Bugünden 1930'a 5,419,774 adet makale [Gelişmiş]



Katalog


«
»

31 OCAK 2012 SALI CUMHURİYET SAYFA 13 Abdi İpekçi’ye Ağlayan Mumcu.. İşte Paşam İstanbul! H aydarpaşa yarın kapatılıyor! Kapatılan, Haydar Paşa olsa söyleyecek bir söz olamaz. “Paşa’dır, bir işe bulaşmıştır; demek ki hak etmiş!” falan denebilir. Hem, “Darbecileri kazığa oturtalım!” diyen Haybecilerin iktidar palyaçolarının ortalığı sardığı bir ülkede paşaların kapatılması çok doğal... Ama bu kez kapatılan farklı bir paşa! Padişahlar döneminin... Övündüğümüz tarihimizin anıtsal bir parçası... Günde on binlerce insana hizmet veren... Anadolu’yu İstanbul’a İstanbul’u Anadolu’ya bağlayan ülkenin en anıtsal tren istasyonu... Öteki paşalar için hadi tamam diyelim... Ama Haydarpaşa ile dertleri ne? Yanıt çok açık! Oturduğu arazi 1.5 milyon metrekare... Üstelik deniz kıyısı... Dünyanın en nadide manzarasına sahip... Yani santimetresi para... Tarihimizle övünen iktidar basınından ise “çıt” çıkmıyor... Lay lom basını ise bir dönemin ünlüsü “Haydar Paşa’nın Gelini”ne gösterdiği ilginin milimini bile esirgiyor. 1.5 milyon metrekareden ileride reklam hissesi çıkar falan diye herhale... Güreli, Orhan Erinç, Orhan Birgit, Altan Öymen) bir panelde bir araya gelecek. 19 yıl önce evinin önünde aracında öldürülen Uğur Mumcu’nun, kendisinden önce 1979’da yine evinin önünde aynı kanlı kaderi paylaşan Abdi İpekçi için ertesi gün yazdıklarına baktık: “Daha geçen cumartesi İstanbul’da bir açık oturumda, beraberce, düşünce özgürlüğünden söz ediyor, vergi adaletsizliğinden örnekler veriyorduk.(…) Ey okuyucular, İpekçi’yi her gün okuyan okuyucular. (…) gözyaşlarımızı gözyaşlarınızla birleştirin... (...) O uygar gazeteci, o en yetkin gazete yöneticisi kanlı kefenler içinde ilerici Türk basınının namusunu simgeliyor şimdi.” (2 Şubat 1979 Cumhuriyet). Türk basınının namusunu simgeleyen o kadar çok yazar, gazeteci öldü ve öldürüldü ki... Bugün, geride Türk basınının namusunu simgeleyecek fazla gazeteci kalmamasının bir nedeni de bu... olar 1.90’a çıktı diye D mazota benzine 10 bdi İpekçi yarın Zincirlikuyu’da 11.00’de kabri başında anılacak. A TGC’de saat 14’te de arkadaşları (Nail Tedbiren yakalamama akkında “yakalama emri” bulunan 700 H bin (Evet yedi yüz bin!) kanun kaçağı varmış. Bu geçen yılki son resmi rakam. Halen 120 bini aşan tutuklu ve hükümlünün yattığı cezaevlerinin kapasitesi ise 75 bin. Bir yatakta iki kişi yatıyor veya nöbetleşe uyuyabiliyor... Koğuşlar karlı havada durakları es geçen belediye otobüsleri gibi... Bir de aranan o, 700 bin “sanığın” hepsi yakalansa... Çok şükür kahraman polisimiz jandarmamız çok anlayışlı ve tedbirli davranıyor da... “Silivrilikler” dışında kimseyi yakalamıyor! Tek Tip... 12 Eylül’den yıllar sonra cezaevi kapısı... Bu kez ziyaretçiyiz. İzmir Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Atilla Sertel’in Adalet Bakanlığı’ndan aldığı izinle, 10 gazeteci açık görüşe gidiyoruz Silivri’ye. Heyette, 12 Eylül’de hapis yatan gazeteciler de var. ‘Kapıaltı’nda beklerken hapishane hikâyeleri anlatılıyor karşılıklı. Şirinyer Askeri Cezaevi günleri aklıma geliyor o sırada. İlk anımsadığım, tecritte “bunlar giyilecek” diye bırakılan lacivert tek tip elbise. O sırada ülkenin çeşitli cezaevlerinde tek tip elbise dayatması var, amaç 12 Eylül’e karşı direnişi kırmak, tutukluları kişiliksizleştirmek, sindirmek. Doğal olarak tek tipe karşı direnç. “Giymem” dedim, bedeli malum... ૽૽૽ Göz retinalarımız taranarak giriyoruz yüksek güvenlikli 1 No’lu Cezaevi’ne. İlk ziyaret 1056 gündür tutuklu, 332 gündür hücredeki Balbay’a. Kolay değil, bunca zaman! Neredeyse koşa koşa geliyor açık görüş yerine, canlı, çevik, morali yüksek. Cezaya dönüşen uzun tutukluluk, ikinci ve daha ağır bir ceza, tecrit, yıkmamış onu. Hepimizle kucaklaşıyor. “İzmir’in havasını kokluyorum, çok özledim...” diyor. “Söylemek istediğim ve herkesin bilmesini arzuladığım bir şey var” diye başlıyor söze. Ardından da yaklaşık olarak şunları söylüyor: “Arkadaşlarım, şundan emin olun ki gazetecilik faaliyeti dışında hiçbir olayın içinde değilim, olmadım. Bütün ilişkilerim, görüşmelerim, haberlerim, yazdıklarım gazetecilik faaliyetidir...” Cezaevi şartlarını, yaşadıklarını, çektiklerini, hücre koşullarını anlatmak yerine, geleceğe dair beklentilerini sıralıyor. Bizlerin düşüncelerini merak ediyor. Hukukun içinde kalarak, demokrasi mücadelesinin yükseltilmesinin önemine değiniyor. Dakikalar su gibi geçiyor, karşıladığımız gibi alkışlarla yolcu ediyoruz hücresine... ૽૽૽ Ardından Tuncay Özkan geliyor. Üç yılı aştı tutukluluğu çoktan; üstelik, o da bir yıla yakın hücrede, tecritte tutuluyor. Neredeyse sekiz ay daha yatsa, iddianamedeki istenen cezayı çekmiş olacak. Yöneltilen suçlamaların yanlış, adaletsiz ve hukuksuz olduğunu söylüyor. Yıllardır duruşmalarda suçunu sorduğunu anımsatıyor. Soner Yalçın Silivri’de olduğuna, yargılandıklarına şaşırmadığını söylüyor, “Neden burada olduğumu biliyorum. Böylece medyaya gözdağı veriyorlar, gazeteciliği yargılıyorlar” diyor. Ahmet Şık yargılandığı kitabının yeni baskısına ek bölümler koyacağını söylüyor. Kitabıyla gerçeklerin daha geniş bir kesim tarafından öğrenildiğini belirtiyor. Cemaat’le Başbakan arasında bir çekişme yaşadığını vurguluyor, bunun önümüzdeki günlerde yansımaları olacağını düşünüyor. Nedim Şener tutuklu olduğu bir dönemde Hrant Dink davasıyla ilgili karar verilmesinin, bütün çelişkileri yansıttığını anlatıyor. Siyasetin dışında, apolitik olmasına karşın Silivri’de tutulduğunu söylüyor. Turhan Özlü altı aydır iddianame bekliyor. Kendisini neyle suçlayacaklarını merak ettiğini belirtiyor. Doğan Yurdakul olanca sakinliğiyle değerlendirmeler yapıyor, ciddi sağlık sorunları olmasına karşın bunları gündeme getirmiyor, anlatmıyor... ૽૽૽ Çıkışta Balbay’ın eşi Gülşah ve karnesini getiren Yağmur’la karşılaşıyoruz. Üç yıldır Silivri’ye taşınıyorlar her hafta. Düşünüyorum, ne söylenebilir... Bana öyle geliyor ya da; Yağmur’un gözlerinde suskunluk, bir çığlık gibi sanki. Cezaya dönüşen uzun tutukluluk sürelerini, bundan Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Bülent Arınç’ın bile yakındıklarını, ama durumun değişmediğini anımsıyorum. Tutuksuz yargılamanın istisna, tutukluluğun esas alınmasını anımsıyorum. Hukukla, yargıyla, mahkemelerle ilgili tartışmaları, basın özgürlüğü karnesindeki kırık notları... Cezaevi çıkışında tek tip elbise geliyor yine aklıma. Sözcükler ardı ardına sıralanıyor sonra; tek tip elbise, tek tip demokrasi, tek tip elbise, tek tip demokrasi... Cumhurbaşkanımız ne demişti? 9. “Meşruiyet içinde ça re tükenmez!” AKP iktidarı da pek meşru ve ak sayılmasa da çare üretip duruyor... Üniversite kuruyor, ama yurt açmıyor... Çareyi ise öğrenciyi faili meçhul yurt yönetimlerine yönlendirmekte buluyor... Tutuklama emri çıkartıyor... Ama yakalamıyor. Avrupa’nın en büyük adalet sarayını yaptı ya... Her salonuna malum levhayı astı ya... Ötesi no problem! Tıpkı.. “van minit” gibi.. “Daha da Davos’a gelmem!” deyip... İlk Davos toplantısına hem Başbakan Yardımcısı’nı hem de iki bakanını birden göndermesi gibi... Durmak yok, yolmaya devam No problem... yes minit! Yeniden yapılandırma sırası... Naçizane arz edelim: 30 Ağustos’u yeniden yapılandırma... 29 Ekim’i erteleyerek güncelleme... 19 Mayıs’ı stadyumlardan dışarı çıkarma... Derken... Sıra... İstiklal Marşı’ndadır! Zaten, kimi sözde sivil kuruluşlar ve başta TBMM’deki malum partimizin örgüt toplantılarında, ne ay yıldızlı bayrak görüyoruz ne de İstiklal Marşı duyuyoruz. Bu konuda Avrupa’dan da inceden destek gördükleri ise... Görme ve duyma engelli yurttaşlarımızın bile maşeğin aklına karpuz kabuğu getirilmez!” der“E ler... Yine de karpuz mevsimine daha çok var, diyelim... lumudur... AB yetkilileri yeri geldikçe yineleyip duruyor... “Devletinizin resmi simgelerindeki ‘ırkçı söylemleri’ ayıklayın...” İstiklal Marşı en resmi simgemiz ve söylemimiz! “Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak...” Diye başlayan... “Kahraman ırkıma bir gül, ne bu şiddet bu celal...” Diye devam eden marşımıza da el atılacağı gün yakındır! “Türklük”, “kahramanlık” “ordu” gibi AB normlarına aykırı unsurlar zaten AKP normlarına da pek uygun kaçmıyor... Bu tür söylemler ayıklanırsa... Yeni ‘Anayasa Paketi’nde, “vallahili yemin” gibi yeni öğelere de yer açılmış olacaktır! kuruş zam yapıldı. Dolar 1.80’in altına indi... Ama 15 gündür hâlâ zamlı akaryakıt kullanıyoruz... Akaryakıta 2005 yılından beri “Serbest Fiyatlandırma Sistemi” uygulanıyor. Bu iktidara özel sistem akaryakıtçıları haksız kazanca boğarken tüketiciyi de yolmaya devam ediyor. Tam gaz! ÇİZGİLİK KÂMİL MASARACI kamilmasaraci@gmail.com İftira ve YalanDolanla Polemik Sanatı! Geçen haftaki “Rakel Dink ve Ailesine” açık mektubum, büyük ilgi ve destek gördü. Toplumda zaten bu yönde bir hassasiyet oluşmaması mümkün değildi. Tabii doğal olarak bazı kesimler de pirelendi, rahatsız oldu. Adamlar site kurmuş, adı büyük: “marksist.org”. Oradan zehir akıtıyorlar: “Ulusalcı sosyalistlerle Bedri Baykam arasında fark var mı?” Yazdıklarına bakıyorum, en başta Marx adına utanıyorum. Kardeşim, ideolojik olarak Marksist olursun, sosyalist olursun, liberal olursun, ne istersen olursun… Ama önce adam ol! Bu yazı “imzasız” çıkıyor. Bu yazıyı kaleme alan ahlaksız ve gazetecilikten nasibini almamış isimsiz zavallı, satırlarına sayısız yalanı sığdırarak aklı sıra bana çamur atıyor. Bir Marksist ya da sosyalist, her şeyden önce fikrini beğen beğenme, dürüst olur. Yalan ve sefil iddialar üzerine tez kurmaz. Utanmadan “Pamuk yargılanırken Bedri Baykam’ın başını çektiği ulusalcılar, linç kampanyası kapsamında protesto gösterisi düzenliyorlardı” diye başlıyor isimsiz alçak ve ardından iftiralarına yenilerini ekliyor. Bu utanmazlara son defa hatırlatayım: 20 Eylül 2005 tarihinde Cumhuriyet’te “Pamuk davası: Dikkat uçurum geliyor” ikazını aylar önceden yapıp bu saçma davanın kaldırılması için gerekirse Cumhurbaşkanı’nın devreye girmesini istemiş tek kişi benim. Diğer “büyük demokratlar” herhalde o günü iple çekip, Pamuk’u nasıl demokrasi mağduru haline dönüştüreceklerinin keyfiyle yabancıları o güne davet etmekle meşguldüler! İstedikleri oldu. Yargı ve ülke tuzağa düştü, o absürd dava açılabildi… O gün oraya yakın yurtsever arkadaşlarımla bu davanın açılmasını protestoya ve Pamuk’un bu dava sayesinde demokrasi kahramanı statüsüne haksız yere çıkarılmasına itiraz etmek için gittik. Evet tabii ki yabancı gözlemcilere de pankart tuttuk: “Neden Van’a, Yücel Aşkın davasına destek olmaya gitmediklerini” sorduk. “Pamuk’a yanıtını verecek olan yargı değil, bizleriz” dedik. O gün orada 1000 gazeteci ve kamera vardı. O asılsız yalanlarını, şiddet (küfür, yumurta) ve bunu uygulayanlarla yan yana bulunmam dahil tekini ispatlasınlar, yazarlığı ve ressamlığı bırakırım. Ama bunu hiçbir şekilde yapamayacakları için, bu yalanları ağzına dolayanlar, ya özür dileyecek ya da zavallı bir insan müsveddesi olarak ortalarda dolaşmaya devam edecek. Sanki kendi faşist beyinlerinde, herkes aynı görüşte olmaya mecbur zannedenlere ise şunu söylüyorum: Pamuk’a dava açılmasına karşı çıkmış olmam, beni onun ve onun düşüncelerini savunanların bir partneri yapmıyor. Yani onların fikirlerine hiç inanmıyorum. Ama dar beyinlerinde bu ikisi arasındaki farkı anlamalarını da artık beklemiyorum. Adamı pek tanımazsınız. Adı Ron Margulies. Taraf gazetesinde çapını ele veriyor. “Yazı”sının adı “Bedri Baykam’ın Zekâsı”. Ne yazık ki Bay Margulies önce seviyesini açığa çıkararak, yani ideolojik tartışma veya veri hatırlatması ile sütununa başlayacağına, aklı sıra ressamlığıma veya sosyal kimliğime sataşarak işe girişiyor. Bunun, mesela benim, onun kadar sığ olsam, kendisinin etnik kimliğiyle alay ederek sözlerime başlamam kadar zavallı, hatta acıklı duracağını düşünemiyor bile! Bunun ötesinde Bay Margulies’in fikirleri, pek bir orijinallik taşımıyor. Ordu, Cumhuriyet, laiklik, Atatürk ve ulusalcılık düşmanlığı üzerine kurulu, artık bayatlamaktan kokuşmuş debelenmeler. Yazısının çeşitli bölümlerinde kendi çapında cerahat akıtma çabalarını sergiliyor. Mesela “Susurluk” isimleriyle “Ergenekon” adı altında kovaya doldurulan Atatürkçü yazarlarımızı iyice beraber çalkaladıktan sonra(!), bunların yanına acı jalapeno biber olarak bir de “Yeşil” eklemekten çekinmiyor. Bir de ayrıca yazıdaki örneklerimin arasına neden “tüm” tutuklu listesini eklemediğimi soruyor! Bu arada bir düşünse kafası tam karışacak: “Ya, ordu demokrasiye engel diyorduk, ordu yok oldu gitti, ama biz de demokraside beş göbek geri gittik, bu nasıl oldu” sorusunu Allah’tan düşünemiyor! Yani zekâdan söz ediyor ya, onun zekâ yaşının hesabını size bırakıyorum. Benim zekâmı sorgulayan süper beynimizin tek entelektüel performansı, Ergenekon davasından artık kanıksadığımız taktikle, ilgili ilgisiz, birbirinden binlerce ışık yılıyla ayrılmış kişileri aynı çorbaya malzeme yapmak. Hasbelkader bu tencereye ekleyemediği tek grup belki Ermeni ASALA katilleri. Yani biraz daha kendini geliştirirse, bu topluluğa onları veya 60’ların ünlü gangsteri İrfan Vural’ın çetesini bile iliştirebilir! Dünyada kavram kargaşasının, riyakârlığın, siyasal iftiranın, demokrasi tuzakları ve nankörlüğünün, medya yüzsüzlüğünün bu kadar belirgin ve hükümran olduğu bir ikinci ülke yok… HAYAT EPİK TİYATROSU MUSTAFA BİLGİN hetiyatrosu@mynet.com BULUT BEBEK NURAY ÇİFTÇİ bulutbebek@hotmail.com OTOBÜSTEKİLER KEMAL URGENÇ kurgenc@yahoo.com BULMACA SEDAT YAŞAYAN UYDUDAN NAKLEN HAKAN ÇELİK fhakancelik@mynet.com 1 2 3 4 5 6 7 8 9 SOLDAN SAĞA: 1/ Osmanlı donanmasında kullanılan 1 kadırga cinsinden bir 2 savaş gemisi. 2/ Vü 3 cutta biriken azotlu madde... Büyük piliç. 4 3/ Tehlikeli durum... 5 Kimi mantarlarda üreme organı. 4/ Ha 6 yat arkadaşı... Bizans 7 döneminde, İstan8 bul’da siyasal suçluların kapatıldığı ünlü 9 zindan. 5/ Bir şiir1 2 3 4 5 6 7 8 9 den şarkı olarak söylenmek üzere yapılmış beste... Japon 1 P O R T A L ME lirik dramı. 6/ Tesir etmek. 2 O N U R A K İ K 7/ Yararlanılan uygun koşul. 3 L İ G S T E NO 8/ “Vekâleten” sözcüğünün 4 İ R A D E S E S karşıtı. 9/ Doğanın neden ol5S ON E U T E duğu yıkım... Kabartma bir 6 A L V A R İ S figür oluşturacak biçimde 7 J O K E R R U J yontulmuş değerli taş. 8 J A L U Z İ Ü YUKARIDAN AŞAĞIYA: MA T 1/ Daha çok sığırların kanı 9 K İ L İ Z nı emen bir cins sinek. 2/ Yerfıstığı... Bağışlama. 3/ Kötülük, fenalık... Türlü renklerde kareli olan kumaş. 4/ Değişiklik. 5/ Osmanlı devletinde taşradaki nüfuzlu ailelere verilen unvan... Büyükbaş hayvanlara verilen ortak ad. 6/ Eski Mısır’da güneş tanrısı... Düzenli olarak ekim yapılan arazi. 7/ Ermenistan’ın para birimi... Judo, karate gibi dövüş sporlarında, teknik bir gösteriyi oluşturan kurallara bağlı hareketler dizisi. 8/ Bir ülkenin, bir bölgenin insanlarına özgü söyleyiş özelliği... Kötü, fena. 9/ Bir siniri oluşturan uzun liflerin her biri... Bir soru sözü. C MY B C MY B
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog