Bugünden 1930'a 5,427,716 adet makale [Gelişmiş]



Katalog


«
»

5 ARALIK 2012 ÇARŞAMBA CUMHURİYET SAYFA DİZİ İNCİ KEFALİNİN ÜLKESİ VAN 9 IŞIL ÖZGENTÜRK 2 Soğuk Göllü köyünde Sidal ailesinin düğününde... (Fotoğraf: CEM TÜZÜN) Van’ın tuzlu toprağında çiçek zor yetişir ama Vanlılar inatçıdır Türkiye Vekilliği MECLİS’TEKİ dört partinin temsilcilerinden oluşan Uzlaşma Komisyonu “harika” çözümler üretmeyi sürdürüyor. Son ürün, önceki dönemlerde de ara sıra ortalığa sürülen “Türkiye milletvekilliği”dir. Bunu eleştirmeye neresinden başlamalı ki? ayın üyeler çok önemli bir noktayı unutuyorlar galiba: Aynı düşüncenin daha önceki mucitleri gibi bugünkü üyeler de bilmiyorlar mı kendilerinin zaten milletin vekili olduklarını? Üstelik, bir bakıma, yalnız şimdiki vatandaşlardan oluşan milletin değil, geçmişi ve geleceğiyle çok daha yüce bir kavram olarak, soyut anlamda “bütün milleti” temsil ettiklerinin farkında değil midirler? Zaten unvanlarının ikinci parçasını oluşturan ve şimdi sorumsuzca neredeyse herkesçe kullanılmaya başlanan “vekil” sözcüğü de açıklanmaya ve düzeltilmeye muhtaç. Milletvekili, müvekkilinden vekâlet alan avukattan farklı olarak, vatandaşı belirli bir talimat çerçevesinde temsil eden bir kişi değildir. Fransa’nın anayasa hukukundan esinlenen bizim anayasa hukukumuzda da parlamenter, onu seçenleri değil, bütün milleti temsil eder ve buna “emredici vekâlet yasağı” denir. Başka bir deyimle, milletvekili, hukuken yalnız “Size şu koşulla vekillik veriyoruz” diyen seçmenlerini değil, geçmişi ve geleceğiyle bütün milleti düşünerek oy verecektir. İlk iki anayasamızda “icra vekilleri” için kullanılan “vekil” sözcüğü tek başına kullanıldığında “millet” kavramının yüceliğini taşımadığı için görevi ucuzlatıcı bir izlem yaratıyor. Bu açıdan bakıldığında, vaktiyle alay konusu edilen “saylav” sözcüğü, “say” hecesiyle biraz “saygınlık” esintisi getiriyordu hiç değilse! Ama, asıl sorun bu da değil. Sorun, bir kısım parlamenteri “Türkiye milletvekili” olarak “nispi temsil”le seçme hevesinden doğuyor. Demek ki, dar ya da geniş bir “seçim çevresi”nde hep “en çok” oy alanları değil, aldıkları oy “oran”ına göre ayrı ayrı birkaç adayı daha seçerek daha renkli bir Meclis oluşturma özlemi var. zaman da, ister istemez şu sorulmaz mı: Madem daha renkli bir Meclis isteniyor, öyleyse dünyada eşi emsali olmayan bu yüzde onluk “yüksek baraj”la büyük partileri korumak neyin nesidir? depremden beter zaktan bir davulun tok sesi duyuluyor. Van’da düğün mevsimi ama garip bir şey, davul bile hüzünlü çalıyor, az önce Van’ın içinden çıktık, kuzeydeki köylere doğru gidiyoruz. Bir süre sonra Van’a en yakın köy olan Göllü köyünün içinde olacağız. O da ne, köye gelmişiz, tam ortasından geçiyoruz ama ortada ev yok. Köy silme konteynerlerden oluşuyor, konteynerlerin üstü kilimlerle, battaniyelerle örtülü. Kapısının önünde çiçekler olan bir konteyner beni heyecanlandırıyor, çünkü Hakkâri’den, Ağrı’dan bilirim, bölgede çiçek yoktur ama birileri inat etmiş, zor toprak ve kış şartlarına rağmen, hiçbir şeyin güzelleştiremeyeceği konyernerin önünde sarı kırmızı gözalıcı çiçekler yetiştirmiş. Vallahi konteyner güzelleşmiş. Tam o sırada yeniden bir davul sesini duyuyorum. İlerdeki, okul olarak da kullanılan büyük çadırdaki bir düğüne davetliyim. Birden araba dümdüz yolda sağa sola savruluyor, “ne oluyor” diye soruyorum, arabadakiler cehaletim karşısında gülmeye başlıyorlar, “birazcık sallanmışız”. Van depremi sonrası binlerce artçı deprem olmuş, öyle ki artık hemen herkes depremin derecesini bilmekte uzmanlaşmış. Arabadakiler hemen karar veriyorlar, “3.9”… Yerel radyoyu açıyoruz, bingo “3.9”… Az sonra kocaman çadırdaki düğüncülere katılıyorum. Kadınlar bir tarafta erkekler bir tarafta, erkekler masalara dizilmiş yemek yiyorlar, kadınlara henüz yemek yok ya da yediler, bilmiyorum; önceleri erkeklerin yanına gitmeye pek cesaret edemeyip kadınların yanında mevzileniyorum. Kızlar, gencecik kadınlar, çocuklar en güzel elbiselerini giyip gelmişler, henüz müzik başlamamış; yemek içmek faslından sonra bir kamyonetin üstüne kurulu kendi kendine müzik çalan bir orgdan, en oynak havalar çalacak, o zaman siz görün, Vanlılar nasıl da güzel oynar. Kadınlar yadırgı yadırgı bana bakıyorlar, düğün sahibi gelip beni tanıştırıyor, “İstanbul’dan gelmiştir, gazetecidir” diye. İşte o zaman söz başlıyor, bazıları deprem sonrası İstanbul’a gitmiş ama hiç sevmemişler. Van’da sık duyduğum bir sözü onlar da tekrarlıyor: “Bizi pek beğenmediler, köylü buldular.” Ne söyleyeceğimi şaşırıyorum, gençlerden biri atılıyor: “O kadar da değil, çok yardım geldi bize.” Yaşlılardan biri söze giriyor: “Öyle çok yardım geldi ki. O yardımlarla burası İstanbul olurdu. Ama olmadı işti… Fıs oldu. Bu yıl gene o ev çakması konteynerlerdeyiz. Sen hiç soğukta konteynerde oturdun mu? Tamam çadırdan iyidir ama gene soğuktur, gene hayvanlarımıza yer yoktur.” S U ardım sözü verenler neredeler? Genç, güzeller güzeli bir kadın söze giriyor. “Bu köy var ya bu köy, silme yıkıldı ama ölümüz yok çok şükür. Yaz, o yalancıları yaz! Gösteriş olsun diye, televizyonda yardım programlarına çıkıp okul yaptıracağız, spor Y salonu yaptıracağız diyenler aha neyıl sonra sıfır faizle almaya başlayarede? Çoğu yalan çıktı, havalarını atcakmış, işte bu para için aileler birbirletılar. Çocuklar bu yıl da burada okurine kefil yapılmışlar. yacaklar. Bizim için devlet ne yaptı Yani, 17 aileye ev mi yapılacak, 17 ki, bir Eymir, Ortadoğulular Vakfı aile birbirinin kefili olmuş, daha doğrugeldi, onlara çok şey borçluyuz. Hesu oldurulmuş. Deprem sonrası karışıkle de o kahraman kadınlarına.” lıkta sözleşmeye bakmadan imza atBir başka kadın gözleri dolu dolu anmışlar. Şimdi herkes dertli: “Ya benim latmaya başlıyor. “Benim bebe öldü. kefil olduğum, parasını ödemezse?” Biliyor musun neden öldü. SoğukDurumu pek anlamıyorum, “Zaten tan. Zatürree oldu. Soğuk depremherkes birbirine akraba değil mi? den beter.” Kim parasını ödemez, öder” diyorum. Düğün sahibi gelip, bu kez beni düBana şöyle bir bakıyorlar, “Öder de, ğün sahiplerinin oturduğu baş masaya ya ödemezse?” diye tekrarlıyorlar. götürüyor. 400 kişilik köyde üç büyük Ayrıca herkes daha önce örnekleri aile var, düğün onlardan biri olan Sidal olduğu için devletin sıfır faizde durmaailesinin, muhtar Zafer Sidal ve karısıyacağına, ilerde ödemeleri artıracağına nın düğünü bu, oğulları evleniyor. inanıyor. Öyle durumlar yaşanmış ki, Baş mainanç kaybolsada ailemuş, örneğin nin büyüktam beş kez leri oturarazi tespiti muş, Zayapılmış, tam fer Sidal beş üniversidüğünü teden uzmanboş verip lar gelip rapor heyecanla vermişler, öyle anlatmaya ki, insanlar başlıyor. raporcuların Köyde dileklerini yeriKonteynerler de süslenir. yirmi beş ne getirmekev yıkılten işlerinden mış, yenilerinin yapılması gerek. Afet güçlerinden olmuşlar. İşleri’nden gelip tespit yapmışlar. Evet, Öte yandan, ansızın pıtrak gibi ortaevler yıkılacak ama yenileri için aileleri ya çıkan müteahhitlerin yapacağı evlebirbirlerine kefil yapmışlar. Bir ev 40 birin köy koşullarına uymayacağını söylüne mal olacakmış, ahır isteyenlerin 15 yorlar, kendileri şöyle bir çözüm öneribin lira daha fazla ödemeleri gerekliyyor. Banka kredileri müteahhit firma miş, devlet payerine bize ödesin, kendi evimizi biz rayı iki kendimiz yapalım. Öneriyi mimarlar da benimsiyorlar. Çünkü “Buralarda yüzlerce yıllık bir ev yapma geleneği var, bu deprem koşullarına uydurulabilir ve çok da iyi olur” diyorlar. Böylece köylerin dokusu da bozulmamış olacak. Bizim hatun eve girmiyor, kaldık mı konteynere ağönü köyü, bir zamanlar masallarda anlatılan köylerden biriymiş, elma bahçelerinin kokusu iğde ağaçlarının kokusuna karışırmış. Herkes evinde mutlu mesut yaşarmış ama deprem bu masal köyünü birden bir ölü köy yapmış. 300 kişilik köyden 19 ölü verilmiş, evlerin büyük kısmı yerle bir olmuş ama evleri yıkılmayan şanslılar da var, bunlardan biri Akman ailesi. Deprem günü evinde değil de başka bir evde olan Abubekir Akman ve damadı, onlara göre bir çağrı alıp dışarı çıkmışlar, tam çıkmışlar ki deprem başlamış, az önce bulundukları ev yerle bir olmuş. Ölüler çıkmış. Yani bir efsunlu durum olmuş. Abubekir Akman, ufak tefek, karısı Adile’nin sapasağlam kalan evlerine asla girmediğini söylüyor. Aile şimdilerde elma ağaçlarının arasında gördüğüm en güzel konteynerde kalıyor. Konteynerın ön kısmına bir oda daha eklenmiş, çünkü bu sefer de Abubekir Bey, konteynerin küçük odalarında yatamıyormuş, içine fenalık basıyormuş. Dağönü köyü iyi bir müteahhit bulmuş, şimdiden yıkılan evlerin duvarları çıkmış, “Kışın biter” diyorlar. “Yaza yeniden en güzel köy biz oluruz!” Van’da gene en güzel etleri yiyip kız yurdundaki odama çekiliyorum. Bir haber geliyor, ölüm oruçları henüz bitmemiş, bazı sanatçı arkadaşlarla ölüm oruçlarına yatanları görme umudumuz var, bu nedenle acele karayoluyla Diyarbakır’a geçiyorum. Ölüm oruçları 64. gününde, kent kadın erkek, çoluk çocuk ayakta. Ne yazık ki oruçtakileri görmemiz için izin çıkmıyor, kapıdan dönüyoruz. Gece hep birlikte yemek yediğim, bölgenin kadın belediye başkanlarıyla, saat tam yedide bulunduğumuz lokantadan dışarı çıkıyoruz; hepimizin elinde kaşıklar, tavalar... Birden civar evlerde ışıklar yanıp sönmeye başlıyor, balkonlar insanlarla doluyor, çoğunluğu kadın ve ellerindeki tavalara var güçleriyle vurup zılgıt çekiyorlar. Aklıma yıllar önce tüm ülkede Susurluk olayları açığa çıksın diye yaptığımız “Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemi geliyor. Var gücümle tavaya vuruyorum. Tüm karmaşasına karşın bu ülke sevilecek bir ülke diyorum kendi kendime. Ve bir başka yolculukta Van’da dostlarımla Van Gölü kıyısında durup karaya vuran dalgaların eşliğinde “Belki Van Gölü canavarı bizi selamlar” diye inatla beklediğimiz o inanılmaz geceyi anımsıyorum. Türküler söylemiştik, insana, hayata ve aşka dair…İncili kefallerin akıntıya karşı yüzdüğü sulara ayaklarımızı sokup, balıkların bu inanılmaz mücadelesine şiddetle dahil olmuştuk… Yüzüncü Yıl Üniversitesi’nin o zamanki rektörü Yücel Aşkın ve eşi Oya’nın olağanüstü bir çabayla bir araya getirdiği tarihi objeler koleksiyonunu hayranlıkla izlemiştik. Sonra kötü bir olay geldi aklıma, bir bürokratın onurlu ölümü. Asılsız suçlamalarla Yücel Aşkın ve Üniversite Genel Sekreter Yardımcısı Enver Arpalı içeri alınmıştı. Enver Arpalı içerde intihar etti. Van, o zaman soyluluğun başkenti ilan edilmişti bana göre, hâlâ da öyledir. D O KCK tutuklusundan Türkçe savunma Hasta çocukları için haklarından vazgeçti MAHMUT ORAL Van’dan Diyarbakır’a Müteahhit ortada yok, ev de yok! u ev işi, herkesin canını sıkıyor. Şöyle olmuş, birazcık parası olan müteahhitliğe soyunmuş, ihaleyi almış ama temel atacak durumu bile yokmuş. Her şey öylece kalmış, çünkü müteahhit bankadan ev için çıkan krediyi ancak ev yapımı ilerledikçe alabiliyor, paranın ilk kısmını alabilmesi için de temelin atılması ve subasman bölümüne gelinmesi gerekiyor, bu da çok sıkı denetleniyor. Parasız müteahhit de bu işle başa çıkamamış, ne yapmış, köyü terk etmiş. Masadakilerle birlikte kalkıp, köyün içinde temeli bile atılmamış, subasmanı yapılmamış yerleri bir bir dolaşıyoruz, bu durum köyün bir kışı daha konteynerlerde üşüyerek geçirmesi demek. Hayvanların telef olması demek. Muhtar, “Bazı köyler şanslı çıktı” diyor, “onların anlaşıkları müteahhitlerin parası varmış, temelleri attılar, duvarları ördüler, artık kış ortasında evlere geçilir”. Muhtar bizi, oturma odasına davet ediyor. Oturma odası, kocaman biriketten yapılmış bir depo. Burayı Sidal ailesi ahır olarak yapmış ama depremden sonra bütün aile burada DİYARBAKIR KCK davasında 14 aydır tutuklu bulunan iki çocuğu epilepsi ve lösemi hastası, kendisi de diyabet hastası olan Cizre Belediye Başkan Yardımcısı Hanım Onur, çocukları için duruşmalarda Kürtçe savunma talebinden vazgeçti. Türkçe savunma yapan Onur fenalaşınca hastaneye kaldırıldı. Cizre İlçe Belediye Başkan Yardımcısı Onur, 16 Eylül 2011’de KCK soruşturmasında tutuklandı. Diyarbakır 7. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki KCKCizre davasında 15 yıl hapis istemiyle yargılanan Onur, çocukları hastalanınca Kürtçe savunma yapma talebinden vazgeçti. Onur, “7 yaşındaki oğlum Mirhat epilepsi, 4 yaşındaki kızım Solin ise ben tutuklandıktan sonra kan kanseri oldu. Türkçe savunmayı onlar için yapıyorum. Doktorlar kızımın psikolojisi için benim yanında olmamı istiyor. Çocuklarımın psikolojik desteğime ihtiyaçları vardır. Bu nedenle tahliyemi istiyorum” diye konuştu. Avukat Canan Atabay da, Onur’un çocuklarının hasta olduğunu, ve tutukluluk halinin çocuklarının psikolojisini bozduğunu belirterek, “Bu durum BM Çocuk Hakları Sözleşmesi’ne bile aykırıdır” dedi. Diğer sanık avukatları ise anadilinde savunma için yapılan yasal değişikliğin TBMM gündeminde olduğunu bu nedenle mahkemenin anadilinde savunmaya izin vermesini istedi. Mahkeme Başkanı Necati Türkmen, “Biz yasaları uyguluyoruz. Yani kararlarımızı renkli kalemlerle mi yazalım. Tahliye kararı versek iyi başkan ve mahkeme mi olacağız? Meclis yasayı çıkarsın uygularız” dedi. Duruşmada isteklerin alınmasından önce diyabet hastası olan Hanım Onur fenalaşınca hastaneye kaldırıldı. Mahkeme heyeti tahliye taleplerini reddederek duruşmayı erteledi. B oturuyor, birlikte yemek yiyor, geceleri herkes kendi konteynerine dönüyor. Oturma odası aynı zamanda köy ihtiyar heyetinin de toplantılarını yaptığı bir yer. Köyün misafirleri de burada ağırlanıyor. Oturma odası kocaman, içinde kuzine yanan sağlam bir bina. Kocaman, çepeçevre sedirle kuşatılmış, tam ortada bir gübre karma makinesi var, yeşil boyalı, bu makine burayı değiştiriyor, odanın içinde modern bir heykel gibi duruyor. Bu nedenle bina insana New York ressam stüdyolarını anımsatıyor. Kadınlar, hemen çay koyuyorlar. Çocuklar ise odaya misafir gelmesine çok alışmış, oyunlarına devam ediyorlar. Oda öyle sıcak öyle davetkâr ki, sedire yerleşiveriyorum. Van’da hangi evin kapısını çalarsanız çalın mutlaka ikram olmazsa olmaz, kadınlar hemen “Yemek yer misiniz” diye soruyorlar. “Düğün yemeği yedik, karnımız tok.” Zaten onlar da birazdan düğüne gidecekler, yolcu yolunda gerek. Kim bu ak saçlı provokatör? ERZURUM (Cumhuriyet) Erzurum Atatürk Üniversitesi Kâzım Karabekir Eğitim Fakültesi’nde önceki gece karşıt görüşlü öğrenciler arasında çıkan kavgada yaralanan Kürt öğrenciler, okulun önünde toplanan ülkücü öğrenciler ve sağ görüşlü bir grup tarafından linç edilmek istendi. Ak saçlı kasketli bir kişinin ise öğrenci ve yurttaşları fakülteyi basmaları konusunda kışkırttığı iddia edildi. Olaylarda, 10 öğrenci ve 5 polis yaralandı. Kürt kökenli bir öğrencinin bazı kişiler tarafından otomobille kaçırılıp dövüldüğü iddiasıyla geçen hafta başlayan gerginlik, önceki gece kavgaya dönüşmüştü. Erzurum Valisi Sebahattin Öztürk, Emniyet Müdürü Halit Turgut Yıldız ve Rektör Prof. Hikmet Koçak, dün yaşanan olaylarla ilgili bir toplantı yaparken “Bu oyunu elbirliğiyle bozmalıyız” dedi. Çocuklar her yerde… Bitti
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog