Bugünden 1930'a 5,439,797 adet makale



Katalog


«
»

SAYFA CUMHURİYET 16 EKİM 2012 SALI 6 HABERLER Trafik kazasında kaybettiği oğlunun cenazesine katılmak üzere Ankara’ya gelen Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu, evlat acısını cezaevinde ve yalnız başına yaşadı Acıları katlayan keyfilik İLHAN TAŞCI Bir Üniversitede Rektör Bugün size sorularla bir rektör portresi sunacağım. Ne rektörün ne de üniversitenin ismini vereceğim. Bunu hayali, yeni atanan bir rektör olarak da kabul edebilirsiniz. Ama burası sıradan ve dün kurulan bir taşra üniversitesi değil. Bir rektör, atandıktan sonra gezdiği üniversitesinin birimlerinden veya fakültelerinden birine giderek “burası günah mabedi” der mi, diyebilir mi, demeli mi? Teşekkür toplantılarında insan kendini bilmez mi?.. “Burada içkili toplantılar, kokteyller veriliyor” benzeri ifadeler kullanır mı? Yoksa bir fakültede örneğin kadın akademisyenlerin sayıca fazla olması sizin için ayrıca bir günah vesilesi olarak kabul mu görüyor?.. Bilmez misin ki, camiye imam olarak atanmadın. Rektörlük yaptığın kurumun din işleriyle bir ilişkisi yok. Sahip olduğun dini inanç ve duygularla ilgili şapkanı, üniversitenin kapısına girmeden asacaksın, sivilleşeceksin, dinin imanın ne diye, ne kimse sana soracak ne de sen kimseye soracaksın. Acaba eski rektörler zamanında yardımcılık yaptınız mı? Genellikle yeni rektörler eski yardımcılar arasından seçildiği için soruyorum. Yaptınızsa, bugün şikâyet ettiğiniz durumlarla ortaklığınızın olmadığını mı düşünüyorsunuz? Ey rektör, kadınlarla çalışmak istemiyorum, dedin mi demedin mi? Kaç tane kadın yardımcın var, eski rektörün kaç tane vardı? Mezhep inançlarını atamalara veya yardımcı seçmelere veya görevden almalara karıştırıyor musun? İdareden kimselerin mezheplerini araştırdın mı, mıntıka temizliği yapacağım diye bir laf ettin mi? Üniversitede eski rektörlerin odalarını ortadan kaldırıyormuşsun, talimat vermişsin, doğru mu? Tabii ki hiç kullanılmayan odaları kullanılır hale getirebilirsin. Ama bütün işlerin başkalarına saygılı ve onurlu davranarak yürütülebileceğini bilmiyor musun?.. Eski yönetimle ilgili karalama konuşmaları yapmak doğru mu, bilmem ne binası için peşkeş çekti demek yakışık alır mı, ortada yolsuzluk varsa, bunun üzerine dedikodu mu yapılır yoksa mahkeme süreci mi başlatılır? Yine üniversitenin bir biriminde görevli akademisyenleryöneticiler önünde kendinizden önceki iki rektör için üniversiteye çok kötülük ettiler, katledilmeleri vaciptir benzeri söz ettiniz mi? Üniversitede anladığım kadar artık her iyi şey, sadece ve sadece sizin iktidarınızla başlayacak. Sizden öncekilerin hepsini lanetleyerek kendinizi yükseltebileceğinize mi inanıyorsunuz? Katli vacip gibi dini terminoloji ile konuşmalar, artık bilim ve hukuk dilinin yerine mi geçiyor?.. Bütün bu tutumlarınızla aslında saygınlığınızı dibe vurdurduğunuzu, en büyük otorite olmakla ve yaptırımlarla, saygınlığın zerresini satın alamayacağınızı görebilecek misiniz? Çok çok çok bir yakınınız üniversitenizde gerekli bir yetenek sınavını kazanamadığı için çok kızgın olduğunuz doğru mu? Bu birim yönetimleri üzerinde şimşekler çaktırdınız mı, istifaya zorlamalar veya görevden almalar gibi? Bütün pahalı ve önemli projeleri üzerinize aldığınız söyleniyor, acaba böyle projeleri kişilerin sürdüremeyeceğine inandığınız için mi, yoksa kendinizin daha iyi sürdüreceğine inandığınız için mi, yoksa bilmediğimiz başka nedenlerden dolayı mı? Biriminizde çok çok eski çalışanlar da dahil, artık kendinize başka iş arayın, sizlerle çalışmak istemiyorum, dediniz mi? Neden? Kendi güvenilir adamlarınızı getireceksiniz, duyulmasını istemediğiniz işleriniz mi olacak? Fakültelerin kantinlerini, eski bir AKP milletvekiline, belki de çok bir yakınına verdiğiniz doğru mu? Ey rektör, üniversitenizi çağdaş ve evrensel bir üniversite olarak yürütebileceğinize emin misiniz?.. Üniversiteyi birleştireceğinize.. ayrım yapmayacağınıza.. liyakati temel alacağınıza.. herkese hak hukuk çerçevesinde davranacağınıza.. milletin dinine imanına, içkisine Sevgilisi’ne mezhebine vb’sine göre davranmayacağınıza... Emin misiniz? ANKARA Tutuklu ve hükümlülerin yakınlarının cenazelerine katılabilmesine ilişkin yasa değişikliğine karşın kolluğun keyfi uygulaması nedeniyle kayıp acısı katmerleniyor. Son olarak trafik kazasında geçen hafta sonu kaybettiği oğlu Emir Hilmioğlu’nun cenazesine katılmak üzere Ankara’ya gelen Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu’nun evinde kalmasına “güvenliğin sağlanamayacağı” gerekçesiyle izin verilmedi. Karaciğer kanseri olan Hilmioğlu, evlat acısını Sincan Cezaevi’nde ve yalnız başına yaşamak zorunda kaldı. Ergenekon davası kapsamında tutuklu bulunan Prof. Dr. Mehmet Haberal geçen yıl babasını kaybetmiş ancak cenazesine katılması için izin çıkmaması tartışma yaratmıştı. Bu gelişme üzerine kamuoyunda “Haberal Yasası” olarak bilinen tutuklu ve hükümlülerin yakınlarının cenazesine katılabilmesine olanak sağlayan düzenleme 10 Mayıs 2012 tarihinde yürürlüğe girmişti. Yasa değişikliğine karşın cezaevindeki tu Adalet Bakanlığı yetkilileri konuyla ilgili Cumhuriyet’e şu değerlendirmeyi yaptı: “İlgili konuda yapılan başvuruya hâkim karar veriyor. O kararı verirken kullandığı maddede şu var: Kişinin götürüldüğü yerde cezaevi varsa orada, yoksa kolluk kuvvetinin uygun göreceği yerde kalırlar. Yani Adalet Bakanlığı değil, kolluk kuvveti karar veriyor nerede kalacağına.” ADALET BAKANLIĞI: KOLLUK KUVVETİ KARAR VERİYOR tuklu ve hükümlülerle ilgili uygulama farklılık gösteriyor. Yasanın çıkmasının dayanağı olan Prof. Dr. Mehmet Haberal, babasının cenazesine katılamamış, ancak düzenlemenin ardından yitirdiği annesinin cenazesine katılabilmişti. Hilmioğlu’nun avukatı Mehmet Sever, cenaze izni veren İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Prof. Dr. Hilmioğlu’nun evde mi yoksa cezaevinde mi kalacağı konusundaki tak dir yetkisinin Hilmioğlu’na eşlik eden jandarma komutanına bırakıldığını bildirdi. Sever, “Mahkeme jandarma komutanının takdirine bırakmış o da takdirini bu yönde kullandı. Akşam 23.00’te Sincan Cezaevi’ne götürüldü, sabah 07.00’de eve geri getirildi” dedi. Hilmioğlu dün gece de tekrar cezaevine götürülürken, bugün oğlunun cenaze törenine jandarmalar eşliğinde katılacak. Karaciğer kanseri olan Prof. Dr. Hilmioğlu’nun cezaevinde tedavisinin yapılmaması da eleştiri konusu. Yasaya karşın tutuklunun cezaevinde mi yoksa belirlen miş bir konutta mı geceyi geçireceği konusu tamamen jandarmanın inisiyatifine bağlı olarak gerçekleştiriliyor. Odatv soruşturması kapsamında tutuklu bulunduğu dönemde gazeteci yazar Doğan Yurdakul’un kanser hastası eşi Güngör Yurdakul hayatını kaybetmişti. Yurdakul’un avukatlarının girişimi üzerine alınan izinle Yurdakul Ankara’ya gelmiş ve eşini sonsuzluğa evlerinden uğurlayabilmişti. Yurdakul’un eşinin mezarına cezaevi aracının gölgesinde toprak atması da tartışma yaratmıştı. Ergenekon davasının tutuklularından Yarbay Mustafa Dönmez de geçen ay Hilmioğlu gibi evlat acısını cezaevinde yaşayan isim olmuştu. Dönmez, Azerbaycan’da trafik kazasında yaşamını yitiren oğlu Alp Kaan Dönmez’in cenazesine “son anda” yetişebilmişti. Emekli Albay Dursun Çiçek de annesinin rahatsızlanması üzerine son bir kez görebilmek için yaptığı izin girişiminden sonuç alamamış ve annesini cezaevinde yitirmişti. Çiçek aldığı özel izinle annesinin cenaze törenine katılabilmiş ve taziyeleri kabul etmişti. ERGENEKON DAVASI Emir Hilmioğlu Arslan çelişkisi HATİCE TUNCER Silivri Merkezli Deprem “Balyoz davası bitti” yanılgısı içinde olanlara ve adaletsizliğe boyun eğeceğimizi zannedenlere sesleniyorum: Dört başı mamur acıklı bir güldürüye dönüşen “Balyoz davası” asıl şimdi başlıyor ilivri Mahkeme Salonu” merkezli çok şiddetli bir hukuk depreminin yaşandığı haberi, yerli ve yabancı basın mensuplarınca ajanslara geçilmiş ve ilk tespitlere göre dalga dalga gelen depremin 20, 18, 16 ve 13.5 şiddetinde olduğu, 326 vatanseverin “adalet enkazı” altında kaldığı görsel medyada flaş haber olarak yer almıştır. Evet, Silivri Mahkeme Salonu’nda görüşülen 365 sanıklı namı diğer “Balyoz davası”nın son karar gününde, 250’si tutuklu toplam 326 sanığın, “20’lik, 18’lik, 16’lık ve 13.5’lik ceza paketlerine” paylaştırılarak mahkumiyet kararlarının avukatlar olmaksızın yüzlerine okunmasıyla yaşanan hukuk skandalı “Türk ve dünya hukuk tarihinde” büyük bir yıkıma neden olmuştur. Anayasaya, kanunlara ve insan haklarına aykırı olarak 11 Şubat 2011 tarihinde verilen ilk tutuklama kararını müteakip yaklaşık 20 ay sonra, iddianameye ve esas hakkındaki mütalaaya yönelik tespit edilmiş binlerce çelişki ve yanlışlık varken, yani “iddia edilenlerle realite arasında tam bir uyumsuzluk söz konusu iken, mahkeme heyetinin bilimi de inkâr ederek almış olduğu gerekçesiz mahkumiyet kararı” toplumun vicdanını derinden yaralamıştır. Ve ne yazık ki, mahkumiyet kararı ile birlikte, “temelsiz hukuki bir sürece oturtulmuş olan ‘Balyoz davası’, böylece uzun bir süre aydınlığı göremeyeceğimiz karanlık bir tünele sokulmuştur. Silivri’nin adaleti, yaşanan hukuki depremi tetikleyen asıl neden olmuştur.” Siyasal amaçla suçlanarak iftiranın en koyusuna maruz kalan ve bu bağlamda itibarı ve onuru çalınan, buz kadar iffetli, kar kadar temiz ve cesur yüreklere sahip, Cumhuriyetin temel ilkelerine her zaman saygılı olmuş biz sanıklar 20, 18, 16 ve 13.5 yıllara varan ağır hapis cezaları alırken, ne yazık ki en büyük cezayı, toplam 5.276 yılla Türk Silahlı Kuvvetleri almıştır. Vicdanların kabul etmediği bu acı olay, intikam alma duygusuyla TSK’nin itibarsızlaştırılarak ve etkisizleştirilerek yeniden yapılandırılmasında dönüm noktasına gelindiğinin en büyük kanıtı değil midir? Verilen mahkumiyet kararının arkasından, “Hukukun üstün Ergenekon davasında gizli tanık “İmdat” halen uyuşturucu hap imalatı suçlamasıyla tutuklu bulunan Ali Kalkancı’ya imalat sistemini, Ergenekon sanıklarından emekli Yüzbaşı Zekeriya Öztürk’ün tehditle kurdurduğunu iddia etti. Gizli tanık, Danıştay baskınından tutuklu sanık Alparslan Arslan’ın, Ali Kalkancı’nın dergâhına gittiğini öne sürdü. Avukat Zeynep Küçük ise “O tarihlerde Alparslan Arslan 1315 yaşlarındaydı. Hukuk fakültesi öğrencisi olamaz” dedi. Davanın dünkü oturumunu açan Başkan Hasan Hüseyin Özese, tutuklu sanık Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu’nun oğlunun öldüğünü öğrendiklerini ifade ederek “Kendisine başsağlığı diliyoruz. Allah rahmet eylesin” diye konuştu. Gizli tanık İmdat, tutuklu sanık emekli Yüzbaşı Öztürk’ün bazı askerlerle birlikte Kalkancı’yı korkutarak kimyasal madde imal eden bir şirket kurduğunu öne sürdü. Savcı Mehmet Ali Pekgüzel, gizli tanık İmdat’a “Ali Kalkancı ile Alparslan Arslan’ın ilişkisi neydi?” diye sordu. İmdat, “Alparslan Arslan, Ali Kalkancı’nın dergâhına gelirdi. İstanbul Hukuk’ta okuyan bir grup gelir giderdi” diye konuştu. Emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün kızı ve avukatı Zeynep Küçük, Kalkancı’nın dergâhına gittiği söylenen Arslan’ın o yıllarda 1315 yaşlarında olduğunu belirterek “Dergâha gelen Arslan mıydı, emin misiniz?” diye sordu. Gizli tanık İmdat, bir süre sessiz kaldıktan sonra sorunun yinelenmesini istedi. Başkan Özese soruyu “Dergâha gelenin Alparslan Arslan olduğunu nasıl anladınız?” diye açıkladı. Avukat Küçük ise “Lütfen soruma müdahale etmeyin” diyerek sorusunu yineledi. Mikrofonlardan gizli tanık İmdat’ın “28 Şubat’tan önceydi” şeklindeki ifadesi duyuldu. Önceki duruşmalarda sağlık sorunları nedeniyle tanık ifadesine ara verilen Emrah Özdemir’in dinlenilmesine dün devam edildi. Özdemir’in ifadesi, sanıkların kendisini tehdit ettiğini iddia etmesi nedeniyle gizli tanık odasından salona yansıtılarak alındı. Özdemir, Muzaffer Tekin ve Türk Ortodoks Patrikhanesi Basın Sözcüsü Sevgi Erenerol bazı Ergenekon sanıklarıyla Fener Rum Patrikhanesi’nde toplantı yaptıklarını söyleyince Tekin, “Bartholomeos bizi Patrikhane’de görse bir kaşık suda boğar. Tanığın bu ifadesi yalan söylediğinin açık belgesidir. Bartholomeos’un tanık olarak çağrılmasını talep ediyorum” dedi. S ve insanlık adına utanç verici değil mi? Bu şekilde, yapılan zulme ortak olduğunuzun hiç mi farkında değilsiniz? İleri demokrasi denilen şey zannedersem bu olsa gerek! “Balgibiyoz”laşan ve adil yargılanma ilkelerinden uzak hukuk sistemimizin adaletsizliğini göremeyenlerin, yaşanan “hukuk darbesini, hukuk devrimi” olarak algılayanların, ar Prof. Dr. Nurettin Mazh “yapılan onca usul hatalarının li Öktel Sok. No:2 Şiş Yargıtay tarafından görüleceğine inanıyorum, mahkeme kararından sonra bir de malum Yargıtay süreci var” söyleminde bulunanların, “Daᮣ Cumhuriyet, tutuklu ve hüha hukuki süreç tamamlanmadı, bekümlülerden gelen mektuplareket versin ki bu nihai karar değil” aldatmacasını tercih edenlerin, gerçekra sayfalarını açtı. Gazetelerle yüzleşme korkusu içinde olduklarımiz, bugünden başlayarak nı değerlendiriyorum. her hafta 2 gün cezaevlerinAnayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın uluslararası yargı sempozyude kalanların sesi olacak. munda yaptığı konuşmasından birkaç Bugün, Deniz Kurmay Albay satırı bu noktada sizlere hatırlatmak istiBora Serdar ‘Silivri Merkezli yorum: “Yargının topluma sunduğu yegâne ürün adalettir. Bu ürünün alDeprem’ başlıklı mektubunternatifi yoktur. Adalet hizmetlerinin da Balyoz davasında ceza onarıcı niteliği, üretim kalitesi ve zaalan 326 kişinin, adalet enkamanında dağıtımın varlığı ile güç kazından çıkarılması için yasal zanır. Aksi durum bunalım, kaos ve vicdanları isyana sürüklemekten mücadelelerini sürdüreceklebaşka sonuç doğurmaz.” rini vurguluyor. Ne acıdır ki, başkanın bu doğru ve gerçekçi sözlerine, “Balyoz davası”nı yürüten mahkeme heyeti hiçbir zaman lüğüne, adil yargılanma ilkeleri çerve hiçbir şekilde itibar etmemiştir. 21 çevesinde, söz konusu yargılamanın Eylül 2012 tarihinde verilen mahkumiyet hakkaniyete uygun kesin bir hükümkararına istinaden “Balyoz davası bitle neticeleneceğine inanmaktayız” ti” yanılgısı içinde olanlara ve yaşadığışeklinde yapılan muhtelif açıklamaları, mız adaletsizliğe boyun eğeceğimizi Silivri’de yaşanan adaletsizliği ve hukukzannedenlere sesleniyorum. Trajikomik suzluğu gören ve yaşayan biri olarak, bir halden öteye geçip, dört başı maakıl ve mantıkla bağdaştıramadığım için mur acıklı bir güldürüye dönüşen “Balçok gerçekçi bulamadığımı üzülerek ifayoz davası” asıl şimdi başlıyor. de etmek istiyorum. Anayasasında “demokratik hukuk Darbelerle hesaplaşma adına adil oldevleti” yazan bir ülkede, kişisel ve mayan bir yargılama sonucu bizlere vetoplumsal onur adına, ilkel öç alma rilen bu haksız mahkumiyeti, “hukuk ve duygusuna esir düşenlere ve yaşademokrasi tarihimiz için bir dönüm makta olduğumuz insan hakları ve hunoktası” olarak görenlere, bu davayı kuk ihlallerine karşı, 326 vatanseverin “Türkiye’nin Nürnberg”i diye tanımlaadalet enkazından çıkartılması için deyanlara, “Bir darbe planı ilk kez hukumir parmaklıklar arkasında sürdürmekki bir karara bağlandı, bu bir hukuk te olduğumuz yasal mücadele, içimizdevrimiydi” söyleminde bulunanlara de büyüttüğümüz isyan ve öfkeyle da“ilk kez bu ülkede asker darbeciler ha da artarak devam edecektir. Sağsivil mahkemede darbecilikten mahduyulu yüce Türk milletinin her bir bikum oldu” çığırtkanlığı yapanlara “el reyine duyurulur. insaf, yazıklar olsun” diyorum. Saygılarımla. Vicdanlarınızı ve yüreğinizi kimlere sattınız? Bu söylemlerle kimin değirmeBORA SERDAR nine su taşıyorsunuz? Yüzünüz hiç mi Deniz Kurmay Albay kızarmıyor? Sizce bu yorumlar, hukuk Tarih: 21 Eylül 2012 Saat 17.30. Şişli’de okula bombalı saldırı İstanbul Haber Servisi Okmeydanı Mahmut Şevket Paşa Mahallesi’nde bulunan bir ilköğretim okuluna ses bombalı saldırı gerçekleşti. Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’ün onararak tekrar hizmete açtığı Fuat Soylu İlköğretim Okulu’na dün akşam saatlerinde kimliği belirlenemeyen kişilerce saldırı gerçekleştirildi. Okulun giriş kısmına ses bombası atan saldırganlar olay yerinden kaçtı. Bombanın büyük bir gürültüyle patlamasının ardından yangın çıktı. Patlamanın ardından bölgeye çık sayıda ambulans ve itfaiye ekibi sevkedildi. İtfaiye ekipleri kısa süren çalışmanın ardından yangını kontrol altına alarak söndürdü. Olay sırasında okulun kapalı olduğu ve içeride kimsenin bulunmadığı öğrenildi. Polis kaçan saldırganları yakalamak için operasyon başlattı. Mühimmatı, ekipten ayrılan 2 polis buldu HİLAL KÖSE Poyrazköy davasında, Keçilik’te arama yapan polislere eşlik eden SAT personelleri tanık olarak dinlendi. Tanıkların açıklamaları üzerine değerlendirme yapmak isteyen tutuklu sanık Albay Ali Türkşen, duruşmanın inzibatını bozduğu gerekçesiyle salondan çıkarıldı. Kafes Eylem Planı, amirallere suikast, Gölcük’te ele geçirilen, patlayıcı gömülmesiyle ilgili belgeler ve ÇYDD yöneticileri hakkındaki dosyalarla birleştirilmesinin ardından sanık sayısı 85’e yükselen Poyrazköy davasının dün gerçekleştirilen 23. oturumu dün yapıldı. SAT’ta 17 yıl görev yapan tanık Serhan Karatay, şunları kaydetti: “Arama ekibinin başındaki polis ‘su kuyusu nerede’ diye sordu. Elinde bir dosya vardı. Ben de ekibi su kuyusunun bulunduğu yere getirdim. Arabadan indiğimizde, amir, ‘Yanında yüksek ağaç, köpek kulübeleri olan başka bir su kuyusu var mı’ diye sordu. Su deposu dediğimiz bir yer daha vardı. Sonra ekiple oraya geldik. İki üç saat burada arama yapıldı. Arama sürer ken, 23 polisin vadinin iç tarafına doğru ilerlediğini gördüm. Başka personele de ayrılan görevlilere nezaret edin diye görev verdim. Ben de yemek için birliğe döndüm. Daha sonra da mühimmat bulunduğu haberi geldi. Mühimmat, gruptan ayrılan polislerce, su deposuna 300400 metre uzaklıkta bulundu.” Türkşen’in ikinci Poyrazköy iddianamesinin konusu olan İncirtepe’deki kazıda mühimmat bulunmasıyla ilgili sorularına mahkeme başkanı Hamza Çebi müdahale etti. Türkşen, “İncirtepe 3 bin dönümlük yer, 1.5 günde aradığını bulan polisler var” deyince Başkan, “Yerinize oturun. Mahkemeyi başkan yönetir. Yargılama usulünü avukatınıza sorun” dedi. Türkşen de “Ben de burada yargılanıyorum. 2.5 senedir anlaşılamayan mevzularla ilgili tam da şu anda açıklama yapmak zorundayım” karşılığını verdi. Israrla konuşmaya çalışan Türkşen, duruşma inzibatını bozduğu gerekçesiyle salondan çıkarıldı. Tanık Karatay da İncirtepe’deki kazı fotoğraflarının gösterilmesi üzerine, “Bu kazı alanı İncirtepe değil Çobançeşme bölgesi” dedi. C MY B
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog