Bugünden 1930'a 5,419,912 adet makale [Gelişmiş]



Katalog


«
»

27 OCAK 2012 CUMA CUMHURİYET SAYFA kultur@cumhuriyet.com.tr KÜLTÜR 15 DOĞUMUNUN YETMİŞ ALTINCI, ÖLÜMÜNÜN OTUZ ALTINCI YILINDA SEVGİ SOYSAL Kadınlar için yol haritası İşe girip işten çıkacak. “Aileye mahsus” alanın dışına çıkaAnnemin beni oyalamaya çalıştığı, cak, çomakla kuma çizilen dairenin dıbenimse bir an önce büyümek istedişına çıkacak. Batacak, çıkacak. Temiz ğim yaşlar. Annem bana sınıf havaya çıkacak, kalabaarkadaşı Sevgi’yi anlatıyor. lıktan kurtulup dışarıya. Okulun çizgi dışısı, sadece Yenikadın, yenişehirde ᮣ İlk üç Sevgi kendine benzeyen biricik güyaşar. Semt değildir yeneş kız. Annem, bu güneş kıSoysal kitabı art nişehir. Bir ait olma ve zın yazdığı üç kitap “Tutkuarda okunduğunda, zamanelik hali, bir yer lu Perçem”, “Tante Rosa”, edinme meselesidir. hayata yeni “Yürümek” veriyor bana, Kendini keşfetme, yabaşlayan kadınlar beni arkadaşına emanet edip ratma ve dönüştürme aradan çekiliyor, büyü bakaalanıdır. Sonradan saiçin bir yol haritası lım çok istiyorsan, sandığın vaş alanı olacak. “Yübelirir. Hep aynı kadar kolay değil büyümek. rümek”te “Bir eskiyle, kadını yazmıştır, İlk üç Sevgi Soysal kitabı kaçınılmaz bir sonra art arda okunduğunda, hayata “yenikadın” diyelim arasındaki, dünle bekyeni başlayan kadınlar için bir lenmedik bir çabukbiz ona... yol haritası belirir. Hep aynı lukta gelen bugün kadını yazmıştır, yenikadın diarasındaki” yer olarak yelim biz ona. Yenikadın, sürekli birta anlatır Sevgi Soysal içselleştirdiği bu kım kozaların içinden çıkar ve dönüşür. evreni. Kozadan çıktığı an yeni bir koza örülür Yüklemsiz cümleleri, metin içinde etrafına. Önce göğüsler çıkacak, sonra yerleştikleri yerde gülle gibi ağır, metin baba evinden çıkacak, sokağa çıkacak, dışında unutulasıdır. Bir çeşit antiafokariyer basamaklarını çıkacak. Arkarizma. Yenikadının sesi, “Tutkulu sından itilerek daldığı denizden boğulPerçem”de kendine acır: “Şeylerdeki madan çıkacak, koluna girip yürüdükşeyler işte. Sokaktaki insanlar görlerinin kolundan çıkacak. müyorlar beni.” “Yürümek”te iradeDoğumhaneye girecek, anne çıkacak. sini güvensizce ortaya koyar: “Yağma Mahkemeye girecek, boşanıp çıkacak. yok beyim, yanlışımı kendim seçerim AYSU ÖNEN OYUN SEZON BOYUNCA SAHNELENECEK ‘Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’ İş Sanat’ta Kültür Servisi Alman masal yazarı Grimm Kardeşler’in yazdığı Yavuz Pekman uyarlamasıyla Işıl Kasapoğlu’nun yönettiği “Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler” adlı müzikli çocuk oyunu İş Sanat’ta sezon boyunca sahnelenecek. Oyun ilk olarak 29 Ocak Pazar günü saat 15.00’te sahnelenecek. Oyun öncesi düzenlenen basın toplantısında konuşan Işıl Kasapoğlu, “Amacımız klasik çocuk edebiyatının bu ünlü eseri üzerinden dünya çocuklarının ortak kültürüne katkı sağlamak, paylaşabilecekleri ortak bir eseri Walt Disney çizgisinin dışında müzikle, dansla zenginleştirerek tiyatro sahnesine taşımak” dedi. Oyunun müziği Alper Maral imzasını taşıyor. Maral, oyun boyunca piyano ile sanatçılara eşlik ediyor. Oyunda, Pamuk Prenses rolünde Akasya Asıltürkmen, üvey anne rolünde Pamela Spence, bilgin cüce rolünde de Serkan Keskin rol alıyor. Diğer roller ise Semaver Kumpanya topluluğu tarafından paylaşılıyor. Nicol Williamson yaşamını yitirdi Ⅵ Kültür Servisi İngiliz oyuncu Nicol Williamson, yemek borusu kanserinden 75 yaşında öldü. Kral Arthur’un eşsiz kılıcının anlatıldığı “Exalibur”adlı filmde, bundan 30 yıl önce başrolde oynayarak mesleğinin doruk noktasına ulaşan Williamson, Anton Çehov’un “Vanya Dayı” adlı eserindeki performansıyla da iki kez Tony Tiyatro Ödülü’ne değer görülmüştü. SALT ile Hollanda’daki Van Abbemuseum etkinlik serisi başladı 89 sonrası yapıtlar... Kültür Servisi SALT ile Hollanda’daki modern ve güncel sanat müzesi Van Abbemuseum iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin 400. yılı nedeniyle “İstanbul EindhovenSALTVanAbbe” adlı sergi ve etkinlik serisi başlattı. Serinin ilk sergisi “İstanbul EindhovenSALTVanAbbe: 89’dan Sonra” adıyla adlı ilk sergi ise dün açıldı. SALT Beyoğlu’nda dün düzenlenen basın toplantısına katılan SALT Araştırma Gabriel Orozco, “Ellerim Kalbim”, ve Programlar Direktörü Hollanda Van Abbemuseum Vasıf Kortun ile Van AbKoleksiyonu, 1991. bemuseum Direktörü Charles Esche sergi hak lerle, Türkiye’den sanatçıkında bilgi verdi. ların işlerini bir araya getiVasıf Kortun, “Umarım riyor. Seçki, döneme dair sabu projeler, Türkiye’den natsal pratiklerin incelensanatçıların işlerinin bir diği “portreleme”, “edearaya getirilmesiyle Batı biyat ve metin”, “film”, ve Doğu’daki kurumlar “zaman ve mekân” gibi arasında yeni işbirlikleri temalar etrafında şekillenini geliştirecek” dedi. yor. Sergide, Marlene DuSALT Beyoğlu ve SALT mas, Rineke Dijkstra, AlGalata’da izlenebilecek ser len Ruppersberg, Leyla gi, Van Abbemuseum ko Gediz, Cevdet Erek, Özleksiyonunda yer alan ve lem Günyol, İnci Eviner’in 1989’dan sonra üretilen iş işleri yer alıyor. ben. Yanlış da yapsam, kendim, bile bile, ama kendim yaparım.” “Tante Rosa”da kendiyle barışır: “I love you Tante Rosa.” Yenikadın rekabet etmek zorundadır. İlk rakibi, göğüsleri kendinden önce çıkan arkadaşıdır. Diğer kadınlara göre kendini hizalamayı öğrenir. Kadınlık rolleri parsellenmiş, çoktan kapılmıştır. Yenikadın erkeklerle olan ilişkisindeyse, iki taraf olmayı, kendi tarafını savunmayı, yenme ihtiyacını ve kazanma dürtüsünü keşfeder. Kadın ve erkek her şeyden önce iki iradedir. Tutsaklık ve özgürlük birbirine açılır. Özgürlük sadece terk etme anında mümkündür. Anlıktır. Sonrası başka koşulların tutsaklığı. Yalnızlık, herkes olmamak için mecburidir. “Yürümek”, yenikadının işte bu sonuca varmasıyla biter. “Tante Rosa”, “Yürümek”ten önce yazıldıysa da, kendine varmak için yola çıkan yenikadına nafile bir son hazırlar. Hayata asılsa ve dönüşerek yaşamaya devam etse de acıklı ve gülünç bir varoluş içinde olabilir ölmeden hemen önce. İbretlik bir mitolojidir. Sevgi Soysal yazını, feminist ve Marksist edebiyat eleştirisi kuramıyla incelemeye çok uygundur. İlk dönem yazdıkları ve yenikadın diye adlandırdığım karakterler, benmerkezci ve öznel bulunur. Bireysel güvensizlikler, yenilgiler ve kaybedişler sonucu kurtuluşu kendi mutluluğunda arama, karakterleri tek boyutlu kıldığı için makbul değildir ama mazur görülür. Ancak, madem meselesini kadın olarak seçme cüretindedir, o halde karakterleri bir an önce toplumsal bilinci ve sorumluluğu hissetseler iyi olur. 12 Mart sonrası yazdıkları, Soysal’ın edebi misyonunu tamamına erdirecektir. Bireysellikten toplumsallığa geçişi edebiyatındaki eksik kalan olgunluğa eriştiğini gösterir. Bu nedenle, “Yenişehir’de Bir Öğle Vakti” ve “Şafak” özellikle alkışlanır. Yenikadın toplumsal koşulların farkına varmış, baskılara savaş açmış, simge olmuştur, aferin ona. Sevgi Soysal’ın başına 12 Mart geldi ve onu tamamıyla değiştirdi. Yazdıklarıyla bir dönemi sabitledi. Konjonktür farklı olsaydı, yenikadının yürüyüşü onu nereye götürürdü? Kimlik arayışı, feminist misyona dönüşmeseydi, bu fedakârlığı yapmasaydı fedakârlık mıydı yaptığı hikâye nasıl biterdi? Sevgi Soysal zamanından önce ölmeseydi. İstanbul’un ‘Silueti’ ve Kültür Tarihi… Bu hafta niyetim, “Oskar Kokoschka, İstanbul ve Bir Kolektif Suç” başlığıyla, son zamanlarda sözü sıkça edilen ‘İstanbul’un silueti’ konusunu ele alan bir yazı yazmaktı. Ancak bunu yapmazdan önce, daha önce yazmış olduğum “Kültür Tarihinden Yoksunluğun İnanılmaz Sefaleti!” başlıklı yazı aracılığıyla okurlarıma bazı noktaları anımsatmayı gerekli buldum. Şunları söylemeye çalışmıştım o yazımda: “Kültür tarihinden yoksun bir ortamda yaşıyoruz ve sanat yapıyoruz. (Ya da: ‘Yapmaya çalışıyoruz’ mu demeli?!) Bunun doğal sonucu olarak salt biçimsel bir sanat etkinliği, toplumsal yaşamımıza yorum getiremiyor ya da eşlik edemiyor; dolayısıyla edebiyatı da kapsayan sanatımızla çoğunlukla kültür üretmek yerine, kültürsüzlük üretiyoruz. Çünkü üretken bir kültür kavramına ancak sağlam ve doğru bir kültür tarihi temeli aracılığıyla ulaşılabilir ve biz, yine genelde tarihi de boşladığımız, başka deyişle hiçbir geçmişimizi tarihe dönüştürmeyip yalnızca geçmiş olarak bıraktığımız için, kültürümüzün tarihini oluşturabilmekten de çok uzak kalıyoruz. Bu noktada, bir kültür tarihi için ne kadar ‘veri’ sağlayabildiğimizi sorgulamakta da yarar görülebilir ve bu sorgulama beraberinde başka soruları da getirebilir. Örneğin, ‘Neye kültür diyoruz?’, kültürümüzün geçmişinde ve bugününde olup bitmiş ya da olmakta olanları ‘kayda geçirmek’, ‘önemsemek’ için, bunların biraz ‘gürültülü’ olmasını mı koşul sayıyoruz? Artık kültür anlayışı da iyiden iyiye magazinleşmeye yüz tutmuş bir toplumda, özellikle bu son sorunun öneminin günden güne artan hızla önem kazanacağından emin olduğumu söyleyebilirim. Elbet başka sorular da düşünülebilir. Hatta, sayısız denecek kadar çok sorular. Ve: ‘Daha neler sorabiliriz?’ diye aranırken, örneğin çok ünlü bir yazarımızın daha bu yakınlarda Türk edebiyatında bugüne kadar sadece iki şairin yetiştiğini, bunlardan birinin Nâzım Hikmet, ötekinin de Âşık Veysel olduğunu söylemesi karşısında genelde nasıl bir tutum sergilediğimizi veya neden hiçbir tutum sergilemediğimizi de sorabiliriz. Dediğim gibi, üretilebilecek sorular çok. Sorulardan veya soruların çokluğundan zarar geldiği, görülmemiştir. Ama artık yeterince soru sorulmuyorsa ya da sürekli yanlış sorular soruluyorsa, bunda kültür adına bir bit yeniği var demektir. Daha birkaç yıl önce sevgili Ayla Algan: ‘Sorusu olmayan insanlardan korkarım!’ demişti – peki ya doğru dürüst sorusu olmayan toplumlar karşısında ne düşüneceğiz? Hızla magazinleşen, magazinleştiği ölçüde de sağlam sorular sormak yerine ‘marka isimler’e takılmak peşinde olan bir kültürel coğrafyada kültür tarihinin önemsenmesi de beklenemez. Böyle bir durumda da her şey, bugün bizde olduğu gibi olur. Yani, yaşamanın sadece şu içinde bulunduğumuz 2010 yılında yaşamak olduğu, geleceğe yönelik bütün düşünceleri de yalnızca 2010’dan başlatıp ileri götürmenin kültürümüzün hesabını çıkartmak bağlamında yeterli olabileceği sonucuna varabiliriz. Yani, günübirlik yaşamanın her şeye yeteceğini düşünebiliriz – elbet böyle bir eyleme hâlâ düşünmek demeyi içimiz götürüyorsa!” Evet, o yazımı böyle noktalamıştım. Şimdi, bir zamanlarki İstanbul’dan mimarlık sanatı ve şehircilik adına geri kalanları düşünmeye başlarken, bunun aynı zamanda bir ‘kültür tarihi’ sorunu olduğunu belirtmek de kesinlikle gerekli! Haftaya andığım yazıda buluşmak üzere… ‘Babamın Sesi’ Altın Kaplan için yarışıyor Ⅵ Kültür Servisi Bu yıl 41’incisi düzenlenen “Uluslararası Rotterdam Film Festivali”nde Altın Kaplan adayları arasında bu yıl bir Türk filmi de yer alıyor. Orhan Eskiköy ve Zeynel Doğan’ın yönettiği “Babamın Sesi” adlı film, ödül için yarışıyor. Yarışmaya aday olan farklı ülkelerden toplam 15 filmden hangisinin ödüle değer görüldüğü 3 Şubat’ta belli olacak. Bu arada 3 Şubat’a kadar sürecek olan festivalin açılışı, Lucas Belvaux’un yönetmenliğini yaptığı “38 Temoins” filmiyle yapıldı. Yazarımız yurtdışında olduğundan yazılarına bir süre ara vermiştir. C MY B C MY B
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog