Bugünden 1930'a 5,438,716 adet makale [Gelişmiş]



Katalog


«
»

SAYFA 6 CUMHURİYET Yugoslavya’nın parçalanmasıyla Balkanlar’da kurulan devletçiklerde umutlar tuzla buz. En az yarım asır geriye gidişler yaşanıyor... Devletçikler hem var hem yok DİZİ 11 OCAK 2011 SALI BİLİM ve SİYASET ORHAN BURSALI Kırıla! Yıkıla! Örtüle! RT Erdoğan, hiçbir sanat, hiçbir resim, hiçbir şiir, hiçbir heykel, hiçbir tiyatro veya opera veya klasik müzik sevmeyebilir... Bunlardan nefret de edebilir. Bu kişisel/özel kültürel bir boyuttur insan yaşamında! Herkeste olması arzulanır ama beklenmez... Zaten 8 yıllık icraatı sırasında bu saydıklarımdan herhangi biri ile “yakın ilişki”ye geçtiğini görmüş değilim. Yakın ilişki derken, yoooo, kötüye yormayın, bunları içselleştirmesini beklemiyorum! Bu sanatların ne “saçınıbaşını okşamışlığı” var, ne de “elini” tuttuğu! Sanat öyle bir şeydir, insanla arasında aşkımsı, beyinsel /düşünsel, “ruhani!” bir ilişki doğurur. İnsanın bu “doğurganlığa” yatkın/hazır olması gerekebilir tabii ki. Bir akış olabilmesi için “iki gönül” gerekir... Bu yoksa eğer, yoktur... Şüphesiz, Başbakan da insandır, onun da duygu/zihin tellerinde titreşimler hissettiğini tahmin edebiliriz, mesela şiirin kubbeli ve minareli olanını, siyasette birer savaş aracı olarak kullanmak için, sevdiğini biliriz! 12 Eylül faşistlerince yaşı küçültülerek asılan gencin mektubunu okurken ağlamıştır da! Ama o “şiir” de mektup da nedense Başbakan’ın “politik propaganda” anlarında, gönül tellerinde zuhur etmişlerdir! Yontucu Mehmet Aksoy’un Sarıkamış anıtına yeniden baktım, neden Başbakan’a hitap etmediğini anlamaya çalıştım. Uzunsa uzun, sivriyse sivri, göğe doğru uzanıyorlar; bu heykellerden birer “minare” algılaması bile çıkartmamasına şaştım doğrusu! Belki de heykel Başbakan’da hiçbir titreşim yapmıyordur, bunun köktendinsel nedenleri de olabilir.. Tamam, bütün bunlar “insani”dir, insan halleri arasında kabul edilebilirdir.. Ama bir insanın, bulunduğu yeri, sahip olduğu yetkiyi, gücü, iktidarı, “toplumsal kötüye” kullanarak, beğenmezliğini, ideolojik veya siyasi düşüncesini sanat alanında bütün topluma dayatmaya kalkışması... Yoo hayır! Nitekim, Aksoy’un anıtını bir türbe referansı ile değerlendiriyor: “Hasan Harakani’nin türbesinin yanına bir ucube koymuşlar, garip bir şey dikmişler, ordaki tüm vakıf eserlerinin, o sanatkârane eserlerin olduğu yerde böyle bir şey olması düşünülemez. Konuyla ilgili belediye başkanımız görevini süratla yerine getirecektir...” Emirler yağdırılması: Yıkıla! Kırıla! Kaldırıla! Örtüle! Siline! Boyana! Giydirile! Yoo, hayır, orada dur demeliyiz! Haddini aşmak diye bir şey var veya kendini bilmemek! Biliyoruz, bu yazdıklarımız laga luga onun için... İmparator, sultan, otoriter bir kişilik, diktatörlüğe eğilimliler için bu yazdıklarımız fasa fisodur! O heykel oradan kaldırılacaktır! Başbakan’ın ulviyetine uymamaktadır! Bu tavır siyasetine uygundur da! Bütün iktidarı beğenmediklerini bertaraf etmekle geçmektedir! Ama hiç de yabancı değiliz bu davranışa; bu ülke bu tip tek boyutlu kudretlilerden çekti her zaman! Askerini de gördü, dincisini, dinci politikacısını da... Geldiler ve gittiler.. Kendi kafa çeperlerinin elverdiği bir toplumsal biçimlendirmeyi dayatmakta kalmadılar bu ülkeye! Bu ölçülerini kültüre, sanata da giydirmeye çalıştılar... Başbakan, anıt üzerine iradei şahanelerini açıklamadan önce, hükümetin iki önemli hazreti konuşurlar mıydı, bilmiyorum... Başbakan’ın hemen ardından, Dışişleri Bakanı Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu da hemen rol almakta gecikmedi! O da “Yıkıla!” dedi! Başbakan’ın eski basın sözcüsü, dinci “radikal” yazarın, Başbakan adına attığı fırça yazısından sonra, Davutoğlu, Başbakan’a “hızlı katılım refleksleri” geliştirmiş olabilir.. Ya Kültür Bakanı, kabinenin “anlı şanlı sosyal demokratı” Ertuğrul Günay? Kader onu, gazetecilerle birlikte olduğu kahvaltılı toplantıda yakaladı! Bakıyorum, eveleyip geveliyor ama en sonunda Başbakan’ına biatlarını sunuyor: “Arkadaşlar, birilerinin de bir heykeli beğenmeme hakkı var, değil mi?” diye de düşünce belirtmeyi ihmal etmiyor! Yaaa!! Meslektaşlarım bulmuşlar yumuşak başlı, huylu Günay’ı, tabii ki sormuşlar: Yıkma hakkı da mı var! Yanıt yok! Erdoğan Hükümeti’ne bir Kültür Bakanı gerekli miydi? orhanbursali.blogspot.com obursali@cumhuriyet.com.tr radan 55 yıl geçmiş, benim için anılar çok taze, çünkü çok özel... 1956 yılının ağustos sıcağında sabahın alacakaranlığında şimdi Kosova devletçiğinin başkenti olan Priştine’yi terk etmiş, günü Makedonya devletçiğinin başkenti olan Üsküp’te geçirmiştik. Anavatanımız Tito Yugoslavyası’ndan gönüllü ayrılıyor, bilincinde olamadan dünyanın hâlâ çok anlamlı ilk çokkültürlü toplumsal yaşamına da veda etmiş oluyorduk. Kalanlar için bu vedalaşmanın bedellerinin çok daha ağır olacağı ise hiç öngörülemezdi... İşte bizi İstanbul’a götürecek olan trenin kalktığı eski tren istasyonunun önünde akrabalarla son fotoğrafı çektirdiğimiz istasyon kapısı. Uzaktan üzerinde aynı saati görünce heyecanla yaklaştım. Hemen yan taraflarında yıkık duvarlar, arkası yok, kim bilir kaç yıldır çok yavaş, dahası sürüp sürmediği belirsiz onarım çalışmaları. Biraz aşağı yürüyüp onarım adına kapatılmış istasyonun içini görmek isteyince, Tito’nun pek çok büyük boy fotoğraflı, Üsküp’e gidip gelirken kullandığı yolcu salonunun kapısına varmış oldum. Önce anı müze bulacağım duygusu ile yaklaştım. Onun da arkası yok. Yan köprülerden arka caddeye geçtiğinizde, sadece ön duvarları yanlarından yıkılmış, üstü, arkası olmayan kocaman bir harabeyle karşı karşıya olduğunuzun bilincine varıyorsunuz. Yeni devletçiğin amacı tarihi belleklerden silmek ise saati çalışan duvarın kentin en lüks semtinde işi ne? Hele Tito’nun trenden iniş çıkışlarını gösteren dev boy fotoğrafları niye sergilensin ki... Üsküp’ü, Makedonya’yı uzun soluklu dolaşmamızdan sonra Makedonya devletçiğinin ayakta tutmak istediği değerler adına gündeme gelen tarihi onarımlarda bile, ancak dış kaynak bulunmuşsa restorasyonun söz konusu olabil A İşte bizi 56 yıl önce İstanbul’a götürecek olan trenin kalktığı istasyonun önü. Tito’nun gidişgelişlerinde kullanılan konuk salonu kapısı. Fotoğrafları, heykelleri duruyor ama müze değil, duvarın arkası da yok. evletçiklerin ayakta kalmalarını sağlayacak ekonomik, sosyal, siyasal, askeri güçleri oluşturamamaları, yetersiz nüfus, toprak parçaları sorunları.. madalyonun görünen yüzü. Asıl sorun ırk, ağırlıklı din ekseninde dökülen kan, ödenen ağır bedellerden sonra, yeni oluşturulan devletçiklerin amaçları ekseninde buluşmasında, ortak değerlerin yaratılamaması... diğini öğreniyorum. Restorasyonu unutun, anlamlı bir yatırım, iş yaratmaya, üretime ilişkin örnek yok. Uzaktan olağanüstü güzel bir ülkeciğin kentçiklerinde, korumacılığa, doğayı korumaya özene karşın, çok sağlam, çok kaliteli, çok estetik binalar için de geçerli olmak üzere yakın plandan insanın içini acıtan bir yoksunlaşma gözemleniyor. “Cik” eklentili tanımlamalarımı abartı sanmayın, ortalıkta bilinen anlamda ne devlet, ne de kentsel gelişmeden söz etmenin olanağı var. Bir günde her yanına ulaşabildiğiniz Üsküp, bugün bir devletçiğin başkenti olsa da, 50 yıl öncesine göre kentleşmenin her anlamında yerinde saymış. Geçmişin birikimi kültürel varlıklar, insan birikimi, refleksleri hâlâ yok olmamışlarsa da içten içe çürümeyi görmemek için kör olmak gerek... Çok sağlam, çok estetik olduğu için görkemini koruyan bir evin bahçesine iç içe yapılmış sayısız, birbirinden çirkin eklentinin anlamını çok iyi biliyorum. Bütün büyük kentler, başkentlerde yaşanan bu gerçek akrabalarım için de geçerli; hangi yükseköğrenimi tamamlamış, meslek sahibi olmuş olursanız olun, yaşayabilmeniz için bizdeki gecekondu kültürüne uygun, aile evinin bahçesinde binalar, eklentiler yapmanız gerek. Kent merkezlerinin görkemli tarihi ana caddelerinin hemen arkasından yaşanan güzellikle çirkinliklerin iç içe olduğu, birbirine girmiş yapılaşma, çıkmaz sokaklar bundan... En en varsılların yaşadıkları yeni yerleşim merkezleri ise kentlerin bütünü içinde çok az. Oralarda da bizim alıştığımız yeni lüks mahalle oluşumlarından eser yok. Sanayi bölgesi algılaması mahalleler ölçeğinde. Gerçekten var olan doğanın korunması bilinci köylere de inmiş olarak her yer için geçerli. Osmanlı’nın, krallıkların, Tito Yugoslavyası’nın anlamlı tarihi eserlerinin çok görkemli, dikkat çeker duruşları da galiba en çok bundan.. Sosyalizmin paylaşımının izleri; çok işlevsel yol ağları, okullar, yayınlar, çok okuma, kültürel alışkanlıklar olarak yerlerinde duruyor gibiler. Duyduğunuz işsizlik, hem çok düşük hem de çok çarpık gelir dağılımı, yoksulluğun istatiksel sonuçlarının, insanlara yoksulluk, yoksunluk olarak yansımalarının, sokaklara, dış görünümlere yansıtılmamaya çalışıldığı bir onurlu görüntü var... D sküp’ün kent merkezi, Osmanlı’dan kalan kültürel değerleriyle, korunmuş yapılaşmasıyla Vardar kıyısında hâlâ uzanıyorsa da değişen çok fazla şey var. Büyük Üsküp depreminin yaralarının sarılamaması yoksulluk, yoksunluk... Balkanlar’da en çok Türk’ün yaşadığı Makedonya göçlerle boşalırken, eski Osmanlı Çarşısı’nın kimliği korunmuştu. Göç eden Türk esnafın yerini ağırlıkla Goranlar almış, kültürel gelişim geleneği olarak Türkçe dili ile birlikte dükkân kimlikleri, çalınan Türkçe plaklar, yemekler, satılan ürünler.. her şey korunmuştu. Hem sürekli gidip gelenlerden biliyor, hem de ara gidişlerimde izliyordum... Şimdi eski çarşıda nerede ise tek dil olarak Arnavutça konuşuluyor. Dükkân adlarına ise, zengin Makedonların yaşam alanı nehrin karşısında lüks çarşısı, yerleşim merkezlerinde, Türkiye’nin her yerinde de olduğu üzere, İngilizce, ABD patentli marka adları egemen olmuş. Konuştuğunuzda bir garip yeni olguya daha tanıklık ediyorsunuz; Kosova yeni Arnavut devletçiği olarak kurulmuşken, daha belirgin yoksulluk, işsizlik, bir yanı ile de Arnavutların bölgesel etkinlik yaratma çabalarının ürünü olarak Kosova, Arnavutluk’tan göç etmiş Arnavutlar olarak yoğunlaşmış. Yaşam alanları hızla daralan Türkler şimdilerde Makedonlardan çok Arnavutlardan, daha bir ağırlıklı olarak ise dışardan gelen dinsel, cemaat baskılarından yakınıyorlar. Makedon devlet kimliğini kazımada en görünen dinsel baskı motifi, olur olmaz her yere, dağlara taşlara dikilmiş, geceleri ışıklandırılan dev boyutlu, estetiği kalmamış haçlar.. Şardağı tepesinde 66 metre yüksekliğindeki ışıklı haç da dahil, Müslümanların yaşam alanları, camileri büyük boy haç görüntüleri ile çevrelenmiş. Osmanlı Üsküp’ü, fiilen Mülsüman Arnavutlar hedef olunca, Osmanlı karalaması da öne çıkmış. Eskiyeni çarşıları birleştiren Taşköprü’nün taş sütunları sökülmüş, köprünün iki çarşıya bakan yüzlerinin birine Türklere karşı direnen, savaşta ölenlerin, diğerine Hıristiyanlığı yayan papazların heykelleri ya Ü Makedonya’nın devlet olma simgeleri ortak değerler yaratmaktan uzakta kalmış Makedon Müslüman Arnavutlar, unutturulmak istenen Osmanlı tarihinin aksine Üsküp’ün merkezinde yıkılmış caminin yeniden yapılması için gösteride. 10 Mayıs 2010 entlerin olur olmaz merkezlerine, dağlara, tepelere dikilen dev haçlarla din üzerinden Makedon kimliği kazınması arayışına inat, çoğunluk Müslüman Arnavutlar hem ırk, daha çok din ekseninde görünür olmanın yarışında yaşam alanları ile birlikte gettolaşmışlar... Arnavutlarda yerleşik Bektaşiliğin temellerinin, giyimleri ile öne çıkarılmasına, dış yardım, paranın gücü egemen olunca Sünniliğin mezhepleri, İslami yorumları ile bir garip sentez, yarış, karmaşa çıkmış. pılmış... Yıkılan, yenisi yapılmak istenen Osmanlı’nın simgesi Büyük Cami’nin yerinde ise dev boyutlu Büyük İskender anıtı inşaatının temel çalışmaları başlatılmış. Satır arası bir başka garabetin bilmece sorusunu aktarayım; Büyük İskender, Makedon, Arnavut, Yunan kimin kökeni, gerçek lideri? Tarih kitapları kadar güncel tartışılıp paylaşılamıyor... Sokaklarda, otellerde, televizyonda, radyolarda ağırlıklı müzik yayını Makedonca halk türküleri. Çocukluğumdan kulak alışkanlığı, Sırpçası, Arnavutçası, Türkçesi de olan kimi türküler melodileri ile ezberimde, bana fazlası ile keyif veriyor. Ne kadarıyla yeni kimlik arayışının kültürel sentezi olabileceği, hele de gençler tarafından benimsendiği ise çok tartışmalı.. Hele televizyon yayınlarına, dinlenen ABD kültürü egemen pop müziklerine kulak kabartınca... Kafamı en çok karıştıran bir yerlere oturtamadığım bütün Balkan devletçikleri için geçerli, ana yayın saatlerinde çok popüler Türk dizileri. Evlerde maç seyretmek isteyen erkeklerle diziler için kavga yapan kadınlar, dizi yayın saatlerinde sokakların boşalması tatlı tatlı anlatılıyor. Ucuz, insanların ilgisini çekecek nitelik, kendi dizilerini çekememek belki anlaşılabilir durum. Haçlarla, Osmanlı karşıtı simgelerle devlet kimliği arayışı içinde, Kurtlar Vadisi dizisinin birden fazla kanalda ana yayın saatinde oluşunu hiç K açıklamıyor. Makedonya’da AB’den çok ABD gücünün varlığı ise zaten her yerde en görkemli yerleşmişler, bayraklar, simgeler, sloganlarla fazlası ile damgasını vuruyor. Hiç kuşkusuz ABD kimliği en çok televizyon başta olmak üzere kültürel yayınlarda kendini gösteriyor... Sonuç olarak bugün gelinen noktada, Bosna, Kosova türü dramatik katliamları, iç savaşı yaşamamış, ağırlıklı ABD desteğinde kolayca bağımsızlığı kabul edilen Makedonya devletçiğinin, ortak üst kimliği, değerlerinin çimentosu yok gibi. Ağırlıklı Makedon Hıristiyan Ortodoks, Arnavut Müslüman Bektaşi ekseninde ortak köylerde yaşanan iç savaşın acılarının silinmesi kolay değil elbet. Ancak bugün yaşanan çorap söküğü gibi gelen yeni kimlik arayışları, ayrışmasının açıklamasının yapılmasına hiç de yeterli değil. 2.5 milyon nüfuslu devletçik için kocaman parlamento, devlet aygıtları, güzel bir marş, çok renkli estetik bayrak birleştirici, heyecan verici olmaktan çok uzak görünüyor. Hele gençler çok daha belirgin yaşam, gelecek güvencesi ararken bir tek etkin ABD desteği, AB üyeliğine umut bağlayabiliyorlar. Deneyimli orta kuşak çoktan Tito Yugoslavyası özlemine düşmüş. Fiilen kopamamış ticari, kültürel, sosyal ilişkiler bağlantılı bir biçimde yeniden kaynaşmayı tek çıkış yolu olarak görebiliyorlar... Elbirliği ile çokkültürlü toplumun daha küçük azınlıklar olarak var olan tüm kimliklerini yok etme baskısı, sadece Türkler arasında değil, bütün diğer küçük azınlıklar içinde kendi özel gettoları, çıkış arayışlarını gündeme getirmiş. Parçalanmış 9 devletçik üzerinden değil sadece, tüm Balkanlar’ı, merkez ülkeleri kapsayan kendi kimlik ağlarını oluşturmuşlar. Garip bir çelişki, büyük merkezlerden gelen dincemaat eksenli baskı, paranın önlenemez gücü, içerde ayakta kalabilmenin karşı refleksini, kimlik direnişini de üretmiş. Laiklik, çokkültürlülük geçmişin bilinçlere kazınmış mutluluk anıları ile birlikte, aydınlar arasında özellikle çok etkin, güçlü bir arayışın odağına oturmuş... Askeri eğitim helikopteri kayboldu ANKARA (Cumhuriyet Bürosu) Ankara Polatlı’dan dün akşam saatlerinde kalkış yapan Kara Havacılık Okulu’na ait askeri eğitim helikopteriyle irtibat kesildi. Edinilen bilgilere göre, Kara Havacılık Okulu’na ait bir helikopter, dün akşam hava karardıktan sonra PolatlıTemelli arasında bulunan askeri pistten gece görüş eğitim uçuşu için kalktı. Kalkıştan iki buçuk saat sonra üsse dönmesi gereken eğitim helikopterinin, üç saati aşkın bir süre geçmesi ve üsse dönmemesi üzerine Kara Havacılık Okulu’ndan bir arama kurtarma helikopteri arama çalışmaları yapmaya başladı. Helikopteri arama çalışmalarına karadan, jandarma ile köylüler de katıldı. YARIN: RAHİBE TERESSA İLE TEKKELER, CAMİLER KARŞI KARŞIYA
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog