Bugünden 1930'a 5,457,753 adet makale



Katalog


«
»

10 ARALIK 2012 PAZARTESİ KÜLTÜR SÖYLEŞİLERİ CUMHURİYET SAYFA 13 Güney Vakfı’nın destek göremediği için kapandığını belirten Fatoş Güney, yeni projeleri için Başbakan’ı ziyaret edeceğini söyledi ‘Türkiye’nin vefa borcu var’ ᮣ “Vakıf olarak yolumuz tıkandı. Türkiye’nin gerçekleriyle karşılaşmak istemiyorlar, onlarla yüzleşecek cesaretleri yok. Bir vakfın mutlaka üretim yapması ve gelir göstermesi gerekiyor. Bunu ortaya koyamadık. Daha fazla ısrar etmek manasız olacaktı, vakfın kapanmasına göz yumdum.” AYŞEGÜL ÖZBEK 20 yıl önce kurduğu Güney Vakfı’nın destek alamadığı için kapandığını açıklayan Fatoş Güney, yine de umutsuzluğa kapılıp köşesine çekilmedi. Yeni projelerine destek olması için Başbakan Erdoğan’ı ziyaret edeceğini söyleyen Güney, “Türkiye’nin Yılmaz Güney’e vefa borcu var. Onun 35 yıl önce filmlerinde anlattığı Kürt meselesi, kadın sorunu, hapishaneler, özgürlükler ile ilgili sorunlar bugün hâlâ tazeliğini koruyor” diyor. Yılmaz Güney öldükten yedi yıl sonra kurdunuz Güney Vakfı’nı. Vakfın kurulması nasıl bir döneme denk geldi? Yılmaz Güney’den kalan bir miras vardı muhakkak. O zamanki motivasyonunuz neydi? FATOŞ GÜNEY 1984 yılında Yılmaz’ı toprağa verirken o anda, kendime ve ona bir söz verdim. Dedim ki, “Senin adına bir vakıf kuracağım, senin anlayışında, senin mücadeleni, duruşunu sanat anlayışını yansıtacak ve eserlerinle gelecek kuşaklara aktaracak bir vakıf.” Siz ne zaman dönmeye karar verdiniz Türkiye’ye? Yılmaz’ın ölümünden sonra Fransa’daki o yedi buçuk yılımı “gönüllü sürgünlük” olarak tanımlıyorum. Çünkü hemen dönmek teslimiyetçi bir tavır olacaktı. Evren denen diktatör başımızdaydı. Yılmaz’ın filmleri üzerindeki yasak devam ediyordu. Bu yüzden be ‘Kaçmasına göz yumuldu’ Yılmaz Güney hapishaneden hasta olduğu için çıktığında herkes onun kanser olduğunun farkındaydı. Fakat her seferinde sıkıyönetim komutanlıklarının emriyle tedavi uygulanmadan cezaevine geri gönderildi. Hatta cezaevinden kaçmasına da o nedenle göz yumuldu. Çünkü hapishanede kanser oldu ve öldü denilmesi devleti töhmet altında bırakırdı. nimle ilgili herhangi bir soruşturma olmamasına rağmen Türkiye’ye dönmeyi reddettim. Yılmaz’ın üzerindeki yasakların hukuksal olarak kalktığını öğrendikten sonra, 1992’de Türkiye’ye döndüm. Döndükten hemen sonra ilişkiler kurmaya, çalışmaya başladım vakıf için. Kültür Bakanlığı’yla temasa geçtim... Dönmeden önce Fransa’da Güney için başka organizasyonlar da yaptınız... Yılmaz Güney’in Paris’teki kabrini bir anıt mezar projesi olarak yapmak istiyordum. Fransa Kültür Bakanlığı’ndan 10 bin kişilik bir salon istedik. Yazar, sanatçı, siyasetçileri çağırdık. Adalet Ağaoğlu, Ahmet Kaya, Edip Akbayram, Aziz Nesin, Arif Sağ, Şivan Perver... Büyük bir tören şekline dönüştü. Burada da mimar arkadaşlarım Yavuz Rezzan Önen’le bir jüri oluşturduk ve bir yarışma açtık. Türkiye merkezliydi yarışma. Bir proje kabul edildi, ancak çok modern olduğu için Père Lachaise Mezarlığı yönetmeliğine uymuyordu. Bu projenin hayata geçirilmesi için bizzat Kültür Bakanı Jack Lang’la görüştüm. İzni mezarın yerinin değiştirilmesi şartıyla aldık ve uyguladık... Vakıf kurulduktan sonra neler yaptınız? Şahıs vakfı olarak kurdum. Kamusal vakıf çok daha farklı bir bürokrasi gerektiriyordu. Hatta İnsan Hakları Vakfı’ndan sonra kurulan ilk vakıflardandık. Onun yağmalanmış, geride kalmış eserleri, siyasal yazılarının bir araya getirilmesi için çalıştık. En büyük projelerimizden biri de Yılmaz Güney’in artık kaybolmaya yüz tutmuş, ülkeden kaçırdığımız 11 filminin, haşat olan negatiflerinin yenilenmesi projesiydi. O dönemin ilkel şartlarında, teknik imkânsızlıklarla çekilen negatiflerdi. Türkiye’de kalsalardı onlar da yok olacaktı. Siz gittikten sonraki yağmalanma ve yok edilmesinden söz ediyorsunuz... Bu nedenle mi iyi bir Yılmaz Güney arşivi yok? Biz küçük bir çantayla, özel eşyalarımızı bile alamadan gittik. 100 yıla varan cezalar sıkıyönetim mahkemelerinde sonuçlanmaya başlamıştı. Sonuçlandığı anda Yılmaz’ı yarı açık cezaevinden kapalı askeri cezaevine alma durumu vardı. O yüzden apar topar gittik. Zaten ondan önce de 10 yıldır o şehirden o şehre, o hapishaneden o hapishaneye, parçalanmış bir hayatımız vardı. Kendimizi derleyip toplayacak bir düzenimiz hiç olmadı zaten. Türkiye’den ayrıldıktan sonra da her şey talan edildi. 12 Eylül’de tek tek film şirketlerine gittiklerini, Yılmaz Güney’e ait ne varsa ve özellikle negatifleri kökten yok ettiklerini biliyoruz. Kaç film yok edildi? 104 filmi toplattırılarak yok edildi. Bu Türk sinema tarihine bir tecavüzdür. Türkiye sinema tarihinin mirasını yok etmektir. Bunun hesabını da hiç kimse sormadı, hiç kimse de vermedi. Filmlerin peşine çok düştüm ama ne yazık ki akıbetleri meçhul. Onlar da faili meçhul ölümler gibi tarihe gömüldüler. Gencecik üniversite öğrencileri geliyor Yılmaz Güney üzerine tez yapmak istiyorlar, ama... 2000 yılında genç nesil için bir efsane olan Yılmaz Güney’in filmini ilk kez büyük ekranda, sinemada izleyecektik. Film Cannes’da büyük ödül alan Yol’du. Filmleri yenileme süreci ve dağıtıma sokmak da bir mücadele oldu mu sizin için? Kültür Bakanlığı ve yetkililerle görüşüyordum. Bir tek Fikri Sağlar tek bir filme katkıda bulunabildi. imi zaman kendime yabancılaşıyorum. Gökyüzünden aşağıya bakıyorum, “O ben miydim?” diyorum. 16 yaşımdan 32 yaşıma kadar onunla birlikteydim. Sokağa çıktığımda bacaklarım titrerdi, nasıl yürüyeceğim tek başıma diye. Şimdi aşk üzerine çeşitli tasvirler oluyor ama aşk bizim için sadece iyi ve kötü günde değil; düşüncede, mücadelede, fikirde ve hedefteydi... Örneğin biz devrime inanmıştık, devrim olacaktı. 10 yıl boyunca o bir duvarın arkasında ben bir duvarın önünde birlikte olacağız umuduyla direndik. Bizim yaşadığımız demiri kıran, taş duvarı aşan bir şeydi. Hep yazıp yazıp koydum kenara ama, bir türlü o doygunluğa, olgunluğa ulaşamadı kitap. Ama hiç acelem yok. Yılmaz öleli 27 yıl oldu. Her şey daha dinginleşti, duruldu, duygularım daha olgunlaştı, netleşti... K Demiri kıran, duvarı aşan... 0 yıldır bir savaş sürüyor. Türkiye’nin önünde bir demokrasi bariyeri var. Barajın önündeki setler gibi. O barajın içindeki sular kaynıyor ama o bariyerleri kaldırmıyorlar bir türlü. Türkiye demokrasi mücadelesinin en temel durumu, olmazsa olmazı Kürtlerin hak ve özgürlüklerini sonuna kadar kullanmaları hatta otonomilerine sahip olmaları gerekli bence. 90’lı yıllarda Türkiye’ye ilk geldiğimde Diyarbakır Cezaevi’nde dışkı yedirilmişti insanlara. O zaman dedim ki “Ben Türkiyeli olmaktan utanıyorum ve bunu reddedeceğim.” Türk vatandaşlığından ayrılmak istediğimi bütün basın önünde nedenleriyle birlikte ilan edecektim. Bu işkencelerden ve insan onuru karşısındaki her türlü zorbalıktan dolayı göğsümü gere gere Türkiyeliyim diyemiyordum. Fakat o zamanki dostlarım beni engellediler. Vakfı yeni kurmuştum, çalışmalarım sekteye uğrayabilirdi. 3 ‘Türk vatandaşlığını reddetmeyi düşündüm’ Onun dışında hiç kimse bu işe elini uzatmadı, ki bu bir vakıf, bireyi aşan bir işti. Buna mutlaka Kültür Turizm Bakanlığı, sinema dernekleri gibi kuruluşların desteği gerekiyordu. Bütün bunları vakıf olarak kendi başımıza başardık. Filmlerin ikinci negatiflerini üretip Türkiye’ye getirttik. Fakat sonuç mükemmel değildi, olamazdı da. Dağıtımcılar da filmleri vizyona girmek istemiyorlardı. Üç sene mücadele verdim “Yol”u vizyona çıkarmak için. O dönem bir baskı oldu mu? Her ne kadar sinema üzerinde sansür yok denilse de, filmler yine bir sansür kuruluna girdi. Dönemin güvenlikçileri filmi seyrettiler ve birtakım sahnelerin çıkarılması şartını koştular. Çıkardınız mı? Bir tek şeyi kabul etmek zorunda kaldım, o da filmdeki “Kürdistan” yazısıydı. Bu film ya hiç çıkmayacaktı ya da çıkacaktı. Fakat “Duvar” filminde söylenen hiçbir şeyi kabul etmedim. Yılmaz Güney’in bizzat tanıklıklarından yola çıkan bir film. Ve hatta derdi ki “Ben burada gerçekleri hafifletmek zorunda kaldım. Çünkü inandırıcılığını sarsar.” Bugüne gelirsek, hiçbir destek göremeyen vakıf, kendi kendine yetemedi ve sonunda kapanma noktasına geldi. Türkiye’de kafalarda hâlâ örümcekler var. Yılmaz Güney’in üzerinde hâlâ sansür var. Hiçbir televizyon kanalında “Duvar”, “Yol”, “Sürü” filmini siz gördünüz mü? Ancak kablolu birkaç televizyonda gösterilmiştir. Bugün ne ulusal kanalda ne de Kürtçe dublaj yapıldığı halde TRT Şeş’te gösteriliyor. TRT Şeş Genel Koordinatörü Fethullah Bey’le görüştüm. Üzerinden iki yıl geçti, ama yanıt yok. Geçen yıl Kanal D’ye gittim. Murat Saygı sevgi ve sempatiyle karşıladı, ancak daha sonra “İcra kurulundan izin çıkmadı” dedi. Türkiye’nin gerçekleriyle karşılaşmak istemiyorlar, onlarla yüzleşecek cesaretleri yok. Vakıf olarak yolumuz tıkandı. Bir vakfın mutlaka üretim yapması ve gelir göstermesi gerekiyor. Bunu ortaya koyamadık. Daha fazla ısrar etmek manasız olacaktı, vakfın kapanmasına göz yumdum. Başbakan Erdoğan’ın Yılmaz Güney ile ilgili sözlerini onaylamıştınız. Hâlâ aynı düşüncede misiniz? Aslında Sayın Başbakan bugüne kadar Yılmaz Güney ile ilgili ilk kez bir siyasetçi olarak çok doğru bir gerçeği ifade etti. “Bugüne kadar Yılmaz Güney filmlerine kulak verilseydi Türkiye bu durumda olmayabilirdi” dedi. Bu sözü çok önemsiyorum. Yılmaz’ı anlatan ve onun filmlerini ifade eden bir cümleydi. Birçok kişi bu cümlenin samimiyetsiz olduğunu savundu ve bana, buna inandığım için tepki gösterdiler. Ayrıca bu söz nedeniyle ona bir teşekkür borcum da var. Ama bu samimiyet konusunda şüpheye düşmeye başladım. Çünkü bu söz üzerinden neredeyse iki yıl geçmek üzere ve hükümet tarafından ya da diğer yetkililer tarafından Yılmaz Güney’e uzanan bir el görmedim. Ben Başbakan’ı da ziyaret edeceğim, düşünce ve projelerimin gerçekleşmesi konusunda yardımcı olmasını isteyeceğim. Yılmaz Güney’e olan vefa borcu için onu ziyaret edeceğim. Hangi projeler var sırada? Bir müze kurmak istiyorum. Yılmaz’dan kalan materyallerin, çalışmaların artık bir müzede ifade bulmasını istiyorum. Filmlerinin gösterileceği, insanların çalışma ve araştırma yapabileceği bir müze... Yeni kuşağın anne babalarından bir efsane olarak duydukları Yılmaz Güney’i tanımalarını istiyorum. Kitap, film ve dizi projem de var. Sabri Saydam’la birlikte bir dizi senaryosu üzerine çalışıyoruz. Hatta üç bölüm yazıldı. Çeşitli kanallarla görüşme halindeyiz.
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog