Bugünden 1930'a 5,418,095 adet makale [Gelişmiş]



Katalog


«
»

SAYFA CUMHURİYET 29 OCAK 2012 PAZAR 6 A H M E T TA N E R K I Ş L A L I ’ N I N K I Z I D O L U N AY K I Ş L A L I U L U Ç : DİZİ ‘Denizyıldızı’nı öğreten adamdı A nkara’nın biraz dışında oturuyorduk. Otobüs çok sık gelmezdi. Arabamız olduğu dönemde, durakta bekleyenleri muhakkak alırdı babam... Bir defasında arabasına yalnızken üç genç almış ve parasını çaldırmıştı. O zaman bile pes edip “Artık kimseyi almayacağım” diye düşünebilecekken, “İki, üç genç yüzünden bir sürü insanı potansiyel hırsız yerine koyamam” dedi. O soğukta bekleyen bir sürü insan varken, babamın 23 kişiyi alarak kendi vicdanını rahatlattığını söylerdim. O zaman bana “denizyıldızlarının hikâyesini” anlatırdı: Denizyıldızlarını dalgalar kumsala sürükleyip atıyormuş. Binlerce denizyıldızı karaya vuruyor ve ölüyormuş. Adamın biri denizyıldızlarını tek tek alıp suya atıyormuş. Oradan geçen biri şaşırmış, onu izlemeye başlamış ve dayanamayıp sormuş: “Binlerce denizyıldızını kurtarmanız mümkün değil. Sizin bu yaptığınız hiçbir işe yaramaz, bir tanesini atmanız neyi değiştirir ki?” Adam eğilmiş, bir denizyıldızını eline alıp denize attıktan sonra, “Onun için çok şey değişti!” diye yanıt vermiş... Babamın birçok davranış biçiminde bu felsefe geçerliydi. Örneğin, Ankara’nın bir köşesine ağaç dikilse, dünyanın en mutlu adamı oluveriyordu. “Aman baba, iki ağaç dikildi diye Ankara İsviçre mi olaufak ayrıntılara bile dikkat ederdi. Özellikle de Uğur Mumcu öldürüldükten sonra... Ben annemi biraz paranoyak buluyordum ama zaman onu da haklı çıkardı. Ortaokuldayken Nâzım Hikmet hayranı olmuştum ve her gece onun şiirlerini okuyup uyuyordum. Sabahları, daha babam yatağındayken yanına gidip, Nâzım Hikmet’in o gece keşfettiğim bir şiirini okuyordum, heyecanla... Her seferinde, bu şiirleri ilk kez duyuyormuş gibi yapar, heyecanımı paylaşırdı. Nâzım’ın, “Kız Çocuğu” şiirini ağlayarak okuduğumda, onun da gözleri dolmuştu... O dönemde, edebiyat hocam bir sınıf ödevi verdi. İstediğimiz bir şair veya yazarın hayatını anlatacaktık. Hiç tereddütsüz, Nâzım Hikmet’in hayatını yazmıştım, çünkü biliyordum. Hocam o zaman bana bu ödevi kabul edemeyeceğini, çünkü Nâzım Hikmet’in okullarda okutulmasının “yasak” olduğunu anlattı. Sanıyorum “yasak” kelimesiyle o gün tanıştım... Hemen babama gittim ve isyan ettiğimi, hemen müdüre çıkıp durumu düzeltmesi, acilen bir şeyler yapması gerektiğini söyledim. Beni dinledi ve Nâzım’ın “yasak” olduğunu bildiğini söyledi. İyice şaşırdım. Bu kadar insancıl bir adam nasıl “yasak” olurdu? Bana komünizmi, faşizmi anlattı ama yasaklanmayı izah edemedi, çünkü evimizin kitaplığında Nâzım’ın tüm eserleri bulundurdu. M. Altan’a Ret Mehmet Altan için “Endekslere giren tek bir uluslararası bilimsel çalışması bulunmuyor, kolay profesör oldu. Bugünkü akademik yükseltme kriterlerine göre değil profesör, yardımcı doçentdoçent bile olamaz” demiş ve profesörlük unvanını geri vermesini önermiştim... Beni mahkemeye verdi, 2030 bin liralık tazminat davası açtı. Akademik kariyerine hakaret kabul etmiş. Aslında o doktorasını bile Sorbonne’larda yapmıştı ama tek bir bilimsel makale yazmamıştı. Mahkeme, İstanbul Üniversitesi’ne, 1993 yılında akademik yükseltme kriterlerinin olup olmadığını ve varsa neler olduğunu sordu. Gelen yanıt: “Mehmet Altan’ın Prof. olduğu 1993 yılında atama için herhangi bir kriter yoktur.” Bunun üzerine mahkeme, davayı düşürdü. Yazık, mahkemeyi ve avukatları boşuna uğraştırdı. Umarım mahkeme harcadığı boşa zamanın parasal karşılığını fatura etmiştir. Bu konuyu uzatmayacağım. Çünkü Altan, yazılarına iktidarca son verilmiş bir “mağdur”. İnternet medyasında Altan yaşadıklarını anlattı. Özellikle basın üzerine söyledikleri önemli, çünkü, beni mahkemeye verdiği süreç, yine basınla ilgili yazdığım ve kendisini eleştirdiğim 17 Şubat 2011 tarihli Utanç Verici Durumlar başlıklı yazımla başlamıştı... Ama önce Mehmet bakalım ne demiş... ૽૽૽ Muhalif Gazete ile söyleşiden: “Türkiye’deki gelinen noktada, bu biat kültürü ile demokratik kültür arasında büyük bir açı farkı var. Bu açı gittikçe de büyüyor. Fark büyüyor... Ben bu kadar değiştik, dönüştük, ilerledik, büyüdük derken Uludere beni dehşete düşürdü. Uludere’de katliam gece 21.30’da oldu ve Genelkurmay bildirisine kadar bütün basın sustu… Mesela bir düğmeden idare ediliyor izlenimini veren ve bunun tersine de bir gelişmenin olmadığı, korkunç bir Sovyetik ve faşizan bir tek parti iktidarlığında bir yapı çıktı...” Gazetenin, size göre Türk basını sansürsüz ve objektif mi, sorusuna yanıtı: “...Sansür de var, baskı da. Sapına kadar var. Bende bunun belgeleri var. Yani bir şekilde hangi yazı nasıl sansür ediliyor, ne oluyor filan gibi… Herkese yapıyorlardır bunu.” Agos gazetesine daha sert şeyler söylüyor: “Ben ve ailem çok koyu faşizm dönemlerini yaşamış insanlarız ve tüm o dönemlerde dahi böyle bir muameleyle karşılaşmadım.. ilk defa yazılarımın nasıl olması gerektiğine ilişkin bir baskı yaşadım.” “Basın özgürlüğü konusunda en kötü dönemlerden birini yaşadığımız görüşüne siz de katılıyorsunuz yani” sorusuna yanıtı: “Bugün bizdeki siyaset anlayışı eleştiriden hoşlanmayan, kendisine tam anlamıyla biat edilmesini isteyen bir anlayış. Hükümet bir aydının kendi ilkeleri doğrultusunda yaşamasına, yazmasına tahammül edemiyor, bundan hazzetmiyor. Türkiye’de bugün neler konuşulamaz dediğimizde gittikçe uzayan bir listeye sahip olmaya başlıyoruz.” ૽૽૽ Beğendiniz mi? Bu gerçekleri söyleyebilmesi için “atılması” gerekiyordu! “Görev yaptığı” dönemde ise basın özgürlüğü üzerine belki tek laf etmiştir, o da kim bilir... “Utanç Verici Durumlar” başlıklı yazım, tam da Altan’ın, iktidarın medya üzerindeki baskılara verdiği desteği eleştiriyordu. Odatv gazetecilerinin içeri alınması üzerine 15 Ocak 2011’de Star’da şöyle yazmıştı: “Ergenekon davasının medya bacağına yönelik hareketlenme... Dünkü hamle acaba Ergenekon’un medya boyutuna yönelik muhtemel bir hamlenin ilk sinyali mi? Ergenekon’un medyadaki uzantıları kimler? Bunlar ortaya çıkarılacak mı?” Altan’ın umudu kısa sürede gerçekleşti, Nedim ve Ahmet tutuklandılar, “Ergenekon’un medyadaki diğer ayakları, uzantıları” olarak... ૽૽૽ Altan, şimdi ise medya üzerindeki baskılara veryansın ediyor, askeri diktatörlük zamanından bile kötü diyor, diyor da diyor... Biz bunları hep diyoruz! Bu baskı birden mi oldu! Yıllardır adım adım inşa ettiler! Geldiğimiz nokta, “arındırılmış bir medya”dır. İktidar için hijyenik bir medya. Şimdi de kendilerini Mehmet’ten arındırdılar! Altan, basına darbeler vurulurken iktidara yaptığı katkıları düşünüp vicdan muhasebesi yapar mı, bilmiyorum. 18 Şubat 2011’de şöyle yazmıştım: “İktidar adına Odatv yetmez, medyada daha neler var neler, onlar da yok edilmelidir biçiminde ortalığa dökülmek, utanç vericidir. Yüz kızartıcı bir suçtur...” Diyorum ki, medyada bulunan iktidar yandaşı gazetecilerin “kendileri” olmaları için, acaba hepsinin işten atılması mı gerekli? Mesela can dostu Eser Karakaş, aynı gazetede, Altan’ı doğru düzgün savunamadı! Ivırdı kıvırdı... Okurken utandım! Karakaş, orada özgür mü? Yoksa atılmamak için Mehmet’in durumundan ders mı çıkardı? cak?” derdik ve yine “denizyıldızı”nı dinlerdik! Ne kadar haklı olduğunu zaman bize gösterdi... Bakanlık dönemi çocukluk çağıma damgasını vurdu ve bende bazı izler bıraktı. Terör korkusu, babamın ölmesi veya öldürülmesi korkusu vardı içimizde... Apartman kapısının önünde bir koruma bulunurdu. Buna rağmen, dışarı çıkarken hep bizi sıkı sıkı tembihlerlerdi: “Kapı çalınırsa arkasında durmayın, mutfağa girip öyle ‘Kim o’ deyin. Kapıyı tararlarsa arkasında bulunmayın!” G Ve o gün... Ya bomba patlarsa? Sabahları evden hep beraber çıkardık. Önce annem çıkar, arabanın motorunu çalıştırır, o esnada biz apartmanın içinde beklerdik. Arabada bomba patlarsa bize bir şey olmasın diye... Bu alışkanlık yıllar sonra da sürdü. Annem hep babamın öldürüleceği endişesini taşıdı. En ünler, saatler birbirine girmişti. Kocam, beni ve ablam Altınay’ı bu acıya dayanmaya, güçlü olmaya hazırlamak için çırpınıyordu. Canilere keyif verecek umutsuzluk görüntüsü yansıtmamalıydık. Ama öylesine bir acı vardı ki içimizde... Öğrencileri bize çok güç verdiler. Onları gördük, pek çok kardeşimiz olduğunu fark ettik. Gurur duyduk. Atatürk Bulvarı’nda yürürken, etrafımdaki insanların gözlerine baktım, onlardan müthiş bir enerji aldım, kardeşlik duygularını sineme çektim. Bunları ifade etmek pek zor. Sanki bu insanlar, paramparça olmuş yüreğimizi sevgileriyle onarmaya çalışıyorlardı bakışlarıyla... Herkese tek tek sarılıp, onları teselli etmek istiyordum... Camiye gelindi sonra... Aile için ayrılmış bir yer vardı. Bulunduğumuz o yerden, cami avlusuna gelen devlet büyüklerini göremiyorduk ama alkışları veya atılan sloganları duyuyorduk. Altınay ile birlikte, atılan sloganlardan yola çıkarak, gelenin cumhurbaşkanı mı, başbakan mı, muhalefet lideri mi, asker mi olduğunu tahmin etmeye çalışıyorduk. Kimi zaman protesto, kimi zaman alkışlar oluyordu. Birden olağanüstü bir alkış ve tezahürat koptu. Kulakları patlatan bir alkış... Sevgi dolu sloganlar. Tüylerim diken diken oldu. Altınay’la birbirimize baktık. “Sivil, asker herkes geldi. Bu alkış, bu kıyamet, bu sevgi kime?” Arkamızdan bir ses kulağımıza eğildi ve konuştu: “Babanız geliyor...” Babamız geliyordu, bir tabut içinde... Seven, sevilen bir babam vardı benim... Gurur duyuyorum. atırlıyorum biliyor musun? Her sabah bir gözüm çapaklardan açılmamacasına kapalı uyanırdım. Koşarak odanıza gelirdim hemen. Sen bir parça pamuğu ılık suya batırarak gözümü temizlerdin. Bakabileyim diye... Sanki hayata temiz bakayım diye... Çapakları görmeyeyim diye... 10 yaşına kadar durduk yerde burnum kanardı hani. Bazen gecenin ortasında yataktan sıçratarak, bazen öylesine. Başımı öne eğer parmağınla burnumun sağ yanına sıkıca, acıtırca bastırırdın kan dursun diye. Ne şefkatli bir can acısıydı çektiğim. Sonunda bir hastanede burnuma koca bir tampon koyulacağı zaman güvendiğim tek sendin elimi bırakmayan. Ya ben senin için ne yapabildim? GATA’da yoğun bakımda yatıyordun. Şimdilerde, “Onlar yanmadı, boğuldu” diyorlar. Doğru! Sen yanmadın, boğuldun babacığım. Ama ben, sen orada öyle yatarken yanına bile giremedim. Girsem sen orada mıydın, anlayacak mıydın? Bildiğim; sen gir(e)mesem de anlarsın beni. Bizi ayıran dağların ardından senelerce bildim ben senin söyleyemediklerini. O sevgi gibi bizim aramızdaki söylenmeden, görülmeden emin olarak bilinen. İşte öyle adı/n gibi açık izi/nim ben senin. İzle diye acım sıra sen beni. Çapaksız biriyim. Olmaya çalışıyorum en azından. Biliyorsundur. Bilirsin değil mi? H ZEYNEP ALTIOK AKATLI: Özünüze mukayyet olun Bugün, “Başa sarıp yeniden izlerken hayatımı, senden sonra geriye hayat mı kaldı?” Sanki bir çocuk hayaleti/yim koşuyor koşuyor/um da tozuyor durmadan ardı/mda kalan izi/m. Tenha bir eylül bahçesinde bir bardak konyak, kitap ve kahve/yle bulur muyum seni? Dallardan olmuş armutlar sarkıyor. Koşuyor, koşuyorum ağaçların arasında. Sonbahar yaprakları topladığımız çocukluğuma koşuyorum seni bulmaya. Boyumun yettiği bir daldan sana bir armut koparıyorum dilimleyip içkine koyasın diye... Ve silkinerek burnum kanarcasına hep aynı gerçekliğe uyanıyorum şimdilerde. Bir gözüm eksiksiz çapaklarla kapalı. Kara bir yeni güne kalkıyorum. Bu yazıyı yazarken bakmayı bilen bazı adamların şarkılarını dinliyordum sözlerde kendimi bula bula. Yine omuzumdaydın o akşam. Gülüşün orada hiç değilse. Soluğu/ma bir küçük kuş tünemiş, seninse gölgen yıldız dolu gökyüzünden biçilmiş. Günler günleri kovalıyor ve yıkıcılar gitmiyorlar. Öyle bir yıkım ki sen bile az gördün böylesini… Yüreğim bungun. Yaşadığımız onca sığlık, anlamazlık, çıkar ilişkileri ve zulüme tanıklık ediyoruz. En konduramadığımız, en inandığımız dostlar bile vahşileşiyor. Bir düzen ki akla ve vicdana uzak. Gözlerim bolca rimelliydi müziği dinlerken kapadığımda. Bir an kirpiklerim birbirine yapıştı. Açtığımda kim temizleyecek çapakları? Ben bir çocuğun büyüklüğü/yüm ve o ben ki yarım kalmış bir aşkın kaçınılmaz sürgünü/yüm. Katla/nıyorum göğsü/mdeki kayaya. Hüznü değil acıyı köpürtüyorum şimdilerde daha da bir başına. Evet ben de kiracıyım o acıya! Etraf çapaklı gözleriyle bakıp karartan, kötülük yağdıran birileriyle dolu. Hiç değilse bana bakan gözlerde çapak olmasın istiyorum. Bu bile mi mümkün değil? Herkes günün sonunda hiç değilse uykuya dalmadan önceki o son bir dakika kendiyle kalır. İşte ben o bir dakikada kendimi sevebilmeye, kendimden rahatsız olmamaya çalışıyorum. Kendime saygı duyabileyim diye... Siz de n’olur özünüze mukayyet olun. Demem o ki bir yerlere bakın, çapaksız gözlerle bakın. * Bu yazı üzgün bir günün akşamında Redd softcore konserinde yazılmıştır. Yazıda geçen dize, sözlerini Doğan Duru’nun yazdığı “Senden Sonra” adlı şarkıdan alınmıştır. * Yazıda italik ve / işaretli yerler sözün gelişine ve zamana uydurabilmek için bozduğum Metin Altıok dizelerini vurguluyor. YARIN: DENİZ ÖZDEMİR VE EREN AYSAN Artık çapaksız biriyim, biliyorsun di mi? ‘Mumcu’nun öngörüleri gerçekleşti’ Ⅵ NEVŞEHİR (Cumhuriyet) Gazetemiz yazarı Uğur Mumcu, katledilişinin 19. yıldönümünde Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesinde gazetemizin Ankara temsilcisi Utku Çakırözer ve gazetemiz yazarı Işık Kansu’nun katıldığı bir panelle anıldı. Çakırözer yaptığı konuşmada, Mumcu’nun araştırmacı gazeteciliğinin yeni yetişen birçok gazeteciye örnek oluşturduğunu vurgulayarak genç meslektaşlarının aynı kararlılık içerisinde Mumcu’nun izinden yürümeyi sürdüreceklerini söyledi. Öte yandan gazetemiz yazarı Bekir Coşkun da Ankara Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’ndeki Uğur Mumcu’yu anma etkinliğinde bir konuşma yaptı. ‘Darbeciler kazığa oturtulsun’ Ⅵ Haber Merkezi Prof. Dr. Mümtaz’er Türköne, Antalya’da Kumluca Belediyesi tarafından kültürel etkinlikler kapsamında düzenlenen ayın söyleşisine konuşmacı olarak katıldı. Türköne burada yaptığı konuşmada, Türkiye’de darbecileri için idam cezasının getirilmesi gerektiğini belirterek, “Bana sorarsanız ben onlar için ‘idam yerine’ eskiden olduğu gibi ’yağlı kazıklara oturtularak’ cezalandırılması taraftarıyım. Bizler, darbecileri cezalandıralım ki bir daha başkası darbe yapmaya yeltenmesin” dedi. C MY B C MY B
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog