Bugünden 1930'a 5,419,774 adet makale [Gelişmiş]



Katalog


«
»

SAYFA CUMHURİYET 31 OCAK 2012 SALI 6 DİZİ İLHAN ERDOST’UN KIZI ALAZ: BİZE HEM ÖLÜMÜ HEM BABAMIZIN GİDİŞİNİ BİRLİKTE ANLATMAYA ÇALIŞTILAR Benim babam hep 36 yaşında H ani insanlar büyüdükçe öğrenirler ya “ölüm” diye bir şeyin varlığını… Hani yaşları ilerleyince kaybederler ya sevdiklerini, onlardan sonradan ayrı düşerler ya… Biz kendimizi bildiğimizden bu yana bu “yokluk” ve “yitirme” duygusunu yaşıyoruz. Çocukların “ölüm” kavramını anlamlandırmaları ne kadar zor bir şeyken, biz bunu deneyimleyerek yaşadık. Bize hem ölümü, hem babamızın gidişini birlikte anlatmaya çalıştılar. Önce “uzaklara gitti” dediler. Uzaklara düşman olduk. Son kez babamızı uyurken gördüğümüz için uykulardan korkar olduk. Küçücük bilincimize kocaman acılar, özlemler sığdırdık. Yıllarca “küçük bahçelere gidiyoruz” diye babamızın mezarına gittik. “İlhan Erdost’un kızları” olmanın gururunu ve bir o kadar da sorumluluğunu hep taşımaya çalıştık. Biz babamızı kitaplardan, anlatılanlardan ve saklanmış eşyalarından tanıdık. Babamızla anlatacak anılarımız olamadı. Babamızın sesini annemle ve sevdikleriyle türkü söylerken kaydettiği kasetlerden dinledik. 2011’de, Devrimci 78’liler Federasyonu’nun emekleri ile açılan “12 Eylül Utanç Müzesi” bizde yeni bir deprem etkisi yarattı. Algılayışımız biraz sarsıldı, bazı duygularımız daha fazla göçük altında kaldı, bazıları iyice yerine oturdu. Babamızın son kıyafetlerini ilk kez müzede gördük. Ablamın müzeyle ilgili sözlerini unutamıyorum: “Ben hiç bilemedim insanların bu kadar vahşileşebileceğini. Öğretmediler bize. Biz koşulsuz sevginin sarıp sarmaladığı bir aileyle büyüdük. Yıllardır zihnimde bu olayı canlandırırken hep hafifletmişim meğer. Babamın kanlı paltosunu ve yırtılmış, kan içinde kalmış pantolonunu müzede gördüğümde dönüp yeniden aileme sarılmak istedim. Ve yalnızca onlarla, sevgi ve güvenle kalmak.” Sadullah Ergin, Bakan, Hukukçu Sadullah Ergin, Türkiye’de hukuk garabetinden baş sorumlu bakandır. Hukuk, ülkemizde bir zulüm hukukuna dönüştü, insanlar içeride boşuna yatırılıyor, tutukluluk bir ceza oldu, diyeceğiz.. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye’de adaleti yerden yere vuruyor, en çok ceza alan ülke Türkiye, en fazla parayı ödeyen ülke Türkiye diye yazıp çizeceğiz.. Gazeteci tutuklamalarına Amerikan Büyükelçisi bile veryansın etti, Türkiye 148. sıraya düştü manşetleri atacağız... Sonra kalkıp Adalet Bakanı için, efendi, konuşulabilir, her şeyi tartışmaya açık, yanlışları değiştirmeye hazır bir insan diyeceğiz... Bu ikisinin bir arada olması zor. Şüphesiz ki Adalet Bakanı, Erdoğan’ın dili, kulağı, uygulayıcısıdır. Aynı zamanda cemaatin de eşgüdümcüsüdür! Kendi başına ne kadar bir varlıktır, bilemeyiz. Ama bakanlığı ilgilendiren bütün uygulamalardan görünüşte o sorumludur. Silivri’deki hücre hapislerinden tutun, Deniz Feneri savcılarının başlarına gelen bütün garabetlere ve HSYK’nin bütün tasarruflarına kadar... Bir kadının İzmir’de yediği polis dayağına ve darp izlerine rağmen, “sağlamdır” raporu veren doktor kılığındaki zulüm mekanizmasının uzantısı görev yeri nöbetçisine kadar.. Otobüste dayak yiyen gençler için, dayak atan polislerden daha çok ceza istenmesine kadar.. Doğa direnişlerini terör örgütü üyesi suçlaması yapanlara ve gazetecilere hukuk terörü uygulayıcılarına kadar.. Hepsinin başında kendileri bulunuyor! ૽૽૽ “Hukuk reformu” diye yutturulan yeni düzenleme, yanlış hukuku özünde hiç düzeltmeyecektir. “Gazeteciler hakkında 5000 dava düşecek” bir yandaş propagandasıdır! Bu davaların büyük çoğunluğu, Ergenekon vb. gibi siyasi davaların yasak olan soruşturma aşamasındaki “gizli” dosyalarını, sanıkları yerden yere vurmak ve savcıların bütün iddialarını gerçekmiş gibi topluma sunmak tetikçiliğiyle ilgilidir! Hepsini içeri tıkmanın zeminini yaratan kara propagandaydı bu. Bu propagandanın Balyoz ayağındaki tetikçinin göğsüne, ayrıca bir de Gazeteciler Cemiyeti ödülü asılıyor, iyi mi! Onlara “Hadi evlatlarım, suçmuş gibi görünse de merak etme, sonra sizleri kurtaracağız..” denildi. En büyük tetikçileri milletvekili yaptılar, büyük ödül olarak. Diğer yandaş tetikçileri de şimdi kurtarıyorlar. Tabii ki arada güme gitmiş gazeteciler de bundan yararlanacak... Sadullah Ergin, yaşadığımız bütün hukuksal garabetlerin baş mimarı rolündedir; gülümsemesiyle, dışarıya verdiği efendilik izlenimiyle, her şeyi tartışabiliriz havasıyla, gerekirse düzeltiriz söylemiyle! Her şeyi yapın, onunla bir milim ilerleyemezsiniz... Emirlerin uygulayıcısıdır, gülümser yüzünün ardında da bu vardır. ૽૽૽ Adalet kadınlar söz konusu olduğunda da kötü işliyor. Önümde bir haber: “Korkunç cinayete tahrik indirimi.. kaçırdığı sevgilisini ailesi istemeyince boğup bahçeye gömdü. Mahkemede, cinayetten önce tartıştıklarını söyledi ve cezası müebbetten 15 yıla indirildi...” Mahkeme, hangi verilerle ve delillerle katilin cinayeti “tahrik altında işlediği”ne kanaat getirdi? Eldeki tek “delil”, katilin mahkeme heyetine söyledikleri! Ve “iyi hali”! Bütün katiller, mahkeme önünde “pişman”dır. “İyi hallidir”. “Tahrik” edilmiştir... Üstelik çoğu hayatında takmadığı kravatla “iyi izlenim” vermeye kalkışır. Amacı, işlediği büyük suçtan paçayı sıyırmadır... “Tahrik delili” ortalıkta yoktur. Çünkü bunu teyit edecek tek kişi öldürülmüştür. Mahkeme, “yaşasaydı, tahrik ettiğini söylerdi” gibi, öldürülmüş kadının yerine kendini koyup delilsiz karar veremez ve delil üretemez. Kızın kafasını suya sokup boğarak öldüren (ve üstelik çok sevdiği elma ağacının altına gömdüm, diyen) insan kılığındaki ve ülkemizde mebzül miktarda bulunan bu alt insan türünün tek yeteneği, sahip olduğu kas gücüdür. Bu gücünü de, yararlı bir iş için değil, kendisinden zayıf insanları öldürmek için kullanmaktadır. Beş on yıl sonra çıkacak ve yine kas gücüyle zayıf insanlara zarar verecektir.. Mahkemelerin bu tür kararları sayesinde! KÜÇÜK BAHÇEMİZ 32 YILDIR GÜLLER İÇİNDE Bizim en büyük şansımız, bizleri hep kucaklayan ailemiz oldu. Babamın öldürülmesinden sonra yalnızca annemin, amcamın ve bizim değil, bütün ailemizin yaşamı etkilendi. Kuzenlerim bizim yanımızda babalarına “baba” diyemediler, teyzem ve dayım bizim eve taşındı, tüm ailemizin gülüşü hep biraz eksik kaldı. Gülüşlerimizi, yaşamımızda babamın boş kalan yerini, hep sevdiklerimiz tamamlamaya çalıştı. Toplumsal Bellek Platformu’nda ilk kez bizim gibi babaları öldürülmüş çocuklarla bir araya geldik. Babaları zalimce yaşamdan koparılmış çocuklar olarak birbirimizi daha iyi anladık. Ailemizin aslında daha da büyük olduğunu gördük. Biz, kocaman ailemizle, birbirimize güç verdik, zaten güç olan yaşamı biraz olsun kolaylaştırmaya çalıştık. Biz gücümüzü kimseyi incitmek için kullanmadık, sevdiklerimizle birlikte yaşamla güçlü bağlar kurduk, birbirimize tutunarak ayakta durduk. İntikam duygusundan uzak olduk. Ben bu yazıyı yine ablamın babamla ilgili bir cümlesiyle bitirmek istiyorum: “Bizim babamız, diğer çocukların babalarından farklı olarak, hep kalın kara bıyıklı ve hep 36 yaşında.” Bunun gururu ve üzüntüsü yaşamımız boyu bizimle ve babamın küçük bahçesi 32 yıldır güller içinde… Nilgün Soydan, babası Kemal Türkler için “Geçirdiğimiz az ama kaliteli yaşam dirençli olmayı, sevmeyi, güzel insan olmayı öğretmeye yönelikmiş hep” diyor. AYŞE TEKİNER ÇELEN: BABAM ATATÜRKÇÜ BİR AYDINDI Ne güzel insansın sen K atillerin onu bizden aldığına tanıklık ettiğimde henüz 18’imdeydim. Şimdi 50’sinde bir kadın… Hiç bitmeyen özlem ve acı dolu yıllar… Ne var ki hayat akıp gidiyor. Ama o hep benimle. Geçirdiğimiz az ama kaliteli yaşam dirençli olmayı, sevmeyi, güzel insan olmayı öğretmeye yönelikmiş hep. O, bana 6 aylıkken bile yurtdışından kart atan adamdı. Nasıl bir sevgi ve saygı örneğidir? Evimin mutfağında, çerçevesinden bana her sabah günaydın diyen babamın satırları var o kartta… “Ne güzel adamsın sen baba.” Hâlâ yaşamın her alanında bana bazen sadece adıyla bile yardım eden adam… Yüreğimin, bedenimin her hücresine işlemiş, asla kurtulmak istemediğim ama acıtan sevgi ve özlem yumağım benim. örgüler arkasında görene kadarki yürek çarpıntım hâlâ çok taze. Ama görene kadar. O dirençli, yeşil gözlü güzel adam her zamankinden neşeli, gene karşımızdaydı. Hüznümün onu görünce nasıl dağıldığı da gün gibi aklımda, eline dokunabilmek ise ne büyük bir lüks. Halk adamını öldürdüler abam, Kurucu Meclis üyesi, eski Nevşehir CHP Milletvekili, avukat Mehmet Zeki Tekiner, 1980’de, silahlı saldırı sonucu yaşamını yitirdi. Kendisi Nevşehir’deki sol siyasi davaların tek adresiydi. Sadece sol görüşlülerin değil, ihtiyacı olan her görüşten insanın, yoksul köylülerin davasını karşılık beklemeksizin üstlenen bir halk adamıydı. Cumhuriyet değerlerine inanmış, demokrat, Atatürkçü bir aydındı. Nevşehir’de ve Orta Anadolu’da sol düşüncenin var olmasının garantisiydi. Entelektüel birikimi son derece yüksek bir kanaat önderiydi. Neşeli yapısı ve mizahi kişiliğiyle çok sevilirdi. Kısaca o, yaşadığı topraklarda topluma örnek olan önemli bir siyasi kimlikti. Babam öldürüldüğünde 9 yaşındaydım. Ölüm haberi benden gizlenmiş, evden uzak tutulmam için bir komşuya gönderilmiştim. Ölümünü televizyonda ana haber bülteninden öğrendim. Benden gizlendiğini sezdiğim bu haberi öğrenmenin karmaşık duygularını yaşıyordum. Bugünkü bilincimle yaşayacağım bir ölüm acısı değildi bu. Belki de o gün layıkıyla yaşayamadığım bu acı, yaşamımın izleyen günlerinde daha büyük bir acıya, bir boşluğa dönüştü. B ‘Tahrik’ indiriminin delili var mı? Hep kıskandım, hayıflandım… Yenilmeyi hiç sevmezdi Sendikada çalışanlar “Evde nasıl” diye sorduklarında, “Kucağına oturup saçını tarıyorum, birlikte şarkı söylüyoruz, çok esprili bir adam” dediğimde inanmayan gözlerle bana bakarlardı. Evet, o evde bize baba köftesi yapan, derslerimize yardım eden adamdı. Onunla deney yapmayı, problem çözmeyi çok severdim. Okul yaşamımda katıldığım bütün münazaralarda ekibim hep birinciydi. O beni yönlendiren adamdı, benim babamdı. Harçlık artışlarımızda ablam ve benle toplusözleşmeye oturan adam… Ne neşeli aile toplantılarıydı… Babam iyi bir satranççıydı. Dama, briç ve tavla oynamayı da çok severdi. Yenilmeyi hiç sevmezdi. Arkadaşlarıyla ilişkileri de bize hep örnek oldu. 1516 Haziran 1970’te sekiz yaşında bir kızdım. Onu tel Öldürülmeden 7 ay önce Enternasyonal’in Madenİş Kongresi’nde söylenmesiyle Selimiye Kışlası’nda konaklaması son tutsaklığıymış. Ona; şimdi dedesinin davasına müdahil avukat olarak katılan, o zaman bir yaşında olan Burç’u götürdüğümüzde, onun adım attığını görünce yaşadığı sevinç hâlâ belleğimde. Burç’u ablam ve benden çok sevdiğini itiraf ettirmiştik. Torun sevgisinin olağanüstü bir sevgi olduğunu ilk babam ve Burç’ta yaşadık. Hep kıskandım, benim kızımı göremedi, sevemedi diye. Hep üzüldüm, hayıflandım eşimi tanımadı diye. Davasının 1 Aralık 2011’de zamanaşımı nedeniyle ortadan kaldırılmasının ardından hissettiğim, doğduğum ülkeye nefret hissim ise ne yazık ki artarak devam ediyor. Düşüncelerimi, sanatçı sevgili dostum Soner Olgun’un babası için yazdığı dizeleriyle sonlamak istedim. “O yıllar dolusu ter / Günler dolusu emek / Ve dolu dolu sevmek / Yılları veren adam / Didinen sevgi dolu / İnanan umut dolu / O gülen gözleriyle / O benim, benim babam / O hiç almadan veren / O karşılıksız seven / Ağlarken bile gülen / Hep umut veren adam.” O, işçi sınıfının lideriydi ama benim babamdı… Onu anlatılanlardan tanıyorum Nevşehir’de yapılan cenaze töreni en ilkel toplumlarda bile görülmeyecek bir vahşete C MY B B İ T T İ C MY B sahne oldu. Ölümünün yıkıcı etkisini daha da arttırmak isteyen bu faşist zihniyet, cenazeye katılanların üzerine ateş açabilecek kadar insanlıktan çıktı. O gün tekrar tekrar öldürülmek istenen babamın tabutundan 13 kurşun çıkarıldı. Onun yaşam hakkını elinden alanlar, bizlerin acımızı yaşama hakkımızı da yok saydılar. Yaşanan bu insanlık dışı olayın ardından Nevşehir’i terk ettik, ettirildik ve o gün ben sadece Nevşehir’i değil, çocukluğumu da geride bıraktım. Bir yandan ailece yeni yaşamımıza tutunmaya çalışırken, bir yandan da çok az tanıdığım babamla ilgili her şeyi öğrenmek istiyordum. Bir çocuk olarak belki de en büyük şansım, herkesten gurur duyarak dinlediğim bir babamın olmasıydı. Büyüdükçe, yüreğimdeki babam da büyüyordu benimle. Onu tanıyanlar, onun insanseverliğini, hoşgörüsünü, başarılarını, nükteli kişiliğini, fıkralarını kısacası pek çok yönünü anlatıyorlardı. Onu anlatılanlardan tanımaya çalışıyor, tanıdıkça hayranlığım artıyor, benim için gittikçe bir idol haline geliyordu. Tabii ki her çocuk gibi ben de babamı dinleyerek, okuyarak değil; görerek, hissederek tanımak isterdim. Bugün Zeki Tekiner sadece benim için değil, pek çok kişi için örnek alınan bir insan. Onun çocuğu olmak tarifi imkânsız bir mutluluk. Ona layık bir çocuk olarak yaşamak ise ağır, ancak bir o kadar da gurur verici bir sorumluluk. Emektarlara veda Gazetemizin İdare Müdürü Hüseyin Gürer ve Satış Sorumlusu Fazilet Kuza uzun yıllardır hizmet verdikleri Cumhuriyet gazetesine dün veda etti. Gazetemizde onurlarına düzenlenen veda kokteylinde Gürer ve Kuza’ya onur plaketi sunan Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Cumhuriyet Vakfı adına, yazarımız Orhan Erinç, iki yöneticinin Cumhuriyet gazetesine katkılarından övgüyle bahsetti. (Fotoğraf: VEDAT ARIK)
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog