlayamaz. Karısı anlatır: “Buraya... her pazar kasabadan evi görmek için pek çok kayık geliyor. [Gelenlerin] çoğu İngiliz... Yüzüyorlar... Daha sonra gelip eve bakıyorlar, biz onlara senin fotoğraflarını gösteriyoruz, kokakola satıyoruz... fazladan bir 10 drahmi verene kızımın çeyizini gösteriyorum.” Kocası ekler: “Yalnız İngilizler de değil. Fransızlar da geliyor, hafta arasında kayıklarla gelen pek çok Fransız oluyor... Sana nasıl dua ediyoruz.” İleride otelciliğe başlama kararlarını da eklerler. Daha şimdiden onun odasını kiralayanlar bile olmuştur. Bu hikâyeyi dinleyen Durrell’ın yüreğine hafif bir sıkıntı çöker. Oysa bunların ardından gelen öneri daha da iç açıcıdır! Durrell Korfu’ya döndüğüne göre, gelip bu evde kalsa, gelen insanlara onu gösterseler, o da kitaplarını imzalasa, daha iyi olmaz mı? Düşünün siz kazancın kaç kat artacağını! Bunları dinleyen Durrell, herhalde bir an için kendini, bu önerilen şeyi yaparken düşündü, belki gelenlerin hepsinin kendisinin okuru olamayacağını da hesapladı ve onun için içi sıkıldı. Yoksa hangi yazar okurların ilgisinden sıkılır? İlle okuru olmaları da gerekmiyor, insanlar yazarlara ilgi duyuyor. Yapıtlarını hiç bilmeyenler bile yazarın müzeye dönüştürülmüş bir evi varsa ziyaret ediyor, yazarın özyaşamöyküsünü okumak istiyor. Karmaşık nedenleri olan gizemli bir ilgi bu. Durrell’ı insan olarak merak edenlere, 100. yaş gününde yeniden ona dönmek isteyen eski okurlara ya da yeni okumaya başlayacak olanlara yukarıda sözünü ettiğim “Spirit of Place”i salık vereceğim. Can Yayınları benim çevirimle kitabı “Mekân RuhuAkdeniz Yazıları” adıyla yayımladı. Durrell’ın mektuplarından, denemelerinden, anılarından, gezi yazılarından oluşuyor ve yazarın kendi ağzından yazılmış, eğlenceli bir özyaşamöyküsü adeta. ‘Düğün’e özel gösterim Ⅵ Kültür Servisi Yazarından oyuncusuna, yapımcısından yönetmenine kadar tüm kadrosu kadınlardan oluşan “Düğün” adlı tiyatro oyununa erkek yazarlardan destek geldi. Oyunun, 2 Mart Cuma günü, saat 19:30’da Işık Lisesi Nişantaşı Kampusu’nda gerçekleşecek özel gösterimi öncesi, ünlü yazarlar Ahmet Ümit, Mario Levi ve Hakan Günday, oyunculardan önce sahneye çıkarak kadına yönelik şiddet konulu söyleşiye katılacaklar. Altın Koza’nın tarihleri açıklandı Ⅵ ADANA (Cumhuriyet) Adana Büyükşehir Belediyesi Başkanvekili Zihni Aldırmaz, 19. Altın Koza Film Festivali’nin 1723 Eylül tarihleri arasında yapılacağını açıkladı. Festival hazırlıklarının sürdüğünü belirten Başkanvekili Aldırmaz, “İnanıyorum ki, hem sinema ve sanat dünyası hem de sanatsever halkımız, bu yıl da sinema etkinliklerini, kentimize gelecek olan değerli sanatçılarımızla birlikte dolu dolu yaşayacaktır” dedi. C MY B C MY B
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog