Bugünden 1930'a 5,408,922 adet makale [Gelişmiş]



Katalog


«
»

8 OCAK 2012 PAZAR CUMHURİYET SAYFA 15 özel yetkili mahkemeleri engizisyon mahkemeleriydi. Bu mahkemelerin özelliği, Roma hukukunu hiçe sayarak adaleti devlete bağımlı kılması, ihbarı yasal zorunluluk haline getirip muhbirlik yapmayana cezai yaptırım uygulaması, mevzuatı “gizli tanıklık” esasına dayandırması ve yargı kurumunu tüm ihbarları yazılı kayıt altına alıp saklamakla yükümlü tutmasıydı. Tarihçi Bartolome Bennasar, “Engizisyon tarihi, adaletle devlet arasında ne zaman organik bir bağ kurulsa, insanları tehdit eden dramın kök adıdır” der. Engizisyon hukuku, Katolik papalığın ya da yetkisini Tanrı’dan alan kralların otoritesine karşı dikilen her şeyi ve herkesi yok etmek kararıyla, yüz binlerce insanın iftiralarla suçlandığı, bazen akıl almayacak uyduruk gerekçelerle yargılandığı ve işkenceyle öldürüldüğü beş yüzyıllık bir sürecin ihbar, iddia, yargı ve infaz aracıdır. İlk engizisyon mahkemeleri, Katolik Kilisesi’ne karşı ayaklanan Katharların soyunu kırmak için kurulmuştur. Kathar sözcüğünün “kedi” anlamına gelen “kat” kökünden geldiğini öne süren engizisyon yargıçları, gizli tanıklardan önce Katharların kedi kıçı öptüklerine ilişkin ihbar toplamışlardır. Ardından Papa’dan kedinin şeytan Lucifer’i simgelediğine dair fetva çıkarmışlardır. Bu fetva ve gizli tanık ihbarlarına vrupa uygarlığını üzerinden A yüzyıllarca atamayacağı karanlıklara gömen ortaçağın büyük darbe suçlaması ve en büyük sanık topluluğuyla, ülkenin içinden çok dışına yakın bir yerde kurulu, nedense. Başkent Ankara, Silivri’ye Sofya’dan daha uzak bir mesafede. Önce Ergenekon davasının biteviye duruşmalarından birine girdim, ardından Balyoz davasına. Birincisinde, günün sorgulanan sanığı “Bu tanığı tanımıyorum, kendisini görmedim, hiç konuşmadım” diyordu. Ama bana, “Bu kediyi tanımıyorum, kendisini öpmedim, şeytana tapmadım” der gibi geldi. Balyoz’da savunması alınan sanık, öylesine açıkça kanıtlıyordu ki bilgisayarına “sehven” dijital kedi sokulduğunu, iddia makamı bu kadar sehven kediye, kerhen bile tapıp tapmadığını soramadı. Oturduğumuz boş “basın” sıralarında Yazgülü Aldoğan kardeşimle birlikte yapayalnız, elimiz kolumuz bağlı ve duyduklarımızı yazamayacağımızı bile bile; yazarsak bizim de aynı salonda, “Vallah billah kedi kıçı öpmedik, şeytanı görmedik, kuyruğuna tapınmadık” demek zorunda kalacağımızın korkusu içinde, öylece dinledik. Türkiye’de hukuk öyle üstün ki, hukuktan kaçıp saklanacak yer kalmadı artık. Demokrasi öyle ileri ki, adaletin tecellisi insan ömrünü aşıyor. Daha da iyisi, tutukluları artık odun ateşine atmıyor, acından ya da ecelinden ölene kadar yargılıyorlar. “Gerekeni yapmamak ne kada haksızlıksa, gerekmeyen r i yapmak da o kadar hukuksuzluktur.” MARCUS AURELIUS Sehven Hukuk, Kerhen Adalet dayanarak, Katharların kedi kıçı öperek aslında cehennem zebanisi Lucifer’e taptıkları iddiasına ulaşılmış ve işkenceyle itiraftan ibaret yargı süreci başlamıştır. Karar, elbette şeytana taptığını inkâr eden Katharların pis ruhlarının, odun ateşinde yakılarak temizlenmesidir. Sonuç, Bosna’dan Fransa’ya, Katolik Kilisesi’ne muhaliflerin Avrupa çapında soykırımı. ૽૽૽ O gün bugündür, ne zaman, nerede faşist bir yönetim ortaya çıksa, hangi ideolojik sisteme oturursa otursun, ister komünist olsun, ister dinci ya da milliyetçi, Hitler’den Stalin’e, Franko’dan Tito’ya despotların ilk işi; adaleti devlete bağlamak ve engizisyon mahkemelerinin hukuki temelleri üstünde yükselen “özel yetkili mahkemeler” kurmaktır. Yurttaşı ihbarla yükümlü kılan, gizli tanıklığa, dolayısıyla iftiraya açık ve düzmece kanıtlara dayalı iddialarla rejim Fotoğraf: ALİ ARİF ERSİN Şaşırmak T ürkiye’de insanlar gözünün üstünde kaşın var diye tutuklanır, adalet yok olur, demokrasi rafa kaldırılırken, en birbirine kenetli olması ve fedakâr direnişi sergilemesi gereken CHP’de yine cadı kazanları kaynıyor. İktidarsız muhalefet başkanlığına doymayan Deniz Baykal, Silivri’ye hiç gitmedi. Ama dostu Mehmet Haberal için “sultana biat” kültürü çerçevesinde Başbakan’a, hem de eşiyle birlikte çıkıp “merhamet” diledi. Tüzük ve kurultay diye yeniden iktidarsız muhteris yollarına düştüğüne bakılırsa, video şirketiyle “gerisi gelmeyecek” diye de anlaşmış olmalı. Deniz Baykal, Kemal Kılıçdaroğlu’nu indirip kendini yeniden koltuğa bindirecek operasyonun startını pazartesi günü Adana’da, bir sünnet düğünü sonrası verecek, deniyor. Keşke Türkiye batarken bile nükseden ve yükselen kendi hırsını sünnet ettirseydi. Valla hem videosuz hem acısız olurdu, üstelik hepimiz kutlamaya katılırdık! Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un tutuklanması birçok kişiyi şaşırttı. Son yıllarda ilk general tutuklamaları başladığında da şaşırmış, ama sonra alışıp kanıksamıştık. Öyle ki cezaevlerinde tutuklu bulunan onca general ve amiralle kimse ilgilenmiyor artık. Bugün yeniden şaşırıyor olmamızın nedeni tutuklananın eski bir genelkurmay başkanı olmasıdır. Oysa İlker Başbuğ tutuklanan ilk genelkurmay başkanı değildir yakın tarihimizde. Demokrat Parti iktidarının (14.05.195027.05.1960) son döneminde genelkurmay başkanı olan Orgeneral Rüştü Erdelhun 27 Mayıs 1960 darbesi sabahı askerler tarafından makamından alınmış, tutuklanmış, 3 Haziran günü emekliye sevk edilmişti. TSK’nin 10. Genelkurmay Başkanı daha sonra Yassıada’da kurulan Yüksek Adalet Divanı’nda yargılanarak idama mahkum edilmiş, cezası sonra ömür boyuna çevrilmiş, daha sonra da darbe lideri ve Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel tarafından affedilmişti. ૽૽૽ 1911 doğumlu olan babam Ferit Kavukçuoğlu 1960 yılında 49 yaşındaydı. Türkiye Cumhuriyeti’nin en yüksek komutanının tutuklanmasına, üstelik de onu derdest eden erlerin “koskoca” komutanı itip kakmalarına çok şaşırmıştı. Bense 17 yaşında, bıyıkları yeni terlemiş, tarihe ve siyasete meraklı bir gençtim. Babamla tarih konuşurduk ara sıra. Bana kendi gençliğinde yaşanan, tanık olduğu olayları anlatırdı. 15 yaşındayken Atatürk’e karşı bir suikast girişimi engellenmiş, İzmir Suikastı olarak anılan bu eylemin sanıkları yakalanmış, yargılanmış ve 19 kişi idama mahkum edilmişti. Sanıklar arasında bizzat Atatürk’ün emriyle tutuklanmış Kâzım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Cafer Tayyar Eğilmez, Vasıf Karakol gibi Kurtuluş Savaşı’nda yakın silah arkadaşları olan ünlü komutanlar vardı. Bu askerler kurulan İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmışlar, aklanmışlardı. Rüştü Erdelhun’un tutuklanmasına şaşırdığına tanık olduğum babamın, bu askerlerin tutuklanmalarına aynı şaşkınlığı göstermediğini, anlatırken yüzünün aldığı ifadeden anlamış, fakat nedenini sormamıştım. Keşke sorsaydım. ૽૽૽ Annem ise babamdan 13 yaş gençti, 1924 doğumlu, duygu dolu bir kadındı. Tarihe ve siyasete babam kadar ilgi duymuyordu; onun alanı edebiyattı. Siyasete olan ilgisi benim gençliğimle başladı diyebilirim. 1968 baharından 1999 yılında yaşama veda edene kadar Türkiye’deki siyasal gelişmelerin yakın bir izleyicisi oldu. Onu o uzun yıllar içinde en çok şaşırtan gerek 1971 gerekse 1980 askeri darbelerinde, “tam bağımsızlık ve gerçek demokrasi” taleplerini ileri süren, bu talepler doğrultusunda sokaklara dökülen, savaşım veren gençlere uygulanan şiddet ve terör oldu. Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın darbecilerin idam sehpalarında can verirken son sözlerinin “Yaşasın Tam Bağımsız ve Gerçekten Demokratik Türkiye! Yaşasın Halkların Kardeşliği!” olduğunu her anımsadığında gözlerinden yaşlar döküldü. ૽૽૽ Ben ise 1943 doğumluyum. Kuşağımla birlikte öyle çok şey görüp yaşadım ki, artık hiçbir şeye şaşırmıyorum. Belki tek bir şey var şaşırdığım; o da herkesin işine gelene hiç şaşırmaması, işine gelmeyene ise çok şaşırması! Nasıl olur da bir toplum görüş ve duygu birliğine en varması gereken durumlarda bile ayrışır, birbirine zıt tavır alır? Düşünüyorum, bir yanıt bulamıyorum. muhaliflerini yok etmeye, despotluğun tartışılmaz otoritesini toplumda korku salarak sağlamlamaya yarar, bu mahkemeler. Bu yüzden kıllanır demokratlar, “özel hukuk”tan. Halen dünyadaki hiçbir demokratik ülkede “özel yetkili mahkeme” yoktur. Anlamı, karşılığı yoktur böyle bir mahkemenin, günümüz demokrasi jargonunda. 11 Eylül’den sonra küresel anlamda kabul gören “Terörle Mücadele” yasalarına göre suçlananlar bile normal ağır ceza mahkemeleri tarafından yargılanır. ૽૽૽ Türkiye’nin en büyük özel yetkili mahkemesine gittim, geçen cuma günü. En büyük özel yetkili mahkeme, en KİM KİME DUM DUMA BEHİÇ AK ‘ G ’ N O K T A S I behicak@yahoo.com.tr ‘Sınır’da Yılbaşı Ünlü Alman yazar Erich Maria Remarque, belki kendinden de ünlü “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” romanını 1929’da yayımlar… Daha o yıl 26 dile çevrilen, bugüne dek 50 dilde 20 milyon satan romanın, 1930’da Lewis Milestone’nin yönettiği filmi de insanlığa armağandır. Yazarın 18 yaşında er olarak katıldığı 1. Dünya Savaşı anılarından doğan romanını, 1933’te Naziler neden yakmışlardı? “Çünkü barışı savunuyordu” demek asla yetmez; romanda savaşı sorgulayanlar aynı zamanda “asker”di… Örneğin gece karanlığındaki “sınır nöbeti”nde, Alman askeri yanındakinin kulağına fısıldar: “Biz burada ne yapıyoruz?” “Sınırımızı bekliyoruz...” “Karşıdaki Fransız askerleri ne yapıyorlar?” “Sınırlarını bekliyorlar...” Askerin yorumu, romanı “başki saat farkından ötürü 2012’ye hemen karşı yakadakilerden 1.5 saat geç girdiler... Gerçi İran’da yılbaşı 21 Mart, yani “Nevruz”... Hatta 31 Aralık gecesi yeni yıl için eğlenen 300’e yakın kişinin tutuklandığı da söyleniyor… Öyle bile olsa, sınırın ötesinde “kadim dost”lar olunca, son zamanlardaki “radarlı füze kalkanı” hazırlıkları insanın içini daraltıyor. CUMOK’ların en “genç”lerinden, Emekli Kıd. Veteriner Albay Gülcemal Karakoç’un yeni yıl şiirini okuyorum. Bir kıtasında diyor ki; “Radarlar çok tuzak dolu, / En güzel yol Ata yolu, / Radara hayır diyelim, / Kesilsin şeytanın kolu...” Van’da depremzedelerle düzenlenen yılbaşı kutlamaları ise çok sayıda katılımcıyla gerçekleşti. Munzur Çevre Derneği’nin Munzur’dan Van’a ÇİZGİLİK KÂMİL MASARACI kamilmasaraci@gmail.com BULMACA SOLDAN SAĞA: SEDAT YAŞAYAN 1 2 3 4 5 6 7 8 9 Sivil ve asker giyimli Vanlı çocuklar yılbaşı eğlencesinde... HARBİ SEMİH POROY yapıt”laştıran nedenlerdendir: “Aynı sınırı koruyorsak, niye savaşıyoruz?” Yeni yılı, sınır karakollarımızda Mehmetçikle de buluşarak Van’da karşılama önerildiğinde, romandaki bu konuşmayı anımsamıştım. Ayrılıkçı PKK teröristlerini ağırlayan Irak dışında, Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan Nahçıvan, İran, Suriye, Yunanistan ve Bulgaristan sınırlarımızı bekleyen Mehmetçikler, aynı görevi üstlenen “komşu” neferlerle kim bilir hangi ortak duygular içindelerdi... Örneğin Van’daki ‘Koçkıran Sedat Özok (Gülderen) Alican’ ve diğer sınır karakollarımız, 1639’da Kasrı Şirin Anlaşması’yla belirlenen; yani bugün bizi “düşman komşular” yapmak isteyen ABD’den bile eski olan ve hiç değişmeyen İran sınırımızdalar... Bu tarihi sınırda görev yapan Mehmetçiklerimiz, her yıl sadece kendilerine nasip olan özel bir durumu ziyaretçileriyle beraber yaşadılar. İran’la aramızda Sınır karakollarımızda “Munzur’dan Van’a Dayanışma Köprüsü” çağrısıyla bir araya gelen STK ve sanatçıların yeni yılı Vanlılarla karşılamalarına Bakırköy ve Ataşehir Belediyeleri ile Avrupa Türkiye İşçiler Konfederasyonu destek vermişti... CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun yılbaşını partilileriyle Van’da geçirmesi de hoş bir rastlantıydı... Ne var ki 2011’in son sabahı Şırnak’tan gelen “Uludere” haberleri sanki 2012’ye “umut”la girilmesini önlemeye dönük bir zamanlamanın ürünüydü… Nitekim Genelkurmay da tüm askerî mekânlarda yılbaşı eğlencelerini yasaklayan bir “yas bildirisi” yayımlıyordu.. Bu nedenle Van’da yeni yıl, sınır karakollarında düşünceli ve asık yüzlerle; çadırkentlerde düzenlenen kutlamalarda çatık kaşlar ve tedirgin bakışlarla karşılandı. 2012’nin ülkemize barış ve huzur; Vanlılara her açıdan güneşli günler; sınır karakollarındaki Mehmetçiklerimize de mutlu ve esenlikli “terhis”ler getirmesi dileğiyle... UYDUDAN NAKLEN HAKAN ÇELİK fhakancelik@mynet.com 1/ Halk edebi 1 yatında aşk, doğa sevgisi 2 gibi konuları 3 işleyen lirik şi 4 ir türü. 2/ Cen5 net ile cehennem arasında 6 bulunduğuna 7 inanılan yer... 8 Akla ve sağduyuya aykırı 9 olan. 3/ “Kitre” de 1 2 3 4 5 6 7 8 9 nilen zamkın elde 1 B A Ğ D A D İ A edildiği dikenli bir 2 A S E T İ L E N çalı... Halk dilinde 3 N A Z L A Ş S A babanın kız kardeşi4D A K E M İ N ne verilen ad. 4/ İn5 I R K E M A R E cir ağaçlarında döl6 R E K A K E T T lenmeyi sağlayan siK İ K nek... İlaç. 5/ İsviç 7 A C U R İ MAM NO T re’ye özgü, ağaç kü 8 9 O M P E R EME tükleriyle yapılan dağ evi... Keman yayı. 6/ Hane... İskambildeki dört renkten biri. 7/ Hayvanın bir yanındaki yük... Kısa saplı odun baltası. 8/ Cennet bahçesi... Bir gemi ya da uçağın izlediği yol. 9/ İtalyanca ve Latince sözcüklerin birbirine karıştırıldığı bir tür kaba güldürü şiirine verilen ad. YUKARIDAN AŞAĞIYA: 1/ Bir oyun ya da filmde aniden yaratılan komik durumlar... Sövgü. 2/ Vücutta biriken azotlu madde... Bir geminin başka bir gemiden ya da kıyıdan açılması. 3/ Klasik Türk müziğinde bileşik bir makam... Tavlada “bir” sayısı. 4/ Yaprakları sebze olarak kullanılan ve “labada” da denilen bitki... Eski dilde su. 5/ Bir soru sözü... Öğütülmüş tahıl. 6/ Bir nota... Önceden verilen güvence parası. 7/ Nine... “Yol, yöntem” anlamında argo sözcük. 8/ Sığırın ağzından akan salya... “ çıkınca ortaya mazi silinmeli” (Tevfik Fikret). 9/ Mantık... Elma, armut, kayısı gibi meyvelerin kurutulmuşu. C MY B C MY B
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog