Bugünden 1930'a 5,438,865 adet makale [Gelişmiş]



Katalog


«
»

SAYFA 2 OLAYLAR VE GÖRÜŞLER CUMHURİYET 9 OCAK 2011 PAZAR EVET / HAYIR OKTAY AKBAL Çağlar Boyu Sömürü ve İnanç Emperyalist güçlere karşı ilk bağımsızlık savaşını veren “Laik Cumhuriyet”in kuruluş ilkeleriyle bağdaşmayan bu tutum siyasal ortamda tedirginlik yaratmaktadır. Gelişen olayların bilincinde olan yurtsever aydınların özlemi ise, ülkemizin antiemperyalist, sömürü karşıtı, laik ve demokratik, sosyal nitelikli bir hukuk devleti olarak varlığını sürdürmesi, uygar dünyadaki saygınlığına yeniden kavuşmasıdır. tedirginlikleri artmakta, gerçekleri dile getiren bilim adamları ve aydınlara baskılar yoğunlaşmaktadır. ONUNCU KÖY BEKİR COŞKUN İstanbul’a Özlem Duymak mı? “Oktay Akbal’ın yazılarında, öykülerinde hep İstanbul sokakları vardır. İstanbul sokakları bir film şeridi gibi geçer gözümün önünden. Oktay Akbal’ın öyküleri, romanları İstanbul’un kulaklarına hep bir şeyler fısıldar.” Daver Darende’nin “Çok Renktir İstanbul” adlı kitabında bu satırları okuyunca dayanamadım. “Ben ocak ayının ortasında neden hâlâ Akyaka’dayım” dedim kendime... “O Sokaklar” adlı bir şiir de yazmıştım vaktiyle, tek yayımladığım şiirdi... Aylar geçti, geçtikçe daha koptum sokaklardan. Bir yokuştan inmek, denizle karşılaşmak... Hem Akyaka’da, hem İstanbul’un Kumkapı’sında, Yenikapı’sında, İstinye’sinde, Moda’sında... Bir hayal mi oldular? Zaman denen canavar aldı hepsini elimden, gözlerimden, ama düşler kaç yaşında olursan ol, gizlice yaşar bir yerinde!.. Daver Darende, bir İstanbul çocuğu. Dört köşesini tanımış, sevmiş. Ama zaman onu da etkilemiş... Bilmem arada bir Fatih’in, Nişantaşı’nın, Bebek’in sokaklarını, Boğaz’ın kıyılarını dolaşıyor mu? Bu kitap bir İstanbul şiiri... “İstanbul bir sevgili gibi özlenir, ona sarılmak, onu okşamak istersiniz? Özleminiz hiç sona ermez, onu hep ararsınız, ona kavuşunca mutlu olursunuz” diyor. Bir görevli olarak dünyanın pek çok yerini gezmiş, güzelliklerini tatmış, ama İstanbul bir sevgili gibi, hiç yaşlanmayan, değişmeyen bir sevgili gibi... Bir zamanlar ben de derdim! “Ben İstanbul dışında yaşayamam!” ama nerdeyse otuz yıldır yaşıyorum işte! Muğla’nın Akyaka’sında... İlhan Selçuk’la, Handan’la, Nail Çakırhan’la, Hamdi Bey’le, köşedeki Ayşe teyzeyle, Fatma bacıyla, komşularla, tanışlarla... Hepsi dost, kırk yıllık bir yakınlık varmış gibi! Akyaka’ya bir geldik, bir daha çıkamadık! Sevgili İstanbul’u unuttuk diyeceğim, ama olası mı unutabilmek... ‘Çok Renktir İstanbul’u okurken bu kentin sokaklarını, sinemalarını, romanlarını, şiirlerini de tanıyacaksınız, seveceksiniz, özleyeceksiniz... Bu bir kitap değil, bir aşk mektubu... Benim İstanbuluma, şu kış fırtınasında özlemini çektiğim Bakırköy’e, Ataköy’e, Göztepe’ye, Yeniköy’e... Ama bir de ‘zehir soluyan’ İstanbul var şimdi! Yoktu öyle bir şey benim çocukluk, gençlik, olgunluk yaşlarımda. Hep güler yüzlü, sevgili bir arkadaş, bir sevgiliydi... Değerli dost Darende şöyle bitirmiş aşk dolu yazısını: “Geçen gün puslu bir havada Galata Kulesi’nden Haliç’e baktım. Kapkara bulutlarla kaplı İstanbul beni ürküttü.” Ben yine de döneceğim kentime, İstanbuluma! Zorlukla da olsa... Yürüyemesem de... Eski İstanbul’u bulamasam da... WikiLeaks olayı Son günlerin WikiLeaks olayını da, basit bir bilişim korsanlığı olarak değil, sömürü ve yolsuzlukların siyasal dayanaklarının sağduyulu insanlarca açıklanması olarak algılamak gerekir. Kendilerini insanlığa ve bilime adayan, doğa değerlerinin talan edilmesine karşı çıkan aydınların öncülüğünde gerçekleri gören uluslar da giderek sömürüye karşı direnmeye yönelmektedirler. Artık, dünyanın en üstün olanaklarıyla donanmış orduları bile, sömürüye direnen topluluklara karşı bocalamakta, ancak yerel işbirlikçiler aracılığıyla sömürülerini sürdürebilmenin yollarını aramaktadırlar. Son dönemde, “Dinler arası diyalog” olarak sunulan sözde uzlaşma isteklerini de, giderek zor durumda kalan sömürücü güçlerin, “Medeniyetler Çatışması”ndan vazgeçerek kendilerine inanç desteği sağlamalarının yeni bir yöntemi olarak değerlendirmek gerekir. Böylece ılımlılaştırılarak uzlaştırılacağı umulan inanç farklılıklarının tepkisizleştirilerek çıkar çevrelerinin sömürücü amaçlarına destek sağlanabilmesi tasarlanmaktadır. Bütün küresel sorunların yoğun olarak yansıdığı coğrafyamızda da sömürücü güçlerin aynı yöntemleri uygulamaya çalıştıkları görülmektedir. Bu amaçla ülkemize yüklenmek istenilen görev, sömürülen ülkeler topluluğunun eşbaşkanlığı olarak dayatılmakta, yurtiçinde tutucu çevrelere hoş görünmek için de bu durum, “Yeni Osmanlıcılık” olarak sunulmaktadır. Emperyalist güçlere karşı ilk bağımsızlık savaşını veren “Laik Cumhuriyet”in kuruluş ilkeleriyle bağdaşmayan bu tutum siyasal ortamda tedirginlik yaratmaktadır. Gelişen olayların bilincinde olan yurtsever aydınların özlemi ise, ülkemizin antiemperyalist, sömürü karşıtı, laik ve demokratik, sosyal nitelikli bir hukuk devleti olarak varlığını sürdürmesi, uygar dünyadaki saygınlığına yeniden kavuşmasıdır. Bizi Terk Ettiler Gazeteler en son “Kayıp arılar” haberini verdiler. Gözüm havada kaldı o gün. Bir arı görsem keşke umuduyla gözümü gül ağacının dallarından ayırmadım. Oysa senede asgari iki kez beni arı sokar... Ben arıdan korkarım. Sarısiyah kanatlı elma kelebekleri artık yok. Toy kuşları, çil keklik, turaç artık gözükmüyorlar… Telli turna dört tane kalmıştı, arkadaşlar “son telli turnaları yerinde görme turları” düzenleyip de her gün mekânlarına şapkalıçantalı iki otobüs insan götürüpgetirince, onlar da gittiler. Renkli arı kuşları… Bu sene yaban kazları ve Macar ördekleri Tuz Gölü’ne gelmediler, ne Altın Çanak’ta, ne Balık Damı’nda gören olmadı onları… Dikkuyruklar… Kırmızı kanatlı mekeler… Bir tekini bile gören yok kaç yıldır… Beyaz “Şam eşekleri” vardı eskiden, büyüdüğüm şehrin dar taş sokaklarında, boyunlarında çıngırakları ile yük taşırlardı. Artık yoklar… Dünyanın en oyuncu ve sevimli yırtıcısı vaşak… Son vaşak Adanalı avcılar tarafından vuruldu… Bitti… Anadolu kaplanı, pars, sırtlan, çoktan gitmişlerdi… Ceylanpınar’ın ceylanları artık bir kafesin içindeler, yoksa tez onlar da gidecekler… Önemi var mı bilmiyorum; canlıları sadece insanlardan oluşan bir dünya çok sevimsiz olmalı… Arısız, turnasız, sincapsız, ceylansız… Kumruların ötmediği sabahlar… Kuytu köşelerine kırlangıçların yuva yapmadığı evler… Kelebeksiz gül ağaçları… Ve arısız bahçeler… Ama ne yapacaksınız, her sabah biraz daha sessizliğe uyanan dünyamız, bir gün tümüyle insana kaldığında, yalnızlığını anlayacak insanoğlu… Nar ağacının dalında bir kelebeğin dahi ne kadar yaşam demek olduğunu öğrenecek… Şimdilik bu kadarız… Kimisi gitti… Bizi terk ettiler… bcoskun@cumhuriyet.com.tr Prof. Dr. Abidin KUMBASAR ömürü olgusunu, “Hiç emek katkısı olmadan, tümüyle başkalarının ürettiklerini tüketerek yaşamak” olarak tanımlayabiliriz. İnsanlık tarihi boyunca, en ilkel topluluklardan beri, kimi zaman zorbalıkla köleler kullanılarak, ya da insanlar doğaüstü güçlerle korkutularak, bazen de her ikisi birden uygulanılarak emek hep sömürülmüştür. İlkel toplumlarda sömürücü güçler genellikle büyücüler desteğiyle isteklerini gerçekleştirirken, sonraki dönemlerde rahipler ve benzeri inanç aracıları, kendilerine de çıkar sağlayan egemenlerin sömürü düzenini sürdürmelerine destek olmuşlar, işlerine gelmeyenlere de karşı çıkmışlardır. Örneğin Mısır ve Babil’de rahipler ve krallar birçok dönemde birlikte hükümran olmuşlar, çıkarları çatıştığında genellikle rahipler krallara üstün gelmişlerdir. Mısır’da rahiplerin, “Tanrısız Firavun” olarak anılan Akenathon’u yendikleri bilinen bir gerçektir. Gene tarihi belgelere göre, Augustus Roma’da “Pontifex Maximus (En büyük baş rahip)”, taşra yörelerinde ise “Tanrısal Güç” olarak tanıtılıyor, egemenliğini inanç desteğiyle sağlıyordu. Ortaçağda, Papalığın güçlü dönemlerinde imparatorlar “Papa”nın elinden taç giyiyor ve “Rex Gratia Dei” (Tanrı’nın inayetiyle kral) diye kutsanarak hükümran oluyorlardı. S delerinin üretildiği sömürgelerde dinsel öğeleri kullanmış, eğitimsiz ilkel toplulukları misyonerlerin mutlu öte dünya masallarıyla uyutmuşlardır. Kenya’nın özgürlük savaşçısı Jomo Kenyatta’nın, “Beyaz adam geldiğinde, bizim topraklarımız, onların ellerinde İncil vardı. İncil’i verip bizi uyuttular; gözlerimizi açtığımızda İncil bizim elimizde, topraklarımız onlardaydı” sözleri, sömürüye inanç desteğini bütün açıklığıyla yansıtmaktadır. İnsanlık tarihi de eleştirel olarak bu açıdan incelendiğinde, “Toplumlar ne kadar ilkelse, hayali güçlere inandırılmaları da o kadar kolay olur” gerçeği genel bir saptama olarak görülmektedir. Benzer uygulamalar günümüzde de süregelmekte, egemen sömürücü güçler, özellikle aydınlanma aşamasından geçmemiş olan toplumlarda, inanç duygularını araç olarak kullanmaktadırlar. Tutucu yerel yöneticiler Gelişen teknolojik olanaklarla tüm yerküre boyutunda etkin olarak küreselleşen parasal güç artık, bireysel kölelik uygulanması yerine ulusları köleleştirmekte, bu amaçla yerel çıkar ortaklarını da aracı olarak kullanmaktadır. Bunu sağlarken de din duygularını kullanan ve dış sömürücülerle işbirliği içinde olan tutucu yerel yöneticiler, hem orantısız olarak aşırı zenginleşmekte hem de verilen ulusal ödünler ve yağmalanan kaynaklar karşılığında dış destekler edinmektedirler. Öte yandan gene bilim ve iletişim çağının sağladığı olanaklar talan düzeninin bu çarpık ve akıl dışı uygulamalarını da ortaya çıkardığından acımasız sömürücülerin İnanç duyguları araç olarak kullanılıyor Aydınlanma çağı, bir çığır açarak dinsel güçlerin toplumlardaki baskısını bir süre için azaltmış olsa da, sanayi devrimi ile güçlenen kapitalizm, artan üretimin ham mad Türkiye Pazarında Silah ‘Açılımı’! Türkiye’de silah satışları yasallaşırsa, eski mahkumlara satılmaması ya da mikroplu hastalık gibi gençlerden çocuklara bulaşmaması için konabilecek sınırlar iç ve dış baskılarla yavaş yavaş kalkar. Kimileri “denetim var” dese de, yalnız yasa yetmez; uygulama etkili olmalı. Yalnız düğünlerde milletvekili gibi ruhsatlılar değil, önüne gelen köşe bucakta tetiğe basar. Birkaç ay önce de, 26 Temmuz 2010’da, ABD Yüce Mahkemesi, 9 üyenin 5’e 4 olumlu oyuyla, başkent Vaşington ve çevresinde kişilerin silah taşıma “hakkını” (Amerikan Anayasası’nın 2’nci Değiştirgesi çerçevesinde) “insan hakkı” olarak yorumlayan kararı almıştır. Birçok kısıtlamayı da ortadan kaldıracak olan bu karar Al Capone simgeli Şikago gibi kentlerde de taklit edilir. Kimileri “iyi günler geldi” diye kıvançlı. Zaten, tam 35 birlikteş devlette dolu silahı açıkça takıp sokakta dolaşmak ve aşevleri gibi toplum yerlerine öyle girmek “özgürlüğü” vardı. Şu anda, Amerika’da, tarihinin herhangi bir döneminden daha fazla silah satılıyor. Silah tekellerinin yükselen kazancı bir yana, kötüleşen ekonomi için yeni bir alışveriş, para akımı ve çalıştırma umudu da var. Laiklik, devletçilik ve Atatürkçülüğü ayıklama, ApoFeto ittifakının resmileşmesi, Ermenilerle Yunanlılara ödünler, Ergenekon davaları, yargıyı yönetimin dümenine bağlama, yeni anayasaya federasyon aşısı, güneydoğuda Kürt özel ordusu önerisi, birden fazla resmi dil, derken 70 milyonu aşan ülkemizde herkese beş silah edinme yasal hakkı! Türkiye’de de satışlar yasallaşırsa, eski mahkumlara satılmaması ya da mikroplu hastalık gibi gençlerden çocuklara bulaşmaması için konabilecek sınırlar iç ve dış baskılarla yavaş yavaş kalkar. Kimileri “denetim var” dese de, yalnız yasa yetmez; uygulama etkili olmalı. Yalnız düğünlerde milletvekili gibi ruhsatlılar değil, önüne gelen köşe bucakta tetiğe basar. Silah sınırlardan kaçak olarak da girer, sokak vuruşmalarıyla intiharlar bile artar. Mareşal Foch’un 1914’teki şu sözü emperyalizmle kol kola olan tekelci sermayenin ağzından bugün de söylenebilir: “Durum çok iyi. Her yönden saldırıya geçelim!” Prof. Dr. Türkkaya ATAÖV ermayeci düzen her şeyin değerini getirdiği kazançla ölçer. Hikâyede varlıklı kocanın takı yüklü karısı ağzından “Evimiz, yatımız, arabamız... bu da metresimiz” yakıştırması bütünüyle yersiz değil. Nâzım’ın “Kafatası” oyununda veremli kızı için aşı geliştiren profesöre “Önce ineklerimize bak” diyen kapitalizm maddi ve manevi tüm değerleri “mal” yapıp pazara çıkardığından, onun kafatasını da morgda satar. Her “mal” para kazandırdığı ölçüde değerliyse, en değerlisi genelde silahlar, özellikle gelişmiş savaş uçakları S ve zırhlılardır. Onlar dibi boyladıkça, silah üreticilerinin hesapları kabarır. “Tabanca, tüfek özgürlüğü” oyunun iyi bilinen parçasıdır. Emperyalizm ile kapitalizmin bize farklı kılıkta yansıyan yeni perdesi de bu “silah açılımı”. Başkanlık düzenini ithal ettiğimiz bağlaşığımız ABD’den her birimize beşer silah edinme “özgürlüğünü” neden kopya etmeyelim? Silah üreticileri yalnız satışlardan değil, bu kazançları hızlandıran savaşlardan da yanadır. ABD tekelleri geçmişte Hitler’in bile silahlanmasına yardımcı olmuştu. Mehmet Başaran’a Armağan... Hasan AKARSU öy Enstitülü, eğitimci, yazar, ozan Mehmet Başaran, Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği’nin 2010 Yılı Mustafa Necati Öğretmenlik Onur Ödülü’nü aldı. K Dernek ayrıca Başaran’a, armağan bir kitap da hazırladı. Mustafa Necati’nin Kurtuluş Savaşı’nda örgütçü olarak Ege’de, Kuvayı Milliye’de çalıştığını, BMM’de İzmir mil YILDIZ TEKNİK ÜNİVERSİTESİ TEKNOPARKI DAVUTPAŞA YERLEŞKESİNDE AÇILDI İstanbul’un ortasındaki YTÜ Davutpaşa Yerleşkesinde 103.000 m2 alanda 40.000 m2 inşaat alanı olan Teknopark 1.Fazı Ocak 2010’da açıldı. 2. Faz 9.500 m2’lik bölüm 2011 Şubat ayında, 3. Faz 9.500 m2’lik bölüm 2011 Ekim ayında açılacaktır. YTÜ 100.Yılını kutlarken, Şirketleri ve Yazılımcıları Üniversite ve İnovasyon ortamında ARGE yapmaya davet ediyor... YILDIZ TEKNOLOJİ GELİŞTİRME BÖLGESİ TEKNOPARK A.Ş. Güngören ve Esenler arası, İSTANBUL www.teknopark.yildiz.edu.tr YTÜ KAMPÜSÜTEL: 0212.483 70 00 FAX: 0212.483 70 02 letvekili olarak ilk iki dönemde görev yaptığını; Adalet Bakanı, Milli Eğitim Bakanı olduğunu anımsamamız yeterli sanırım. Latin harflerinin benimsenmesinde öncü olan, “Eğitim demek, öğretmen demektir” diyerek öğretmenliği yücelten ve 1 Ocak 1929’da Maarif Mektepleri’ni açacağı gün yaşamını ansızın yitiren ve ölümüne Atatürk’ün ağladığı milli eğitim bakanlarımızdandır. Mehmet Başaran’a bu ödülün verilmesi, bunun için büyük anlam taşıyor. Başaran’ın şiirlerini 1970’li yılların başında okuyorduk. Onunla yüz yüze gelişimiz, 07.05.1993’te Edirne’de Damla dergisinin düzenlediği “40. Sanat Yılı” etkinliğinde gerçekleşmişti. Halk eğitim merkezinde Sami Karaören, Celal Ülgen, Süreyya Eryaşar’la birlikte Başaran’ın sanatını tüm yönleriyle anlat mıştık. Bugüne değin onunla görüşmelerimiz sürüyor. Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği adına, Prof. Dr. Kemal Kocabaş’ın hazırladığı “Mehmet Başaran/Armağan Kitap”ta, arkadaşları, ailesi, Köy Enstitülüler, sanatçı ve aydın dostları, yeni kuşaktan dostları, öğrencileri vb. Başaran’ı anlatıyorlar. Ayrıca Başaran’ın şiirlerinden, yazılarından seçmelerin ve fotoğrafların yer aldığı yapıtın özenle hazırlandığını belirtmeliyiz. Mehmet Başaran için ne yapılsa az gelir. Yapıttaki yazılardan anlaşıldığı gibi Başaran dilimizi, Türkçemizi, kuyumcu titizliğiyle kullanırken arkadaşlarının yanlışlarını hemen düzeltmesiyle ünlenmiştir. Siz telefonda, ayrımında olmadan “tercih” sözcüğünü mü kullandınız. Hemen “yeğlemek” sözcüğünü anımsatır size. Bilir ki bilgelerin dediği gibi bir ulusu yok etmek isteyenler o ulusun dilinden işe başlamakta dırlar. İlk öykülerinin yer aldığı “Aç Harmanı”nda, Trakya köylüsünün yaşamını, Çanakkale’de, Galiçya’da, Kanal’da savaşanları, tutsak düşüp köyüne dönenleri ne güzel anlatır. Köy Enstitülerinin “bir özgürleşme eylemi” olduğunu ilk anlayan yazarlarımızdandır Başaran. Bu uğurda, “acının ve sevginin yurttaşı” olarak, eli öpülesi aydınımız, övüncümüzdür. “Toprak kokusunu duya duya büyüyen” çocuklardan biridir. Ona göre, “Yaşamın kendisi aşk çünkü; sevdiğimiz zaman tüm güzellikler bizde sürüp gidiyor”. Hasan Âli Yücel’le, İsmail Hakkı Tonguç’la bütünleşerek “Toprağı göverteceğiz, ocak tüttüreceğiz” diyerek yaşamın nöbetini tutan, Trakya rüzgârını estiren, damarlarında Istranca rüzgârları dolaşan, aydınlanmacı bir eğitimci olan Mehmet Başaran yurdumuzun onurudur, onunla ne değin övünsek azdır. C MY B C MY B
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog