Bugünden 1930'a 5,419,315 adet makale [Gelişmiş]



Katalog


«
»

23 OCAK 2012 PAZARTESİ CUMHURİYET SAYFA kultur@cumhuriyet.com.tr KÜLTÜR 15 Tarihle yüzleşmek Kızım Zeynep’i ziyarete gittim açık görüşte. Onun yanı sıra bir tarihi paylaştığım arkadaşlarımı da gördüm: Ayşe Berktay’ı, Büşra Ersanlı’yı nsan genelde tarihe de kendi kişisel tarihine de şimdiki zaman içinde durduğu yerden bakıyor ister istemez. Geçmişin anıları, bellekte yer etmiş imgeleri yaşanmışlıklarla yeni çağrışımlar kazanıyor, yeni anlam katmanları ediniyor. Çocukluktan genç kızlığa geçiş dönemime damgasını vuran en önemli olaylardan biri, Maçka’da geniş bir aile halinde yaşadığımız ahşap konağın yıkılmasıydı. Annem, babam ve ben, henüz taşınacak bir yer bulamadığımız için, alt katlarda yıkım çalışmaları sürerken, çatı katında bir süre daha oturmak zorunda kalmıştık. Dedem müteahhitle konuşmuş, kızı (annem) bir daire bulup taşınıncaya kadar üst katlara çıkmamalarını istemişti. Ama bir ay boyunca, “Vişne Bahçesi”nin finalinde ağaçlara inen baltalar gibi, alt katlardaki balyoz, keski, kazma seslerinin oluşturduğu atmosfer içinde yaşamıştık. Okuldan dönerken pencereleri, kapıları sökülmüş, güzelim yaldızlı tavan süslemeleri alaşağı edilmiş giriş katından geçip merdivenlere yürürken, her yeri kaplayan o toz toprağın, çocukluğumun en güzel anılarının da üstünü örttüğünü düşünürdüm. Çatı katında ise annem sürekli ağlardı. Yıl 1963’tü. Tarihçi Eric Hobsbawm “Kısa 20. Yüzyıl 19141991, Aşırılıklar Çağı” adlı kitabında şöyle diyor: “Geçmişin ya da daha çok, kişinin çağdaş deneyimini önceki kuşakların deneyimine bağlayan toplumsal mekanizmaların Yiğido İspanyol Pansiyonu diye bir gençlik filmi vardı, adında İspanya geçtiği için 56 yıl önce izlemiştim, bir de İtalyan Pansiyonu diye bir film mi vardı, yoksa Ferzan Özpetek’in filmlerinden doğru onu ben mi gördüm yalnızca? Üç yolun ve bir sokağın güzeli yeşil apartman da ne zaman baksam bir pansiyon duygusu uyandırıyor bende. Cihangir Pansiyonu diyelim. Çoğunlukla da evde çalıştığım için, pencereden her baktığımda o pansiyonu yerinde görüyor ve “gösteri sürüyor” diye seviniyorum. Hayatı gösteriye benzettiğimizden beri böyle. Gösteri sürüyorsa hayat da sürüyordur. Ferzan Özpetek filmlerini anmamın bir nedeni var, aslında iki nedeni var, hayır hayır üç nedeni var. Kimi filmleriyle yine çok sevdiğim Pedro Almodovar filmleri arasında yakınlık bulurum. Hiçbir konuda hiçbir zaman “cool” bir adam olmadığım için, sıcaklık kurmak, yakınlık bulmak türünden ısınık fiillere de bayılırım. Kim bayılmaz ki demeyin hemen, gösteri sürüyorsa her türlü numara da yapılıyor demektir. Ah şu insanların “kendilerine rağmen” yaptıkları şeyler yok mu? İki, Özpetek filmlerini severim, üç, o “Yeşil Pansiyon” apartmanında uzun yıllar onun kadın oyuncusu oturdu. Renkli saçlı, büyük gözlü, çevirmenlik de yapan oyuncu şimdi orada oturmuyor. Onun çıktığı daire ya da bir alt dairenin balkonunda, bir yılı aşkın süredir bir cansız manken var. “Yeşil Pansiyon” yolların buluştuğu yerde boy gösterdiği için de mankeni fark etmemek olanaksız. “Sen mevsimler gibisin/değişirsin sevgilim.” Değişiyor da. Bazen geceleri anadan doğma oluyor. Yazın bikinisiyle denize selam gönderiyor. Güzün bir atkı ve üstünde bir pardösü, kışın bereli. Yılbaşında bir kırmızı şapka takmıştı. Manken oradaysa mevsimler de değişiyor demektir. “Küçük köpekli adam” da orada oturuyor, bir Cumhuriyet okuru, yazılarımı okuyormuş, zaman zaman bir şeyler söylüyor, tabii size söyleyemem bunları. Sanırım o “yeşil köşe”nin yerlisi. (Ah “Mavi Köşe”, ah Eskişehir, ah babacığımın eski meyhanesi, mavi köşenin mavi ustası göğe göçtüğünden beri, eski mavi oldunuz ikiniz de.) Yeşil köşenin altı katı var. “Yiğido” en alt’ıncı katında oturuyor. İki yıl önce görmüştüm onu ilk kez Sanatkârlar Parkı’nda. O zamanlar Cihangir Parkı onarımdaydı, ben de Nar’ı eskiden Roma Bahçesi’nin olduğu yerde kurulan ve Sanatkârlar Mektebi Sokak’ta bulunan bu parka götürürdüm. Başı örtülüler, örtüsüzler, buralılar, “ecnebi”ler, çocuk bakıcısı Moldovalılar, Türkmenler, Filipinliler, kediler, çocuklar, liseli âşıklar ve “adem baba”ların doldurduğu bu parka, köpeklerini gezdirenler ve köpek gezdirmekle “vazifeli” olan apartman görevlileri de gelirdi. “Yiğido”yu o zaman fark ettim, fark etmemek olanaksızdı. Çok zayıf, kısacık bir adamdı, kimin kimi gezdirdiği de biraz kuşkuluydu; köpek mi onu, o mu köpeği! Kocaman, güzel bir köpekti, biraz da yaşı küçüktü sanırım, oynamak için adamı sürüklüyordu. Adamın üstünde boyuna çizgili birtakım elbise vardı, onu uzun göstereceğine ne tuhaf, kısalığını daha da görünüyor kılıyordu. (Lafa bak, “görünür kılıyor”muş, lütfen siz daha iyi sözcüklerle değiştirin burayı.) Parkın kapısında durdu ve bir sigara yaktı, “sigarası boyundan büyük” dediğimi unutmadım. Uzun bir sigaraydı. Gözlüklerini yüzüne takmış gibiydi, gözlükleri kocaman yüzü küçücüktü. Selam verdim, dalgınlığına geldi. Cihangir Parkı onarıldı, yeniden açıldı. Eskisinden beter oldu. Bir “ucube” oldu, “mermer ucube”. Fakat yakındı, Sanatkârlar Parkı’nı terk ettik. “Yiğido”yu sonra “Yeşil Pansiyon” apartmanının önünde beyaz eski model bir arabayı silip parlatırken gördüm, dudağındaki sigaranın uzun külünü dökmemeyi beceriyordu gıcır gıcır arabanın üstüne. Sonra da arka camın önündeki Sivasspor atkısını ve üstündeki “Yiğidolar” yazısını gördüm. Hasan Hüseyin’in hiç unutmadığım ikiliğinin tam sırasıydı: “Memleketimiz Sivas kazamız Gürün/İstanbul illerinde sürün Allah’ım sürün.” Arabasını nerdeyse hiç kullanmıyor, hep apartmanın önünde. Bazen içine oturuyor, sanki bir pilot, uçağın motorunu çalıştırıyor, ısıtıyor ya da bir gemi kaptanı gibi, tüm ışıklarını yakıyor. Çevresinde geziniyor. Apartmanın çöplerini hep karanlıkta çıkarırken görüyorum onu. Galiba artık onun evi de, memleketi de, gurbeti de arabası. Her şeyini ona yüklemiş, bir yalnızlığını yüklememiş. Ağır gelir diye mi? Sigarası boyundan uzun adamın, yalnızlığı da kendisinden ağırdır belki de. “Yeşil Pansiyon” apartmanının yalnız “Yiğido”sunu görünce, aklıma geliyorum. Niye bilmiyorum. İ Zeynep Kuray Belleksizleşme yok olması, geç 20. yüzyılın en karakteristik ve ürkütücü fenomenlerinden biridir. Yüzyılın sonunda çoğu genç erkek ve kadın, içinde yaşadıkları zamanın geçmişiyle her türlü organik ilişkiden yoksun, bir tür sürekli şimdiki zaman içinde yetişti.” Bu tespitin günümüz Türkiye’si için her zamankinden daha geçerli olduğunu düşünüyorum. Çünkü belleksizleşmeyi besleyen ana toplumsal dürtülerden birini, yerleşik bir değer halini alan günü kurtarma kaygısı ve zamanı kişisel ömürle sınırlama güdüsü oluşturuyor. Artık yıkılan konağın içindeki anılar değil, yerine dikilecek apartmandan kaç daire alınacağı önem taşıyor. Ama şunu unutuyoruz tabii: Tek gerçeklik diye gördüğümüz bu büyük oyun ve yalan içinde, durmadan yıkıp İstanbul’un siluetini bile değiştirecek bir hırsla yaptığımızı sanırken, gerideki asıl resimde hayal bile edilemeyecek bir enkaz bırakıyoruz. Değiştirdiğimiz sadece İstanbul’un silueti değil; koskoca bir coğrafyanın insani varoluşunu buduyoruz. Yıktığımızı sandığımız o eski konak yerinde duruyor aslında, biz sıcak su lu, merkezi ısıtmalı, konforlu ve depreme dayanıksız apartman dairelerinde yaşadığımızı sanırken. Tek gerçek o konak çünkü. Duvarları, döşemeleri delik deşik artık. Söküp söküp yakmışız tahtalarını, kimi zaman ısınmak, kimi zaman da isterik toplu ayinlerde etrafında dönebileceğimiz bir ateşi tutuşturmak için. Ve söktüklerimizin, attıklarımızın, kovduklarımızın, bahçeye gömdüklerimizin yerlerine ne koyacağımızı hâlâ bilemiyoruz, konforlu dairelerimizde bugünü atlatmaya bakıyoruz. Yalanı yenmek Bu yalana inanmak zorundayız, başka bir çaremiz yok, çünkü hayatın bugünden ibaret olmadığını bize anlatmaya çalışan, zamanı kendi ömürleriyle sınırlı görmeyen, yalanı yenip “bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” yaşamak isteyen herkesi arka bahçedeki kör kuyuya doldurmuşuz. Sesleri çıkmaz olunca rahatlamışız ancak. O kuyudan ne zaman itirazlar yükselmeye başlasa, son model müzik setlerimizi sonuna kadar açıp bastırmaya, duy mamaya, duyurmamaya çalışmışız seslerini. Bazıları da kuyudan sürüne sürüne, fark ettirmeden çıkmayı başarmış nasılsa, daha gürültülü, daha boğucu hoparlörler nasıl yapılır onu öğretmeye başlamışlar yalanın sahiplerine. Başka bir çare bulamamışlar var olmak için, çünkü onlar da artık “bir tür sürekli şimdiki zaman” içinde yaşamak istiyorlar. Bir zamanların yol arkadaşlarının yenilgisinden zevk alıyorlar, kanatmak, acıtmak güçlü, dolayısıyla haklı olduklarını kanıtlamak istiyorlar. Ama güçleri artık o saf, temiz günlerdeki gibi fütursuzca fedakârlıklarından kaynaklanmıyor, kendilerine ait olmayan bir gücün keyfini sürdüklerine inanmak istiyorlar. Buz gibi ısırgan bir yel doluyor yıkık konağın delik deşik duvarlarından içeri. Burada Uşak Firs’in hüznüne bile yer yok, sadece kötü çekilmiş, kötü oynanan bir korku filminin karabasanlı kareleri izliyor birbirini. ૽૽૽ Kızım Zeynep’i ziyarete gittim açık görüşte. Onun yanı sıra bir tarihi paylaştığım arkadaşlarımı da gördüm: Ayşe Berktay’ı, Büşra Ersanlı’yı… Sağlıkları, moralleri iyiydi. Onlar şimdiki zamanı bir belleksizlik içinde yaşamıyorlar çünkü. “Çok uzaklardan gelindiğini” biliyorlar. Büşra, Zeynep’e, “Kırk yıl önce annenle yattım hapiste, şimdi seninle yatıyorum, umarım senin kızınla da yatmam” demiş. Bence tarihle yüzleşirken, hele hele Türkiye’nin son elli yılını konuşurken Büşra’nın bu şakasını dikkate almak gerek, ne dersiniz yıkık konağın sakinleri? Sinema Genel Müdürü Mesut Cem Erkul’un açıklamasına sinema dünyasından 84 imzalı sert tepki ‘Sansür ve adam kayırma’ Kültür Servisi Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürü Mesut Cem Erkul’un, bundan sonra desteklerin öncelikle “gişe yapan” ve “tüm aile bireylerinin birlikte izleyebileceği” filmlere verileceği yönündeki açıklamasına sinema dünyasından sert tepki geldi. Aralarında Derviş Zaim, Hüseyin Karabey, Nur Sürer, Semih Kaplanoğlu, Seren Yüce, Sırrı Süreyya Önder, Tuncel Kurtiz, Ümit Ünal, Yeşim Ustaoğlu, Zeki Demirkubuz gibi yönetmen ve oyuncuların da bulunduğu 84 sanatçı, Erkul’un açıklamasını ortak bir bildiriyle kınadı. Kutluğ Ataman ve Mehmet Güleryüz gibi sanatçıların da imzaladığı bildiride, “Kültürel, sanatsal ürünler hiçbir zaman kâr/zarar hesabıyla değerlendirilmemelidir. Bu bakış açısıyla yaklaşılsaydı son yıllarda uluslararası başarılar kazanan filmlerin birçoğu desteklenemezdi. Kurgulanmaya çalışılan bu teorik zeminin sanatın tümünde ve doğal olarak sinemada tek bir karşılığı vardır: Sansür ve adam kayırma. Sanatın doğasına, maddi koşullarla ve çerçevesi müphem Türk aile değerleriyle sınır çizmek kabul edilemez” denildi. Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlü Büşra Ersanlı ᮣ Erkul’un desteklerin öncelikle gişe yapan ve tüm aile bireylerinin birlikte izleyebileceği filmlere verileceği yönündeki açıklamasını 84 sinema sanatçısı sert bir dille kınadı. Ortak bildiride, sanat yapıtlarının kârzarar hesabıyla değerlendirilemeyeceği vurgulandı: “Sanatın doğasına, maddi koşullarla ve çerçevesi müphem Türk aile değerleriyle sınır çizmek kabul edilemez.” ğü’nün ikiye ayrılmasından sonra Sinema Genel Müdürlüğü’ne atanan Mesut Cem Erkul, bir süre önce yaptığı açıklamada, “Eskiden kahramanlık filmlerine, tarihi Türk filmlerine gidilir, çıkıldığı zaman onun etkisinde kalınırdı. Bir Malkoçoğlu vesaire etkilerdi. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı da engellilerin, Türk ailesinin yapısını güçlendirici eserlerin ortaya çıkmasında çok istekli. Kültür ve Turizm Bakanlığı Değerlendirme ve Sınıflandırma Kurulu bilindiği gibi filmleri değerlendiriyor. Bu teşvik mekanizmasını genel izleyiciye 100, 713 yaş arasına 85, 1318 yaş arasına 75 olarak oranlarsak ticari olarak da teşvik etmek mümkün olabilir. Bu yöntemi de deneyeceğiz” demişti. Sinema sanatçılarının ortak bildirisinde ise, bu açıklamanın şaşkınlıkla izlendiği belirtilerek, Sinema Genel Müdürlüğü’nün Ticaret ya da Sanayi bakanlıklarının değil, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bünyesinde olduğu hatırlatıldı. Türk sinemasının son 10 yıldır istikrarlı bir yükseliş içinde olduğunun vurgulandığı bildiride şöyle denildi: “Tüm bunlar yurtdışında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın milyonlarca lira harcayarak yaptığı tanıtımdan çok daha kuvvetli ve kalıcı bir tanıtıma olarak sağlamaktadır. Bu başarı ancak özgürlüğü ve ortaya çıkan yapımların özgünlüğüyle açıklanabilir. Sinemayı özgür bir sanat olarak görenler için bu durum son derece açıktır. Bunun anlamını kavrayamayanlar ise bu başarıyı yok saymakta ve sanat sinemasını atıl hale getirmek için kendi lobilerini sürdürmektedir.” Sinema sanatçılarının bildirisinde, Erkul’un açıklamasındaki tanımlamalarda, aslında filmlerin daha çekilmeden sansüre uğraması, belirli bir çizgideki sinemanın teşvik edilmesi gibi Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın asli görevi olmayan birçok amacın güdüldüğü vurgulandı. Bildiriye imza atan sanatçılar, söz konusu değişikliklerin bir an önce kendileriyle paylaşılmasını, sinemamızın sorunlarının asıl muhatapları olan kendileriyle birlikte saptanıp çözümlerin birlikte geliştirilmesini istediler. ünay: Yeni teşvik sistemi üzerinde çalışıyoruz Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ise gazetemize yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Türk sinemasına vermiş olduğumuz eski destek sistemimiz, devam ediyor. Buna ek olarak başarılı filmlere ve yerli film yapımcılarının sinemalarına destek öngören yeni bir teşvik sistemi yöntemi üzerinde çalışıyoruz. Mevcut destekleme mekanizmasının üzerine teşvik unsurlarını hedefleyen bir yaklaşımımız var. Açıkçası gösterime girmiş ve başarılı olmuş filmlere yapılan teşvikin sadece kayırma olarak nitelendirilmesini anlamakta güçlü çekiyorum.” G liye Uçar, Aslı Ertürk, Aslı Filiz, Aslı Özge, Aydın Bağardı, Aziz Akal, Baran Seyhan, Belma Baş, Belmin Söylemez, Biket İlhan, Bingöl Elmas, Çayan Demirel, Çiğdem Vitrinel, Dersu Yavuz Altun, Derviş Zaim, Durul Taylan, Ebru Şeremetli, Emel Çelebi, Emre Yeksan, Ender Yeşildağ, Enis Rıza, Funda Özyurt, Göktuğ Özgül, Hakkı Kurtuluş, Hasan Özgen, Haşmet Topaloğlu, Hikmet Yaşar Yenigün, Hüseyin Karabey, İlksen Başarır, İnan Temelkuran, Kutluğ Ataman, M. Caner Alper, Mahmut Fazıl Coşkun, Mecit Beştepe, Mehmet Binay, Mehmet Eryılmaz, Mehmet Güleryüz, Melik Saraçoğlu, Meral Okay, Metin Avdaç, Murat Düzgünoğlu, Murat A BİLDİRİYE İMZA ATANLAR Saraçoğlu, Mustafa Temiztaş, Mustafa Ünlü, Nadir Öperli, Nalan Sakızlı, Nida Karabol, Nur Sürer, Orhan Eskiköy, Ozan Turgut, Ömer Tuncer, Ömür Atay, Önder Çakar, Özcan Alper, Özgür Candan, Özgür Doğan, Özkan Küçük, Pelin Esmer, Rüya Köksal, Selim Demirdelen, Selim Evci, Semih Dindar, Semih Kaplanoğlu, Şenay Ertorun, Seren Yüce, Serkan Acar, Sevilay Demirci, Seyfettin Tokmak, Seyfi Teoman, Seyhan Kaya, Sırrı Süreyya Önder, Tarık Tufan, Tolga Esmer, Tolga Örnek, Tuncel Kurtiz, Tülin Özen, Türker Korkmaz, Ümit Ünal, Veli Kahraman, Yağmur Taylan, Yamaç Okur, Yasin Ali Türkeri, Yeşim Ustaoğlu, Zeki Demirkubuz. Serbest müzisyenler tekrar buluşuyor Ⅵ Kültür Servisi Sık seyahat eden müzisyenlerin en önemli sorunlarından biri olan havayolu şirketlerinin enstrümanlara yönelik özensiz uygulamalarına karşı başlattığı “Enstrümanıma Dokunma” kampanyası ile adını duyuran Serbest Müzisyenler ve Yapımcılar Derneği, ikinci buluşmasını gerçekleştiriyor. 31 Ocak akşamı Babylon’da gerçekleşecek etkinlikte, Mor ve Ötesi’nden Harun Tekin ve Burak Güven’in yanı sıra Elif Çağlar ve Ceylan Ertem sahnede olacak. Rüşdi festivalden çekildi Ⅵ Kültür Servisi Salman Rüşdi, Hindistan’daki en büyük edebiyat festivali olan Jaipur Edebiyat Festivali’nden güvenlik kaygıları nedeniyle çekildi. Rüşdi, bazı Müslüman din adamlarının festivale katılmasını protesto etmesinin ardından suikasta uğramaktan korktuğunu belirtti. C MY B C MY B
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog