Bugünden 1930'a 5,418,837 adet makale [Gelişmiş]



Katalog


«
»

14 EKİM 2012 PAZAR CUMHURİYET SAYFA 15 Cezaevinde toplu intihar girişimi DİYARBAKIR (Cumhuriyet) Adli tutuklu ve hükümlülerin kaldığı E tipi cezaevinde 7 tutuklu toplu halde intihar girişiminde bulundu. Hap içip bileklerini keserek intihar etmek isteyen 7 tutuklu diğer mahkumların haber vermesiyle çağrılan ambulanslarla hastaneye kaldırıldı. 12 Eylül askeri darbesinde siyasi mahkumlara uygulanan işkencelerle adını duyuran, ancak son yıllarda adli tutuklu ve mahkumların yer aldığı Diyarbakır E Tipi cezaevinde akşam saatlerinde toplu intihar girişiminde bulunuldu. Cazevinde adli suçlardan tutuklu bulunan ve isimleri henüz belirlenemeyen 7 kişi, çeşitli haplar aldıktan sonra bileklerini keserek intihar etmek istedi. Ambulaslarla Diyarbakır Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırılan 7 kişiden 5’i taburcu edilirken 2 kişi ise Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ne sevk edildi. Olayla ilgili soruşturma başlatıldı. Avukat Çetinbaş, Balyoz davasında mahkemenin gerekçeli kararını beklediğini belirtti ‘Yargıtay’dan döner’ HÜLYA KESKİN Yurtdışında Türk Olmak Frankfurt Kitap Fuarı’nın sokaklarında yürümekten yorgun düşmüş, bir bankta dinlenirken, yanımda oturan adamın elimdeki gazeteden Türk olduğumu anlayıp “Neler oluyor Türkiye’de” diye sorması tepemi attırmıştı. “Nasıl neler oluyor?” diye terslendim sonradan Avusturyalı olduğunu öğrendiğim adama. Tepkime bir anlam verememişti. “O uçağı sormak istedim” diye geveledi, “hani o indirdiğiniz uçak”? İlkin, “Ben uçak falan indirmedim” diye bir kez daha terslenecektim, vazgeçtim. Sesimi yumuşatıp “Ben hükümetin elçisi değilim” dedim, “indirdiklerine göre bir bildikleri vardır”... Adam gülümsedi, fakat sinir bozucu bir gülümsemeydi bu. Ama haklıydı da, onun yerinde olsam herhalde ben de gülümserdim. Öyle ya koskoca Türkiye’nin iki savaş jeti kalkıyor, hava sularımızda seyretmekte olan bir Suriye yolcu uçağını, “uluslararası hava hukukuna aykırı malzeme” taşıdığı gerekçesiyle Ankara’ya inişe zorluyor. Yolcular saatlerce bekletiliyor, ambarındaki yükler didik didik ediliyor, bir bölümüne el konulduktan sonra uçağın gitmesine izin veriliyor. Kuşkulu yükler Rusya’da üretilmiş; Ruslar, “Aralarında hava hukukuna aykırı düşen herhangi bir nesne yok!” diyor. Bize göre ise var! İyi de ne var? Bu açıklanmıyor. Böyle bakıldığında Avusturyalı yayınevi sahibi haklı; merak ediyor. Çünkü Suriye, Rusya, İran derken, iki pat pat, üç drannn drannn, savaş çıkması demek; orada bir savaş çıkma olasılığı ise küresel bir korkuya neden oluyor. Silah tacirlerinin, çelik endüstrisinin, savaş sanayisi üreticilerinin dışında hiç kimse savaş istemiyor. ૽૽૽ Öbür yandan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun dili insanları ürkütüyor. Ortak kanı, bu dilin “barış dili” olmadığı yönünde. Türkiye’nin Suriye’ye yönelik siyasal stratejisini Hamas, Katar ve Suudi Arabistan’dan başka savunan kimse kalmamış. ABD bile bu stratejiden geri duruyor, Türkiye’ye “açık” el vermiyor; NATO da keza. Dünya, Suriye’deki Esad rejiminin kanlı yaptırımlarını onaylamıyor, ama aynı zamanda da “muhalif güçlere”, “Özgür Suriye Ordusu’na” kuşkuyla bakıyor. Suriyeli Nusayriler, Hıristiyanlar, ticaret burjuvazisinin Sünni kesimi rejimle bağlarını koparmamışlar, koparacağa da benzemiyorlar. “Muhalif güçler” içinde radikal İslamcılar, İslamcı terör örgütleri, çeşitli ülkelerden devşirilmiş silahlı militanlar cirit atıyor. Bu görüntü, Esad muhaliflerine karşı güvensizliği artırıyor. Dünya, Suriye’deki iç savaş muhalifler lehine sonuçlandığında bunun Müslüman Kardeşler iktidarı anlamına geleceğini görüyor. Müslüman Kardeşler’in ise evrensel ölçütlerde bir demokrasinin yanından bile geçmeyeceği/geçemeyeceği yaşanmış deneyimlerle biliniyor. Dolayısıyla aklı başında hiçbir ülke gelecekteki bir Müslüman Kardeşler iktidarı için elini taşın altına koymak istemiyor. Türkiye ise artık yeni Osmanlıcılık düşleri mi, yoksa aculluk mu dersiniz, kendini bir batağa atmış debeleniyor, debelendikçe de biraz daha batıyor. ૽૽૽ Doğrusu bir Türk olarak eski günleri arıyor insan. Yalnızca burada, Frankfurt’ta değil, Avrupa’nın dört bir yanında insanlar Türkiye’nin demokratikleşme yönünde attığı adımlardan, Avrupa uluslar ailesinin bir üyesi olmak için gösterdiği çabalardan övgüyle söz ederlerdi. Konu ekonomiden açıldığında Türkiye’nin ekonomik istikrarına, büyüme hızına gıptayla bakarlardı. Artık Türkiye denince insanların aklına bunlar değil, zindanlara tıkılan gençler, haklarında bir hükme varılmadan yıllarca cezaevlerinde tutulan milletvekilleri, gazeteciler, yazarlar, bilim insanları geliyor. Sahte delillere dayanılarak yaşamlarından uzun yıllarının çalınmasına hükmedilmiş generaller, amiraller, subaylar geliyor. Evet, bir zamanlar yurtdışında Türk olmak kolaydı; şimdi ise zor. Hem de çok zor! Susurluk davasına bakan ilk mahkeme olan İstanbul 6 No’lu DGM’nin başkanı, Ergenekon ve Balyoz davalarının avukatı Metin Çetinbaş, “Balyoz davasında mahkemenin açıklayacağı gerekçeli kararı merakla bekliyorum. Yargıya güvenimiz sonsuz. Ama bu karar kesinlikle Yargıtay’tan dönecektir” dedi. Balyoz davasında delil olarak gösterilen dijital belgelerde 2 bine yakın çelişki olduğunu ve mahkemenin bu konuda bilirkişi araştırması yaptırmadığını anlatan Çetinbaş, “Bazı belgeler oluşturulmadan yazdırılmış. Böyle bir şey mümkün mü? İddianamede yer alan, tanık gösterilen Hilmi Özkök ile Aytaç Yalman gibi iki önemli isim de dinlenmedi” diye konuştu. Bir mahkemede adil yargılama yapılıp yapılmadığının kararlarla ortaya çıktığını vurgulayan Çetinbaş, “Adil yargılama mahkemenin adıyla değil, kararlarıyla ortaya çıkar. Kamuoyunun yakından takip ettiği birçok dava ve kararında adil yargılama konusunda itirazlar olmadı. Yargıtayca bozulmadı ya da AİHM’ye gitmedi” ifadelerini kullandı. İstanbul 6 No’lu DGM’nin başkanı, Ergenekon ve Balyoz davalarının avu ‘Deliller çelişkilerle dolu’ “Davadaki deliller sakat” ifadelerini kullanan Çetinbaş, delil olarak sayılan belgelerin çelişkilerle dolu olduğunu, bazı belgelerin son kaydedilme tarihinden önce, bazılarının ise oluşturulma tarihinden önce yazdırıldığını, bu durumun da “belgelerin sahte olduğunu” gözler önüne serdiğini söyledi. Tüm yargılamalarda hukuka aykırı delillerin olabileceğine dikkat çeken avukat Çetinbaş, mahkemenin görevinin bu hukuka aykırı delilleri ayıklamak olduğunu, talep gelmese dahi gerçeği ortaya çıkarmak adına, bu görevi yerine getirmek zorunda olduğunu söyledi. kararı merakla beklediğini anlatan Çetinbaş, “Mahkeme isterse dünyanın en iyi kararını versin. Bu yargılamada ceza usul hukukunun birçok emredici hukuk kuralı atlandı. Burada mahkemenin büyük hatası var. Yargıya elbette güveniyoruz. Ama bu karar Yargıtay tarafından bozulacaktır” diye konuştu. ‘Yeterince tartışılmadı’ 2005 yılında TCK’de yapılan değişikliğin, hâkim ve savcılara verilen 5 günlük eğitimlerin ardından uygulamaya başlandığına dikkat çeken Çetinbaş, “Yeni hukuk sistemine bu kadar kısa sürede geçilir mi? TCK ve CMK neredeyse 23 günde TBMM’den geçirilmiştir. Gerek Meclis’te gerekse kamuoyunda yeterince tartışılıp anlaşılmadan uygulamaya sokulmuştur. Örnek vermek gerekirse Avusturya’da 2004 yılında yapılan değişiklik, 2008’de uygulamaya konmuştur. Bizde ise 2 ay gibi bir sürede yasalar yürürlüğe sokulmuştur” diye konuştu. Çetinbaş, Susurluk davasında, “silahlı teşekkülün, siyasilerden ve bürokratlardan güç aldığını” karara geçirerek en üst sınırdan ceza vermiş, kamuoyunun ilgisini çeken birçok davayı da karara bağlamıştı. katı Metin Çetinbaş, Balyoz davasındaki yargılama süreci hakkında çarpıcı açıklamalarda bulundu. ‘Savunma hakkı kısıtlandı’ Avukatlara talepleri veya itirazları ile ilgili neredeyse hiçbir mahkeme kararının bildirilmediğini belirten Çetinbaş, deliller tartışılmadan karar verildiğini, savunma hakkının kısıtlandığı avukatların kendilerini yasaların öngördüğü şekilde yargılamanın zorunlu unsuru gibi hissetmediğini ve bu nedenle duruşmalara katılmama kararı aldıklarını anımsattı. Mahkemenin dava dosyasında yer alan delillerin hukuka uygun elde edilip edilme diği konusunda herhangi bir araştırma yapmadığına değinen Çetinbaş, “Sanıkların bilgisayarlarından elde edildiği savunulan ve delil sayılan bazı dijital veriler var. Ama bu belgeler bilirkişi tarafından incelenmedi. Bu belgeleri sanıkların yazdığı iddia ediliyor. Herkesin yazım konusunda farklı bigisayar kullanma alışkanlıkları var. Dijital verilerin nasıl incelenmesi gerektiği konusunda hem bilimsel hem de uluslararası mahkeme kararlarını sunup talepte bulunduk.Ancak mahkeme bunların hiçbirini dikkate almadı” dedi. Mahkemenin vereceği gerekçeli KİM KİME DUM DUMA BEHİÇ AK behicak@yahoo.com.tr ‘Çanakkale Çocukları’ İçin Toplum “tarihe merak”landıkça, medyanın ve sinemanın da tarihe ilgisi artıyor. Ekranlarda, sayfalarda ve beyazperdede çoğalan kimi “tarihçi(!)”lerin tarih bilincimizi geliştirmek yerine daha da “köreltti”ğini savlayan eleştirilere ise ne aldıran var ne de yanıt veren... Aslında tarih merakını körükleyen, siyasilerin yaşanagelen sorunların nedenlerini, izledikleri politikalar yerine “geçmiş”e yüklemeleri. Örneğin tarihsel bir kişiliğin ülkeye ya da topluma yararlı hizmetleri bugünkü “zararlı” politikayla anlayışıyla çelişiyorsa, o kişinin “özel yaşam”ını didiklemek, yaptıklarını yıpratmaya çalışmak, günümüz egemen siyaolarak tanımladığı “Çanakkale Çocukları”na ait düşüncelerini “emakale”siyle dostlarına iletti. Sinan Çetin’in büyük reklam kampanyasıyla 28 Eylül’de gösterime giren filminde, 1915’teki Çanakkale direnişinin tarihsel ve gerçek nedenlerinin gösterilmediğini belirten Özbek, önce senaryoyu özetliyor: “Osman’la James, İttihatçı kodamanı Kasım Bey ile İngiliz kökenli karısı (Avustralya yurttaşı) Katherine ’nin evliliğinden doğan iki kardeş. Film, Anglosakson kültürüyle yetişen James’i Anzak, Osman’ı Türk ordusuna asker yazıp Çanakkale’de karşı karşıya getiriyor…” Anglosakson anneye film süresince beyazlar giydirilip evlatları için titreyen bir “azize”; Türk babaya ise “savaş histerisine kapılmış ırkçı, şoven, saldırgan” bir kimliğin uygun görüldüğünü vurgulayan Özbek, şunları belirtiyor: “Batı emperyalizminin Osmanlı’nın parçalanıp mirasının paylaşılması için çıkarttığı 1. Paylaşım Savaşı’nın gerçek sorumlularını filmde göremiyoruz! 1. Dünya Savaşı’nın en önemli cephelerinden, İstanbul’un kilidi Çanakkale’ye niçin yüklenildiğini de... Dünyayı kana bulayan savaş lordlarının, İngiliz Fra ns ız kapitalistlerinin esamisinin bile okunmadığı filmde, savaşın faturası Kasım Efendi’ye çıkarılıyor..” Özbek’e göre Anadolu’nun belirsiz bir yerinde altın madeni işleten İttihatçı Kasım Bey’in şahsında vatanseverlik ve milli duyarlılık, filmde gülünçleşiyor. Ülkesini savunmak için can veren Mehmet’le ülkeyi işgale gelen yabancı istilacılar, Osman ve James karakterleriyle kardeş yapılıyor. Böylece Mehmetçiklerin “kardeş işgalciler”e kurşun sıkması kınanıyor… Özbek eleştirilerini şöyle tamamlıyor: “Filmde, o döneme ait olmayan postallardan süngüsüz tüfeklere çok sayıda yanlışlık bir yana… 1915’teki İngiliz, Fransız, Anzak bağlaşıklığının düşüremediği Gelibolu’yu, beyazperdeden fethetme, milletin bilinçaltındaki Çanakkale onurunu utanca dönüştürme tezgâhını zamane filmcilerinin yüzüne vurmalıyız.” Büyük zaferden 97 yıl sonra arkalarından sinsice sinemayla ateş açılacağı, Mehmetçiklerin aklına gelir miydi dersiniz? ÇİZGİLİK KÂMİL MASARACI kamilmasaraci@gmail.com BULMACA SOLDAN SAĞA: SEDAT YAŞAYAN 1 2 3 4 5 6 7 8 9 HARBİ SEMİH POROY “Azize” Katherine ve şoven Türkler! setinin başlıca yöntemi. Aynı kafadaki kimi medya “star”ları ve film yapımcılarının “ezber bozma” adına geçmişin gerçeklerini gizleyen veya saptıran sözde “tarafsız!” tarihçilikleri de nice özverilere dayalı ulusal birikimleri yadsıyan siyasetin kendini “aklama”sına eşsiz olanaklar sunuyor. Tıpkı, İstanbul Barosu Genel Sekreteri Hüseyin Özbek’in değerlendirmesiyle “Vatan savunmasının, ülke için özverinin ve ulusal çıkarların anlamsızlığı”nı dile getirmek için yapıldığı anlaşılan “Çanakkale Çocukları” filmi gibi… Türkiye’de egemen kılınmak istenen “yeni” hukuk anlayışıyla Cumhuriyet devriminin çağdaş hukuksal kazanımlarının yok edilmeye çalışıldığı yönündeki görüşleriyle tanıdığımız Özbek, “bir vicdani ret filmi” UYDUDAN NAKLEN HAKAN ÇELİK fhakancelik@mynet.com ‘Saldırgan Türkler!’ 1/ Antalya’nın Ak 1 seki ilçesinde, Türkiye’nin en derin ma 2 ğaralarından biri. 2/ 3 Bir şeyin içindeki 4 öz... İcar. 3/ Suyu, eriği ve yeleği var 5 dır... Kastamonu’ya 6 özgü bir cins bulgur. 7 4/ Yabancı... “Vurgun” anlamında argo 8 sözcük. 5/ Üzüntülü 9 düşünce durumu... 1 2 3 4 5 6 7 8 9 Boynun arkası. 6/ Güzel koku... Gümüş elementinin 1 D R A H O M A A simgesi. 7/ Havaalanlarında 2 R E G Ü L A T Ö R bulunan ve çevredeki uçak 3 İ N E K R İ V A hareketlerini denetleyen sis 4 P L Ü K S E L tem... Bir göz rengi. 8/ Es 5 L A ME A Ç I kiden harman ürünlerinden 6 İ L İ P A N K onda bir oranında alınan 7 N A V İ S F E R vergi... Briçte, atılan bir kâMO R ğıtla eşine oynamasını iste 8 G R İ Z U A Z T R İ K O diği kâğıdı belirtme. 9/ Ama 9 nos Dağları’nın en yüksek tepesi. YUKARIDAN AŞAĞIYA: 1/ Serçegillerden küçük bir kuş... Şöhret. 2/ Düdenden daha geniş olan çukurluklara verilen ad... Kimi hastalıklara karşı bağışıklık sağlamak için vücuda verilen eriyik. 3/ Bir içki... İlacın alınmasını sağlamak için içine katılan nötr madde. 4/ İki tarla arasındaki sınır... Posta hizmeti görmeye alıştırılmış güvercin. 5/ Kenar süsü... Şarkı, türkü. 6/ Yeraltı suyunu taşıyan geçirimli katman... Satrançta bir taş. 7/ Sıcak bölge ormanlarında yetişen bir tür sarmaşık... Eskrimde kullanılan üç silahtan biri. 8/ Ödünç alınan ya da verilen şey... Sıcak bir içecek. 9/ İşve... Bir rekoru yineleme anlamında kullanılan spor terimi. C MY B C MY B
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog