Bugünden 1930'a 5,447,002 adet makale



Katalog


«
»

SAYFA 16 KÜLTÜR CUMHURİYET 9 ŞUBAT 2011 ÇARŞAMBA kultur@cumhuriyet.com.tr Aksel’in heykeli Tate Modern koleksiyonunda Kültür Servisi Uzun yıllardır Türkiye ve yurtdışında kişisel sergiler açan, karma sergilere katılan Erdağ Aksel’in “Zenaatin Sureti” adlı heykeli Londra’daki Tate Modern Müzesi’nin koleksiyonuna alındı. Sanatçı kimliğinin yanı sıra, Sabancı Üniversitesi’nin Görsel Sanatlar ve Görsel İletişim Tasarımı programının kurucularından da olan Aksel’in, “Tereddüt Nesneleri” dizisinin bir parçası olan “Zenaatin Sureti” adlı heykeli, ilk kez İstanbul Galeri Nev’de 2002 senesinde sergilenmişti. Türkiye’de kişisel sergilerini İstanbul Galeri Nev ve Ankara SiyahBeyaz Galeri’de açan Aksel’in yapıtları İstanbul ve Venedik bienallerinde de sergilenmişti. Tate Modern daha önce Türkiyeli sanatçıların video çalışmalarını koleksiyonuna katmıştı. Aksel’in çalışması ise Tate Modern’in Türkiyeli bir sanatçıdan aldığı ilk heykel olma özelliğini taşıyor. Cem Adrian turneye hazır Kültür Servisi Sıra dışı sesi ve müziğiyle akıllara yer eden Cem Adrian, şubat ve mart ayında küçük bir Türkiye turnesine çıkıyor. Adrian, bugün Beyoğlu Hayal Kahvesi’nde saat 22.30’da, 10 Şubat’ta Muğla Mabolla Performance Club’da, 18 Şubat’ta Kıbrıs The Wall’da, 19 Şubat’ta Adana Ora Cafe’de, 25 Şubat’ta İstanbul Bronx Pi’de, 26 Şubat’ta Çanakkale Mask Bar’da ve 27 Şubat’ta Balıkesir Salih Tozan Kültür Merkezi’nde sahnede olacak. Ayrıca, 1 Mart’ta Sabancı Kültür Merkezi Kocaeli ve 11 Mart’ta da Noxx Stage İzmir’de olacak. Son olarak Aralık 2010’da 5. stüdyo albümü “Kayıp Çocuk Masalları”nı çıkaran sanatçının bu albümdeki tüm şarkıların söz, müzik ve aranjeleri kendisine ait. DEFNE GÖLGESİ TURGAY FİŞEKÇİ Direniş Odağı Sanatçı Aziz Nesin tek başına bir direniş odağıydı. Daha İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Marko Paşa dergisi serüveniyle bir edebiyatçının nasıl bir direniş odağı olabileceğini göstermişti. Aziz Nesin’in bu özelliği hiç değişmedi. Üstelik “ciddi” edebiyatçıların çok da önemsemedikleri bir iş, gülmece yazarlığı yapıyordu. Ama gerçek bir aydındı. Her dönemde ülkesi üstüne düşünen, söz söyleyen, aydınca çıkışlar yapan biriydi. Özellikle de Türkiye Yazarlar Sendikası başkanıyken, ülke 12 Eylül askeri darbesiyle karşılaşınca aydın kimliği ve tutumu daha da öne çıktı. Sıkıyönetim mahkemelerinde, Aydınlar Dilekçesi davasında, Bilar’ın kuruluşunda, Sivas Olayından sonraki tavırlarında, barış ve silahsızlanma eylemlerinde, Bulgaristan’daki Türklerin, Türkiye’deki Kürtlerin haklarının savunulmasında hep bu özelliği öndeydi. Bu tavırlarla, en gerici yönetimlere karşı tek başına da olsa bir direniş odağı olmayı başarmış, benzerlerini Sartre’da, Bertrand Russell’da gördüğümüz bir çağdaş aydın tavrı ortaya koyabilmişti. Aydın tavrını siyasal alanla birlikte kültür alanında da sürdürmüştü: Batı dillerinin işgaline karşı The Marmara ve The Bosphorus otellerinin isimlerinin değiştirilmesini önermesi, insan haklarının tanımının kültürel yapı ve olanaklara göre nasıl değişken olabileceğini, hayvan haklarını, nüfus sayımlarında evlere kapatılmanın nasıl bir ilkellik olduğunu, sokaklarda üniformalı polis ve askerlerin dolaşmasının nasıl bir insan hakları çiğnenmesi olduğunu, UNESCO çalışmalarının ülkemizdeki yetersizliklerini, Mardin’in, Hasankeyf’in sorunlarını gündeme getirdi. Aziz Nesin’in ölümünden birkaç ay önce yayımlanmış Çuvala Doldurulmuş Kediler adlı bir kitabı var. Artık seksen yaşındaki yazar, son günlerini yaşadığının bilincinde olarak giderayak, son yazılarını, konuşmalarını derlemiş bu kitapta. Yalnızca bu kitaptaki yazılar bile onun nasıl güçlü bir direniş odağı olabildiğinin bulunmaz bir örneği. Hangi temel sorun ortaya atılsa, Aziz Nesin alıyor eline aydınlara özgü direnen kalemini. Hani, yazarlar toplumların vicdanıdır, denir ya, Aziz Nesin bakın ne diyor: “Öyle sanıyorum ki, bir yazarın bir toplumun vicdanı olmak gibi bir yüceliğe ulaşması toplumun genel bilinç akışına çoğunlukla ters düşmesi demektir. Yazar, toplumunun olan vicdanı değil, olması gereken vicdanıdır. Onlar, başlangıçta toplumun güncel akımına ters düşen azınlığın dilmacı olmuşlardır.” Ardından da Sartre’ın bir sözünü ekliyor: “Bir ülkede halkın ayağı çıplaksa yazarın görevi ona ayakkabı yapmaktır.” Aziz Nesin’i bu özelliğiyle anma nedenim, son dönemlerde iki büyük sanatçımızın iktidarın gerici uygulamaları karşısında benzer birer direniş odağı olarak sivrilmiş olması. Fazıl Say, ülkemizin içine yuvarlandığı gericilik kültürüne her fırsatta karşı durdu. Gazetemizin geçtiğimiz perşembe günkü sayısında, “Artık En İyisi Sanat Hiç Olmasın!” başlıklı yazısında, gelinen son noktayı ve egemen anlayışı bütün açıklığıyla bir kez daha anımsattı. Mehmet Aksoy, “ucube” İnsanlık Anıtı’nı savunurken, sanatın ne denli dişli bir direnişin bayrağı olabileceğini bir kez daha gösteriyor. Yaşanan bütün bu gelişmeler içinde beni en çok üzen ise, edebiyatçılarımızın bireyler olarak da, örgütleriyle de sanki olan bitenin dışındaymış, başka bir ülkede yaşıyormuşçasına sessizlik içinde olmaları. Ülkesinin ve halkının geleceği karşısında sorumluluk duyguları tükenmiş edebiyatçı sanatçı olabilir mi? turgay@fisekci.com 61. Uluslararası Berlin Film Festivali’nde genç yönetmen Seyfi Teoman’ın filmi, Altın Ayı için yarışacak ‘Bizim Büyük Çaresizliğimiz’ MARTİNA PRİESSNER TUNÇAY KULAOĞLU BERLİN Semih Kaplanoğlu’nun “Bal” filmiyle 46 yıl aradan sonra tekrar Türkiye’ye gelen Altın Ayı’ya bu yıl yine Türkiye yapımı bir film aday. 2008 yılında festivalin Forum bölümünde gösterilen ilk filmi “Tatil Kitabı” ile dikkatleri üzerine çeken genç yönetmen Seyfi Teoman’ın, Barış Bıçakçı’nın aynı adlı romanından beyazperdeye uyarladığı “Bizim Büyük Çaresizliğimiz” büyük ödül için yarışacak. Yarışma bölümünde ayrıca Yasemin Şamdereli’nin “Almanya” adlı filmi de bulunuyor. Türkiye’den Almanya’ya işgücü göçünün 50. yılını doldurduğu 2011’de, üç kuşak üzerinden bir göç hikâyesi anlatan Almanya yapımı bu film, uluslararası diğer birçok festivalde de bulunan garip bir kategori kapsamında, yarışma bölümünde ama “yarışma dışı” gösteriliyor. Aynı kaderi paylaşan toplam 6 yapım arasında Joel ve Ethan Coen kardeşlerin son filmi “True Grit” de bulunuyor. Türkiye yapımı bir diğer eser, Berlinale’nin Kısa Film Yarışması’nda gösterilecek. Arin İnan Arslan’ın “Pera Berbangê/Arpeggio Ante Lucem” adlı kısa filmi, 21 ülkeden katılan 24 filmle birlikte ödül için yarışacak. Tunceli doğumlu Arslan’ın üçüncü kısa filmi olan “Pera Berbangê”, zorla boşaltılan köyünden geldiği büyük şehrin varoşunda güvercin satarak hayatını kazanmaya çalışan Biskov ile kardeşinin hikâyesini anlatıyor. “Bizim Büyük Çaresizliğimiz” “Almanya” arın başlayacak festivalde Yasemin Şamdereli’nin “Almanya” filmi de yarışma bölümünde, ama “yarışma dışı” gösterilecek! Film, Türkiye’den Almanya’ya işgücü göçünün 50. yılını doldurduğu 2011’de, üç kuşak üzerinden bir göç hikâyesini anlatıyor. bine yakın “buluşma” kapsamında, proje ve senaryo geliştirme desteği bulabilmek için mücadele edecek. bir tavır sergiliyor” dediği ve “Kürt açılımında bir kilometre taşı” olarak nitelediği “Min Dît”in genç yönetmeni Mıraz Bezar, Türkiye’yi kötü resmeden her filme teşvik verdiği iddia edilen Avrupa ve Almanya’da başvurduğu Berlinale dahil her kapıdan geri çevrilmiş, filmi sonunda kendi olanaklarıyla çekmek zorunda kalmıştı. Bezar, katıldığı her uluslararası festivalden ödül almıştı. Anne ve babalarını “faili meçhul” bir ci Y İki ailenin portresi Festival kapsamında TürkiyeAlmanya işgücü göçünün sonuçlarına değinen “Rotkohl und Blaukraut” adlı belgesel, “Alman Sinemasının Perspektifleri” bölümünde gösterilecek. Anna Hepp’in bu çalışması, Ruhr Havzası’nda yaşayan TürkAlman iki genç ailenin portresini çiziyor. Filmin adı ise bir sebze ismi üzerinden farklı kimliklere gönderme yapıyor. Bildiğimiz kırmızı lahana, Güney Almanya’da “Blaukraut” (Mavi Ot), Kuzey Almanya’da “Rotkohl” (Kırmızı Lahana), Güneybatı Almanya’da ise “Rotkraut” (Kırmızı Ot) diye adlandırılıyor. Filmin adı ve farklı kültürleri içinde harmanlamış, Anadolu kökenli ama aynı zamanda Ruhr Havzası’nın mizah dolu diliyle konuşan bu iki ailenin portresi şimdiden merak uyandırıyor. 61 yıllık tarihi boyunca, resmi ve gayri resmi bölümleriyle giderek genişleyen, festival dışındaki kurum ve kuruluşların özerk seçici kurullarıyla Altın ve Gümüş Ayı haricinde düzinelerce ödül dağıtan Berlinale, geçen yıl yeni bir bölüm açtı. “Berlinale goes Kiez” (Berlinale Mahallelere Giriyor) başlıklı bu bölüm kapsamında, kentin farklı semtlerindeki sinemalarda gösterilen filmlerle, festival bileti bulamayan “mahalle sakinlerine” hitap etmeyi amaçlayan bölüm kapsamında, Yasemin Şamdereli’nin “Almanya”sı Neukölln semtindeki bir sinemada gösteriliyor. ‘Min Dît’ Berlin’de Türkiye ve Almanya sineması bağlamında Berlinale’deki en ilginç gösterimlerden birisi kuşkusuz “Min Dît” olacak. Atilla Dorsay’ın “katıksız bir gerçekçiliğin izini sürüyor (...), adına Güneydoğu veya Kürt sorunu dediğimiz konularda sert ve ödünsüz nayete kurban vermiş iki kardeşin öyküsünü anlatan, 50’nci yılını yaşadığımız Almanya’daki Türkiye kökenli göçe çok farklı bir pencere açan “Min Dît”, Almanya’nın Oscar’ı sayılan Lola Ödülü’nün de aday adayları arasında yer alıyor. MAYDA SARİS’İN KİTABINDA 200 KADAR RUM RESSAM TANITILIYOR Münir Özkul hastanede İstanbul Haber Servisi Hababam Sınıfı’nın “Mahmut Hocası” sanatçı Münir Özkul, yüksek ateş, genel durum bozukluğu ve solunum yetmezliği şikâyetiyle hastaneye kaldırıldı. Prof. Selim Aksöyek, Özkul’un Genel Yoğun Bakım Ünitesi’nde tedavisinin devam ettiğini belirterek, “Şu an için solunum yetmezliği ileri aşamada olmamakla birlikte tedaviye verdiği cevaba göre tedavisi düzenlenecektir” dedi. ‘İstanbullu Rum Ressamlar’ Kültür Servisi Mayda Saris’in “İstanbullu Rum Ressamlar” adlı kitabı, Birzamanlar Yayıncılık tarafından yayımlandı. Türkçe ve İngilizce olarak yayımlanan kitap, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinin İstanbul doğumlu ya da İstanbul’da yaşamış 200’e yakın Rum ressamın yaşamöykülerini ve yapıtlarından örnekler sunuyor. Daha önce, 2003 yılında da “Başlangıcından Günümüze Ermeni Resim Sanatı” adlı kitabı yayımlanan Mayda Saris, birçok alanda yetenekli ustalar yetiştiren Rumların yüzyıllar boyunca yalnızca Osmanlı’dan Türkiye’ye değil, daha da öncesine, Bizans ve Konstantinopolis’e uzanan geniş zaman diliminde İstanbul’u İstanbul yapan sayısız güzellik yarattıklarını vurgulayarak şöyle diyor: “Ancak saray ressamlarının en ünlülerinden, 30’u aşkın eseri Topkapı Sarayı’nda bulunan Kapıdağlı Kostantin’in adını kaç İstanbullu biliyor dersiniz? Oysa sayıları hiç de azınsanmayacak İstanbullu Rum ressamlar, gördüklerini ve duyduklarını tuvale dökmede büyük ustalık göstermiş, ikona ve dini tuvallerin yanı sıra, bir döneme ışık tutan, padişah portreleri ve İstanbul manzaraları da dahil olmak üzere, belge niteliğinde tablolar betimlemişlerdir.” Sanat tarihçisi Filiz Çağman da, kitaba yazdığı sunuş yazısında şunları belirtiyor: “İstanbullu Rum Ressamlar adlı bu kitap türünün ilk örneği olması açısından fevkalade dikkat çekici olduğu gibi, Osmanlı Sanatı’nda Rum sanatçıların yeri ve katkısının belirlenmesi açısından da yeni araştırma ve yayınlar konusunda başlangıç noktasını oluşturacaktır.” ‘Beşir Göğüş Ödülü’ Akyalçın’a Kültür Servisi 1999’daki Yalova depreminde yitirdiğimiz edebiyat eleştirmeni, eğitimci Beşir Göğüş’ün ailesi ile Dil Derneği’nin birlikte düzenlediği “Dil Derneği Beşir Göğüş Ödülü”ne Dr. Necmi Akyalçın “Türkçemizin İncileri Atasözlerimiz/ Tanıklı Sözlük” dosyasıyla değer görüldü. Dilek Göğüş Ülgüray, Emin Özdemir, Prof. Cahit Kavcar, Prof. Dr. Sedat Sever ve İbrahim Dizman’dan oluşan seçici kurulun belirlediği ödül, 11 Şubat’ta düzenlenecek bir törenle Akyalçın’a sunulacak. COProduction Market Alman medyasında, yıllardan beri Türk ve Arap gençlerinin, işsizlerin, uyuşturucu satıcılarının, çetelerin “terör estirdiği” bir semt olarak lanse edilen, çoğunluk toplumun at gözlükleriyle “uyumsuzluğun” abidesi haline getirilen bir muhitte, göç hikâyesi anlatan bir filmin gösterilmesi abesle iştigal ediyor, çünkü filmin konusu, hitap edilmek istenen insanların çok yakından bildikleri hayatlarını ve tecrübelerini resmediyor gibi. Oysa gönül isterdi ki, film, Charlottenburg gibi, başkentin “nezih muhitlerinden” birindeki bir sinemada, Türk ya da Arap kökenli komşusu olmayan bir kitleye seslensin. Festivalin “CoProduction Market” bölümünde görücüye çıkan yeni projeler arasında Türkiye kaynaklı iki yapım var. Seyfi Teoman’ın “Evliya”sı ile Pelin Esmer’in “Gözetleme Kulesi”, festivale 25 ülkeden katılan yaklaşık 450 potansiyel ortak yapımcının ilgisini çekebilmek için, markette düzenlenen Aslankara ile ‘Le’ üzerine Kültür Servisi Yazar, tiyatrocu, belgesel sinemacı M. Sadık Aslankara son romanı “Le” üzerine 12 Şubat’ta 14.30’da İstanbul Belgesel Sinemacılar Derneği’nde söyleşi gerçekleştirecek. Meliha Akay’ın yönlendireceği söyleşide Aslankara, kadınlık, kimlik, etnik köken, mezhep tartışmaları, halkaydın ilişkisini ele aldığı romanını anlatacak. (Tel: 0 212 245 90 96) Kültür Servisi Berkant ve Erol Büyükburç, 12 Şubat’ta Beyoğlu’ndaki Maya World Music Club’da sahne alacak. Yemekli ve limitsiz yerli içkinin olacağı programda Berkant ve Büyükburç, en sevilen şarkılarını söyleyecekler. Rezervasyon ve bilgi için: 0536 238 29 94 E. GrammanopulosAgrafiotis, “Aziz Konstantinos ve Azize Eleni”, ahşap üzerine yağlıboya, Ayios Yoannis Kilisesi, Yeni Mahalle. C MY B C MY B Berkant ve Büyükburç sahnede
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog