Bugünden 1930'a 5,492,642 adet makale



Katalog


«
»

25 OCAK 2012 ÇARŞAMBA CUMHURİYET SAYFA 13 bilir, zaten ne de Danimarka’yı. Zır cahildir, zurnanın son deliğidir. Ama yavan ömründe hiç olmazsa bir kez “Olmak ya da olmamak” tümcesini duymuş, hatta kendini göstermek istediği bir an ya da yerde, kuşkusuz ne anlama geldiğini de tam olarak kestiremeden, “olmak ya da olmamak” diye espri yapmaya çalışmıştır. Başka bir deyişle, Shakespeare’in “The Tragical History of Hamlet” oyununda Danimarka Prensi Hamlet’e bir kafatasının karşısında söylettiği “To be or not to be” sözü, 1603 yılından beri dünyayı dolanmış ve bir biçimde yer etmiştir insanların belleğinde. Çünkü söz, ölümle yaşam arasındaki keskin olduğunca ince çizgide, tarihöncesinden tarih sonrasına her insanın aklını kurcalayan varlıkla yokluk sorunsalıdır. ૽૽૽ Oyunda, babasının öcünü alacağı katile yaklaşmak için deli rolü yapar Hamlet. Katil amcasıdır. Ama Hamlet, aşktan delirmiş rolüne öylesine kaptırır ki kendisini, amcasını öldürmek için bir türlü harekete geçemez. ‘Zenne’ filmini seyrederken, modern zamanların Hamlet’lerini izliyormuşum duygusuna kapıldım: Yaşayamadığı kadınlığının ve tatminsizliğin acısını, kendi delilik zindanı, dindar muhafazakâr kafese kapattığı ailesinden çıkaran, hunhar bir anne. Kuşkusuz kendisi de ütün zamanların en büyük B yazarı Shakespeare’den haberi yoktur. Ne ‘Hamlet’i eşcinsellerin uğradığı sürekli ayrımcılığı, bazen şiddeti, çoğu kez de tacizi ihbar etmek, farklı olmak hakkını savunmak, toplumsal duyarlık yaratmak amacıyla gerçekleştirilmiş. Filme başından sonuna destek verenlerin maddi manevi fedakârlığı, dayanışması ki aralarında dostlarım Bulut Reyhanoğlu ve Gökay Gündoğdu da var!zaten ortak bir duygu ürünü olduğunu gösteriyor. Filmin ilk beş dakikasında görsel değil, söylemsel açıdan yapılan hata, devamında hemen hiç kullanılmayan bir “gay jargonu”nu, sanki seyirciyi bir gay filmi görmeye hazırlamak, şoke etmek için birbiri ardına sıralanan kalıplar halinde kullanmak. Oysa filmin devamında bu jargon hiç yok, zaten kurgu öylesine güçlü ve vurucu ki bir konuşma biçemiyle açıklamak gerekmiyor. ૽૽૽ ‘Zenne’, salt insanların değil, insanların ortak ağacı tüm memelilerin ortalama yüzde 12 nüfusunu oluşturan eşcinsellerin kimlik ve varlık haklarını savunan, militan bir film. Yönetmenlerin, filmi çekerken Hamlet’i falan düşündüklerini hiç sanmıyorum. Ama ben, eşcinsellere özgü bir film gibi izlemedim ‘Zenne’yi. Tüm ötekileştirilen ve inkâr edilenlerin “olmak” hakkı için olmamak ile ölmek arasında yaşadıkları tragedyayı gördüm... Duygusal bir sinerjiyi olağanüstü bir esere dönüştüren yaratıcı ekibini, içtenlikle kutlarım. “Halklar, imanı ve yasa yı, para alır gibi bakmadan kabu l ederler.” VOLTAIRE Zenne: Olmak İçin Ölmek bastırılmış bir eşcinsel olduğu için karısının aşağılamalarına boyun eğen, sonunda oğlunu öldürmek zorunda kalan bir baba. Anneye, babaya boyun eğmeye koşullanmış, “Hayır!” demeye bir türlü cesaret edemeyen, onları kırmamak için kendilerinden kaçmaya çalışan, yalan söyleyen, gibiymiş yapan iki kardeş. Şehit dulu annesinin aşırı sevgisiyle, savaşta çıldırmış ağabeyi arasında yaşam alanı bulamayan bir zenne. Yanına sığındığı, belli ki çile çekmiş, marjinal bir teyze. Ve onun, sonunda adam gibi adam olduğu anlaşılan “öküz” sevgilisi... Bir de vicdanı, üç çocuğun ölümüyle kanayan, Alman savaş fotoğrafçısı. ‘Zenne’ filminde tüm karakterlerin ortak noktası, “olduklarını olamamak”. Tereddütleri, pişmanlıkları, istikrarsızlıkları, korkuları, tutkuları ve delilikleriyle hepsi birer Hamlet. Her biri, olmak ya da olmamak arasındaki keskin çizgide oldurmaya çalışırken olması gerekeni, biri öldürülüyor. Fotoğraf : ALİ ARİF ERSEN Uğur Mumcu’ya İ O da Ahmet. ૽૽૽ Film, ilk beş dakikası hariç, çok başarılı bir yapım. Bu yazı bir eleştirmen değil, seyirci yazısı olduğundan, aktör adlarını sayıp yıldız dağıtmayacağım. Hepsi etkileyici ve inandırıcı. Zaten filmin kurgusu da öyle. Sanırım kurgunun inandırıcılığı, hem 26 yaşında babası tarafından homoseksüel olduğunu itiraf ettiği için öldürülen Ahmet Yıldız’ın gerçek öyküsünden yola çıktığı, hem de yönetmenleri Caner Alper ve Mehmet Binay’ın deneyimli belgeselciler olmasından ileri geliyor. Yapımcı, yönetmen ve aktörleriyle ‘Zenne’ filmi, belli ki trajik ölümü çok sarsan bir arkadaşa son selam ve Ahmet Yıldız’ın anısında tüm stanbul’un simge semtlerinden Beyoğlu’nu güya korumak için hem de bir değil, bir sürü plan yaptılar. Bu planlara “Beyoğlu Koruma Planları” dediler. Meğer korumaktan, elbette ki kondurmayı anlıyorlarmış ! Cihangir Salı Pazarı Bayırı, sit alanı kapsamında ve üzerinde 17. yüzyıldan bir konak ve hamam kalıntıları var. “Beyoğlu Koruma Planları” ne işe yaradı biliyor musunuz? Bayırdaki bu kalıntıların üstüne 12.5 metre yükseklik ve 11 m. genişliğinde yapılaşma izni vermeye… Duyarlı yurttaşlar, arkeolojik keşif yaptırdılar, dava açtılar; hazırlattıkları raporu “Koruma Kurulu”na sunmak aşamasındalar. Ama kurul değerlendirmesinin ne yönde olacağını kestiremiyorlar… Rantçıya ranttan şikâyet ne sonuç verir sizce? KİM KİME DUM DUMA BEHİÇ AK behicak@yahoo.com.tr Antalya’da ‘Kaleiçi Planı’ “Antalya” denince akla gelen “deniz, güneş, kum” turizmi, ne halka açık kıyı bıraktı ne de toplumun yararlanabildiği ormanlık koylar... Buna şu “her şey dahil”ciler de eklendiğinde, burunlarını bile dışarı çıkarmadan tatilini tesise kapanarak geçirenlerin ne kente ne de esnafa hayrı oluyor. O kadar ki ender kalan doğal plajlar bile “komşu” konumdaki işte o soyguncu turizm hangarlarının özel plajlarına dönüşmüş! Mimarlar Odası gibi toplum yararını gözeten kuruluşların açtıkları davalarda yüksek yargı “Anayasayı çiğniyorsunuz; durun!” demezse, yakın gelecekte denize düşen bir Antalyalı karaya çıkabileceği kamu arazisi bile bulamayacak!.. Çünkü şu sözde demokratikleşme adına özde “talan özgürlüğü”nü güvenceye bağlayacağı anlaşılan yeni anayasaya göre mahğini barındıran Kaleiçi’nin imar planını yenilemek için uzmanlarla birlikte bölge sakinlerinin de görüşlerini almak üzere aralık ayı (2011) ortalarında bir toplantı düzenlemişti. “Kaleiçi, Antalya’nın kentsel tarihi mirasını, Roma’nın, Bizans’ın Selçuklu’nun, Beylikler Dönemi’nin, Osmanlı’nın, Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün kültürel mirasını bir arada ve üst üste barındırıyor” diyen Başkan Prof. Dr. Mustafa Akaydın özetle şunları söylemişti: “Yeni plan, Yat Limanı Koruma Amaçlı İmar Planı ile geçen yıl onayladığımız Kaleiçi Kullanım Yönergesi’ni bütünleştirecek. Bölgenin tarihi kimliği ön plana çıkacak; arkeolojik buluntuların çıktığı yerde korunmasına ve sergilenmesine ağırlık verilecek... Surlar için yeni bir koruma alanı ÇİZGİLİK KÂMİL MASARACI kamilmasaraci@gmail.com On dokuz yıl olmuş sen aramızdan gideli. Biliyorum, “götürüleli” diye düzelteceksin sen, tamam götürüleli. On dokuz yıldır her 24 Ocak günü olduğu gibi gazeteler, televizyonlar senden söz ediyorlar, ülkenin dört bir yanında seni anmak için toplantılar düzenleniyor. Sen böyle anmaları pek sevmezdin, ama ne yapsın insanlar, seni anarak seni unutmadıklarını göstermek, sana olan vefa borçlarını ödemek istiyorlar. Çok sevildin sen, çoğu zaman keşke sevildiğin kadar anlaşılsaydın da diye düşünüyorum. İnsanlar senin kalemindeki savaşçılığı, korkusuzluğu sevdiler, ne var ki o savaşçılığın, o korkusuzluğun neyi, neleri amaçladığını pek göremediler. Bana öyle geliyor işte… Mutlaka biliyorsundur, senden sonra da birçok yürekli aydınımız çekip alındı aramızdan. Kanlı pusularda canlarını verdiler. Hiçbirinin gerçek katilleri yakalanmadı, aynen senin katilinin de yakalanmadığı gibi. Bulduk, diyerek ortaya birer “tetikçi” çıkardılar; ya elifi görse mertek sanacak cehalette birtakım adamlar ya da eline silah tutuşturulmuş çocuklardı. Bu “cinayet tiyatrosu” en son Hrant Dink cinayetiyle perdesini kapatır gibi oldu. Beş yıl süren dava sonucunda katil yine bir çocuk çıktı, bir de onu yönlendiren genç bir serseri. Sonuç kimseyi inandırmadı, öyle ki kararı veren mahkemenin başkanı da, savcısı da, hatta iktidar sahipleri de “Yok! Bu kadar da olmaz!” diyerek tepki gösterdiler. Gazetemiz de “Hrant Dink’i çözen, Uğur Mumcu’yu da çözer!” diye anlamlı bir slogan sundu okurlara. Bekleyeceğiz. ૽૽૽ Anımsar mısın? Sen aramızdan götürülmeden önce Dortmunt’ta bir lokantada baş başa yemek yemiştik. Konu bir ara Ermeni sorununa gelmişti. Yurtdışındaki diplomatlarımıza ASALA tarafından ölümcül saldırılar düzenlendiği, birçok diplomatımızı yitirdiğimiz dönemin sonrasıydı. “Burada bunca yurttaşımız varken nasıl oluyor da güçlü kampanyalar düzenlenmiyor” diye sormuştun. Anlatmıştım. Devlet, şimdi olduğu gibi o dönemde de aydınlarına, yurtseverlerine güvenmiyordu. Tam tersine onları ya sürgüne mahkum etmiş ya da vatansızlaştırmıştı. Devletin en güvendiği kesim, Avrupa’nın dört bir yanında mevzilenmiş yobaz takımıydı. Sana Hamburg’dan örnek vermiştim. ASALA saldırıları ve soykırım savlarına karşı Hamburg Başkonsolosluğu o sıralar “Diyanetçiler”, “Nurcular” ve “Süleymancılar” olarak üçe bölünmüş camilerin cemaatleri arasında bir “kutsal ittifak” oluşturarak büyük bir yürüyüş düzenlemiş, binlerce insanı sokağa dökmüştü. Uzaktan izlemiştim. Ürkütücü bir görüntüydü. Çarşaflı, peçeli kadınlar… Cüppeli, poturlu, takkeli, çember sakallı adamlar… Ellerinde yeşil cihat bayrakları… Tekbir sesleri… Gören Almanlar korkuyla duvar diplerine siniyorlar, bu ürkünç kalabalığın geçmesini bekliyorlardı. Olmadı doğal olarak. Avrupa’nın çeşitli kentlerinde benzer görüntülerle karşılaşan insanlar, ne olduğunu anlamadıkları o üzeri Arapça yazılı, kılıç resmedilmiş yeşil bayraklı kalabalıkları görünce, “Bunlar bizi de keserler!” korkusuna kapılıyorlardı. Ha, şunu da ekleyeyim; bunlar Avrupa sokaklarında kol gezerlerken, Yüksel Pazarkaya, Hakkı Keskin gibi yurtsever aydınlarımız vatandaşlıktan çıkarıldıklarından, aynı sokaklarda pasaportsuz dolaşıyorlardı. Diyeceğim şu ki, bu soykırım meselesinde biz Fransa Senatosu’nun kararıyla çuvallamadık; bu kafayla yıllar önceden beri çuvallıyorduk zaten. ૽૽૽ İşte böyle sevgili dostum, senden sonra pek bir şey değişmedi buralarda. İçeride yatan 97 meslektaşımız var. Şimdilik. Senin yükselttiğin bayrağı yere düşürmemeye çalışıyoruz elimizden geldiğince. İçin rahat olsun. Ama sen yine de uyanık kal, öyle ihtiyacımız oluyor ki sana… ‘ G ’ N O K T A S I BULMACA Kaleiçi “katılımcı planlama”yla yaşatılacak... SEDAT YAŞAYAN kemeler zaten “durun” falan da demeyecekler.. belki davalılar yerine davacıları “liberal düzen”e karşı çıkmaktan ötürü yargılayacaklar! Siyasal manzara böyle olsa bile, hiç değilse elde kalabilen değerleri yitirmemek için dava açmanın dışında ne yapmak gerekiyor? Elbette ki yine “planlama”.. ancak doğayı ve tarihi “pazarlama”yı değil, “yaşamla bütünleştirerek koruma”yı hedefleyen bir planlama... Bunun için de çevrenin sadece “turizm müşterileri”ne ait olmadığını, “herkes”in olduğunu önemseyen bir “anlayış değişikliği” gerekiyor. Yani Antalya’yı talan etmek yerine doğası ve kültürüyle kuşaktan kuşağa yaşatmayı hedefleyen bir turizm ve planlama politikası. Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin, işte bunu hedefleyen yeni planlama çalışmalarını meslek odaları, STK’ler ve ilgili kurumlarla işbirliği içinde kente kazandırmak istediği gözleniyor. Bunlar arasındaki “Kaleiçi Revizyon (değişiklik) Planlaması” ise kimlikli gelişme ve “kent tarihine saygılı bir turizm” için özel önem taşıyor. Büyükşehir Belediyesi, Antalya’nın tarihsel yerleşim çekirde Talana karşı önlem Tarihi yaşatabilmek saptanarak bu alan içinde artık yapı izni verilmeyecek. Konut ve küçük ölçekli konaklama ve kullanımlar teşvik edilecek.” Kaleiçi’nde tarihi surları işgal ettikleri için 20 yıl önce kamulaştırma kararı alınan 30 parselin bugüne dek sadece 6’sı kamulaştırılabilmiş... Yeni planla hem bu ihmalin giderilmesi hem de turizmle birlikte konut kullanımının özendirilmesi hedefleniyor. Planlamanın yanı sıra yine Kaleiçi’nde ziyaretçilerin tarihsel anıtlarla buluşmalarını sağlayacak özgün “yönlendirme tabelaları” için Mimarlar Odası’yla birlikte düzenlenen tasarım yarışmasında birinciliği grafik tasarımcısı Evrim Gürel Suveydan’ın eseri kazandı. Koruma Amaçlı Planın da Mimarlar Odası’nın denetimi, danışmanlığı ve koordinasyonunda yapılması için büyükşehir belediyesiyle önceki yıl protokol imzalanmıştı. Sözün kısası Antalya’da halkın ve kentin çıkarları adına “katılımcı” planlama için umut verici gelişmeler var. Çalışmaların ayrıntılarını ise bu akşam 20.30’da Ulusal Kanal’daki İmar Dosyası programımıza katılacak Büyükşehir Belediye Başkanı Akaydın’dan dinleyeceğiz. HARBİ SEMİH POROY HAYAT EPİK TİYATROSU MUSTAFA BİLGİN hetiyatrosu@mynet.com SOLDAN SAĞA: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 1/ Rize’nin Çamlı 1 hemşin ilçesinde ünlü bir kale. 2/ Sü 2 reyya Duru’nun bir 3 filmi... Hayvanların 4 bağlandığı gölgelik. 3/ Gemilerde miza 5 na direğinin geri 6 sindeki yelken... İlave. 4/ Mardin yöre 7 sine özgü, kuzu bu 8 du ve bademle ya 9 pılan bir yemek... 1 2 3 4 5 6 7 8 9 İlkel bir silah. 5/ Yankı... Akdeniz Bölgesi’nde bir 1 K U M A N L A R akarsu. 6/ Cıva sülfür bi 2 I R A K E V İ Ç leşimli bir mineral. 7/ Hay 3 R A N T A B L E vanlara vurulan damga... 4 M T I R A Ş K Kurçatovyum elementinin 5 I S I P A K E T simgesi... Avuç içi. 8/ Sof6 T A K A S A R İ rada kullanılan çaydanlık, 7 L U Y A K İ R tencere, sahan altlığı... SatM rançta bir taş. 9/ Çanakkale 8 I N C A L I Z A U R A A T E yöresine özgü, çeşitli seb 9 zelerle hazırlanan türlü yemeği. YUKARIDAN AŞAĞIYA: 1/ Osmanlı ordusunda kullanılmış küçük çaplı bir top. 2/ Kaz Dağı’nın antik dönemlerdeki adı... Marangozlukta tahta üzerine boydan boya açılan kanal. 3/ Dört tekerlekli bir binek arabası... Alan ölçüsü birimi hektarın kısa yazılışı. 4/ Bir nota... Başında ok biçiminde bir tel demeti bulunan balıkçıl kuşu. 5/ Birlikten yoksun, anlaşamayan gemi mürettebatı için kullanılan sözcük. 6/ Bir nota... İspanyolların sevinç ünlemi... Hayat arkadaşı. 7/ Eskrimde kullanılan üç silahtan biri... Renk renk parlak tüyleri olan, iri gövdeli bir papağan. 8/ Müzikte üç ya da daha çok sesin bir arada tınlaması... Uçurum. 9/ Akıl... Sert ve fazla kızarmayan bir domates türü. C MY B C MY B
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog