Bugünden 1930'a 5,415,297 adet makale [Gelişmiş]



Katalog


«
»

İ. GÜRŞEN KAFKAS Cumhuriyetin kuruluşuyla Türk dilinde yenileşme çalışmalarına başlanmıştı. 1932’de Türk Dil Kurumu’nun kuruluş amacı Türkçede özleşmeydi. Bu yıllarda, halkın sosyalleşmesi amacıyla kurulan “Halkevleri”nin çalışma programına, “Türk Dili ve Edebiyatının” öncelikli olarak alınması önemliydi. Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip’in bu girişiminde, Kemal Atatürk’ün öneri ve telkinleri de bilinmekteydi. Bugün Türk dili birçok engelden yaralı bereli bir biçimde yakasını kurtarabilme çabasındadır. “Öz Türkçe - Yaşayan Türkçe” kavgasının seyir defteri pek de iç açıcı değildir. Türk Dil Kurumu, ana öğeleri öz Türkçe olan ulusal bir dil yaratma ve Türkçeyi evrenselliğe taşıma amacındadır. Bu nedenle, Türkçenin üretkenliğini ve güzelliğini sergileyen tiyatro eserleri yazılmış, sinema filmleri çekilmişti. Muhsin Ertuğrul’un “Bir Millet Uyanıyor” filmi öz Türkçenin örneklerindendir. Faruk Nafiz’in “Akın” piyesi, Atatürk’ü mutlu etmişti. Piyesin konusu ve konuşma biçimi övgüye değer bulunmuştu. Atatürk, Faruk Nafiz’e “Anadolu halkının dilini tanıyınız. Anadolu’ya gidiniz. Yaylalarına, ovalarına çıkınız; halkın konuşma biçimini tanıyınız” der. “Halkın gelenek, görenek, yaşam biçimlerini ve dillerini kavradıkça, dilimize kazandırılacak terim, deyim ve sözlerle yeni bir ulus edebiyatı oluşacaktır” önerisinde bulunmuştu. Bu öneri, Faruk Nafiz’e “Han Duvarları” ve “Çoban Çeşmesi” adlı öz Türkçe oluşumlu iki ünlü şiiri kazandırmıştı. Nâzım Hikmet’in “Kafatası” piyesi, Yakup Kadri’nin “Yaban” romanı, Cumhuriyet öncesini irdeleyen eserlerdi. Kent - kır ve aydın - halk arasındaki düşünce farkını ve çekişmesini irdeleyen örnek öz Türkçe yapıtlardı. Atatürk, “Ülkesini ve bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu, dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır” özdeyişini 1923’te söylemişti. O yıllarda Arapça, Farsçanın etkisi çokça görülmekteydi. Bugünün “Yaşayan Türkçemizde” özellikle İngilizce, Fransızca, Almanca dillerinin etkisi “dil kirliliğini” yaratan kaynaklardır. Halk dilinden deyiş, terim ve sözleri derlenmeli, anlatım kaynağımız olarak benimsenmelidir. Türkçemiz, yeni sözcüklerle zenginleştirilerek, yabancı dillerin sözcüklerinden arındırılmalıdır. Ulusal, anlaşılır, bağımsız ve yalın Türkçe özlemimizdir. Tüm vatandaşların, yerel yönetimlerin, kurum ve kuruluşların bu konuda duyarlı olması özellikle devletimizin görev bilinciyle “yalın Türkçe” kullanımında çalıştaylarda bulunması kaçınılmazdır. Yerel yönetimlerce, işyerlerinin tanıtım yazılarının Türkçe olması konusunda özendirici yaptırımlara gidilmesi gerekmektedir. Öğretmenlerin, Türkçeyi düzgün ve anlaşılır yazım ve anlatımları yönünde eğitilmeleri kaçınılmazdır. Öğretmenler, dil sevgisi, dil yeterliliği ve zenginliği yönünde yetiştirilmelidirler. Özel ve resmi tüm basın, yayın, radyo ve televizyonlarda sunum, program, dizi vb. yayın ve görselliklerde düzgün, anlaşılır, yalın Türkçe kullanılmasına özen gösterilmelidir. Bilim, sanat ve teknoloji gereği kullanmak durumunda olacağımız yabancı kelimelerin Türkçe karşılıklarıyla eşleştirme çalışmaları yapılmalıdır. Başka dilden geçen sözleri olduğu gibi kullanmak dil kirliliği yaratmaktadır. Dil kirliliğini önlemek için bilim, teknoloji, moda, sanat vb. konulardan dilimize geçen sözlerin yerine, ana öğeleri Türkçe olan söz, deyim ve terimler kullanılmalıdır. Şu an dilimizde, dil kirliliğine dönük bir karmaşa yaşanmaktadır. Yabancı dil bilmek başka, yabancı dili, dilimizin içinde kullanmak başkadır. Yabancı dilden alınan sözcükler dil kirliliği yaratır. Yabancı dil veya dilleri bilmek bireyin eğitim ve kültür zenginliğidir. Ancak, yabancı dili kendi dilinin içinde, sıfat, fiil ve tamlamalarla pekiştirilerek kullanmak “dil kirliliğini” yaratacaktır. Yabancı dillerden, kültürel, sosyal, teknolojik ve sanatsal etkileşimlerle dilimize geçen sözler için önlem alınarak bu dil karmaşasının önüne geçilmelidir. Kentlerimizdeki işyerlerinin tanıtım yazılarına bakıldığında, yüzde 80’inin yabancı kaynaklı olduğu görülecektir. Moda tutkusu, özenti ya da ilgi çeker diye kullanılan bu tanıtımların yerine, Türkçeleştirilmeleri yönünde çalışmalar yapılmalıdır. Özdemir Asaf’ın “Her şeyimiz hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler.” özdeyişini “birinciliği Türkçemize verdiler” diye üzülerek değiştiriyoruz. “Türkçe giderse Türkiye gider” / “Ulus demek dil demektir” / “Türkçem benim ses bayrağım” özdeyişlerine, ek olarak; Nâzım Hikmet’in: “Konuştuğumuz dil kadar, Türkçem kadar güzelsin”in zengin anlatımını ekleyerek, dilimizdeki bu istenmez karmaşaya ve kirliliğe karşı durulması ve bu önemli soruna çözüm bulunması gerektiğini düşünüyorum. CMYB C M Y B DÜZ ÇİZGİ ÜMİT ZİLELİ Işıldayan Hayatlar Hayat dayatmaz… Hayat yaşanır!.. Ve her hayat, yaşayanın tercihlerine, yaptığı seçimlere göre yaşanır… Bir sürüngen, bir parya gibi yaşamak da, onurlu, başı dik yaşamak da, seçimini teslim olmaktan yana yapmak da, her şeye karşın direnmek de tamamen insanın elindedir… - Hayat, bu tercih ve seçimlere hiç karışmaz!.. Hayat, her insanın değişik biçimlerde kullandığı ya da kullanıldığı bir süreçtir yalnızca… Korkaklığın, haysiyetsizliğin, gücün karşısında yaltaklanmanın, ruhuna varıncaya kadar her şeyini kiralamanın sonra da geçmişinden utanmanın, bu utancın yarattığı dayanılmaz hırs ve kompleksle herkesin aynı kirli hayata bulaşmasını istemenin, hayatın dayatması ile uzaktan yakından ilgisi yoktur!.. Kirli bir yaşamın hayatla olan ilgisi, yaşadığı hayatı kirletenlerin, her türlü servete, her türden şöhrete karşın aslında çok yoksul, çok acınacak bir hayat sürmesidir… Ve ancak bu denli yoksul hayatlar, geçmişe, yaşanılan başka hayatlara, ardında ışıldayan bir isim bırakarak hayattan ayrılanlara, hiç bitmeyecek, hep çoğalacak öfkeler besleyebilir… Hayat herkes için başlar ve biter… Aradaki boşluğu her insan kendi çapına, tıynetine göre doldurur… Kimi, insanlık tarihine bir çentik atarak, ışıl ışıl gider… Kimi ise, “kayıp bir hayat” olarak gider… Hayat, yalnızca tanıktır!.. Bir Yurtsevere Mektup (50) Sevgili kardeşim Balbay, bugünün bitiminde sen, “Silivri Kampusu”nda birinci yılını doldurmuş olacaksın… Bu da benim sana 50. mektubum... Senin bana yazdığın mektup ve benim seni ziyaretimi anlattığım yazıyı da ekleyecek olursak, “Bir Yurtsevere Mektuplar” da böylece bir yılını tamamlamış oldu... 5 Mart 2009 günü “Sesli Gazete”de sana telefon bağlantısı yapmayı beklerken senden gelen kısacık telefonla evinden alındığını öğrenmiştim... İnanmakta zorlanıyorum ama o anın üzerinden koca bir yıl geçti… Öncelikle senden, sonra hepimizden çalınan koca bir yıl… Bazen, yıllar önce, henüz alçakça senaryolar işleme konmamış, kirli suratlardaki maskeler henüz tam olarak sıyrılmamışken yazılmış bir yazı, yaşadığımız karanlık süreci, bu süreçte yaşayanların duruşlarını, bugün yazılacak bir yazıdan çok daha iyi, çok daha net anlatabiliyor… 2004 yılbaşında yazdığım “Işıldayan Hayatlar” da işte böyle bir yazı… O günlerde karanlık ruhlarını gördüğüm kimi sürüngenler için kaleme aldığım bu yazı, aslında yıllar sonra olacakları, olanlar karşısında soylu duranlarla, duramayan ve hatta “silahşor” sıfatına layık görülenleri anlatıyormuş… Özellikle, şu son bir yılda, yaşayarak, sınayarak, sınanarak öğrendik; kimlerin “kayıp”, kimlerin “ışıldayan” hayatlar yaşadığını… Kayıp hayatlar için söylenebilecek çok fazla bir şey yok, zaten yukarıda olabildiğince anlattım; tarih bize bu tıynettekilerin ne denli bol ve ne denli unutulmuş olduğunu anlatıyor… Ama aynı tarih, zorbalığa, ahlaksızlığa, baskıya karşı direnen, başkaldıran, ne olursa olsun dik duran ve ışıldayan hayatları da hak ettikleri yere oturtuyor… Ve bir yurttaş olarak ben; senin ve tüm diğer “ışıldayan hayatlar”ın önünde saygıyla eğiliyorum.. Sevgili kardeşim, seni ve tüm yurtseverleri, dışarıdaki milyonlar adına bir yurtseverin tüm gücü, sıcaklığı ve kararlılığı ile kucaklıyorum… e-posta: umitzileli@gmail.com Öz Türkçe - Yaşayan Türkçe Kavgası ve Dil Kirliliği KİM KİME DUM DUMA BEHİÇ AK behicak@yahoo.com.tr ÇİZGİLİK KÂMİL MASARACI kamilmasaraci@gmail.com HAYAT EPİK TİYATROSU MUSTAFA BİLGİN hetiyatrosu@mynet.com 4 MART 2010 PERŞEMBE CUMHURİYET SAYFA 15 Recep: “Kıbrıs’tan asker çekebiliriz.” “Hatta tutuklarız bile!” Uzlaşma Faruk Yıldız: “Çankaya’da çanta alışverişi ve Başbakanlık’ta pazar buluşmasından sonra cemaat ordusunun önünü açma uzlaşması sağlanmış olabilir mi?” Yangın Metin Altay: “Anayasa değişikliği için neden aceleci davranıyorlar? Yangından mal kaçırmak için!” Yazar Soner Önal: “Medya patronları köşe yazarlarını 4/C kapsamına alsın, Recep’in istediği yazılar çok daha güzel yazılsın!” YağmurDeniz Aman mağduru oynamasınlar! “BİR ülkenin namusu ordusudur” diyerek söze giriyor Hilmi Kayıhan ve namusuna sahip çıkıyor: “Ordu şerefimizi, ırzımızı temsil eder. Namusu korumanın ise hesabı yapılmaz; ya şerefinle yaşarsın ya şerefinle ölürsün. Şerefimiz üç paralık olacak ve biz mağduru oynamasınlar diye ses çıkarmayacağız. Türk milleti şerefsiz birine çay bile ısmarlamaz, namusunu koruyana değil korumayana kötü gözle bakar. İtibar namus demektir. Söz konusu namus olunca ortada ne ölüm kaygısı kalır ne oy. Şerefsiz yaşamaktansa öl daha iyi. Ne demek mağduru oynamak? Halka yalan söyleyerek suçluyken suçsuzu oynamak değil mi? Peki, mağduru oynamasına izin vermemek için susmak, üstüne düşen görevlerini yapmamak bir tür yalan söylemek değil mi? Hırsızın sesi mal sahibinden daha güçlü çıkıyor diye susalım mı? Cumhuriyetin ırzına ağlayarak geçiyorlar diye ırzımız kirlenmemiş mi oluyor? Şunu iyi bilin: Halkımız ağlayana acıyabilir ama ırz düşmanlarına asla acımaz. Yalan söyleyenlere karşı yapılması gereken yalancıktan susmak, bağrımıza taş basmak değil, yalancı olduklarını birer birer halka anlatmaktır.” Nazi Almanyası’nda papaz Martin Niemöller’in günlüğünden: “Önce sosyalistleri topladılar, sesimi çıkarmadım; çünkü ben sosyalist değildim. Sonra sendikacıları topladılar, sesimi çıkarmadım; çünkü sendikacı değildim. Sonra Yahudileri topladılar, sesimi çıkarmadım; çünkü Yahudi değildim. Sonra beni almaya geldiler; benim için sesini çıkaracak kimse kalmamıştı.” SİLİVRİ’DEKİ toplama kampından mektup geldi. Mektup, Ergenekon dalgasından 33 aydır hapiste tutulan (en uzun süre) Oktay Yıldırım’dan. Mektubun yanında Kaynak Yayınları’ndan Oktay Yıldırım’ın yeni çıkan “Ergenekon Bombalarının Sırrı” kitabı. Önce mektuptan bir bölüm: “Kitapta, gazete köşelerinde alçakça kurşuna dizildiğimiz yalanlara verilen her biri mutlaka belgeli, inkÓAr edilemez ve mahkeme huzurunda tarihin sayfalarına kaydedilmiş kanıtları bulacaksınız. Tertibin nasıl uygulandığını, sahte belgelerin nasıl düzenlendiğini, mahkemelerin olmayan dosyalara nasıl varmış muamelesi yaptığını, hatta tertibin itiraflarını bulacaksınız.” Ergenekon bombaları, bir muhbirin ihbarı üzerine Ümraniye’deki gecekondunun çatısında bulunup, savaş malulü emekli astsubay Oktay Yıldırım’a ait olduğu iddia edilen meşhur bombalar! Oktay Yıldırım, Ergenekon dalgasını başlatan meşhur bombaların sırrını 400 sayfayı aşkın kitabında yayımladığı belgelere dayanarak açıklıyor. Kitaptaki her bir soru, ilerleyen sayfalarda yanıtını buluyor: Tutanaklarda görülen ama ortada görülmeyen bombalar nerede çıktı ve nerede kayboldu? Olay yeri inceleme ekibi neden gecekonduya sokulmadı? Parmak izi nasıl yapıştırıldı? Sahte mahkeme kararları nasıl hazırlandı? Askeri heyetin incelemek istediği bombalar nasıl yok edildi? Bombalar nasıl diriltildi? Yanıtlar insanı dehşete düşürüyor. Biliyorsunuz, polis gecekonduda bulunan bombaları “imha” ettiğini bildirmişti. Bu konuda Terörle Mücadele Şubesi’ndeki polislerin düzenlediği tutanaklar var. Ama bunlar nasıl tutanaksa imha edilmiş bombalar dirilip çoğalıyor. 20 fünye ve 20 gövde olarak imha edildiği tutanağa geçirilen bombalar için bir ay sonra düzenlenen başka bir tutanakta 27 fünye ve 20 gövde olarak imha ediliyor. Bir başka komedi ise Oktay Yıldırım’ın mahkeme kaydına geçen şu ifadesi: “Bombaların imha yöntemi ise başlı başına bir tiyatrodur. Savunmamda, tutanakta anlatılan yöntemin harici patlayıcı kullanmadan yapılamayacağını o kadar teknik detaylarla anlattım ki, Emniyet Müdürlüğü kendi tutanağını yalanlayarak başka bir yöntem ile imha ettiğini beyan etti. Üstelik kendisine sorulmadan, başka bir talebin cevabını verirken bir madde ekleyerek yaptı!” Bombalar SESSİZ SEDASIZ (!) HARBİ SEMİH POROY HAYVANLAR İSMAİL GÜLGEÇ BULMACA SEDAT YAŞAYAN SOLDAN SAĞA: 1/ Ateşli bir si- lahõn namlu- sunun ön bö- lümüne yer- leştirilen ve ni- şan almayõ sağlayan kü- çük kabartõ. 2/ Başkan... Ga- ziantep yöre- sinde yetişen beyaz bir üzüm cinsi. 3/ Çem- berin çevresinin ça- põna oranõnõ gösteren sayõ... “Kazalar, be- lalar” anlamõnda es- ki sözcük. 4/ Başka- larõnõn sõrtõndan ge- çinen kimse. 5/ At- larõn taşõnmasõ için yapõlmõş kapalõ taşõ- ma aracõ... Aynalarõn arkasõna sürülen ince metal tabaka. 6/ Uzak... Ba- tõ Karadeniz Bölgesi’nde, bir bölümü “ulusal park” kapsamõna alõnan dağ sõrasõ. 7/ Yabancõ pa- ralarõn ulusal para cinsinden değeri... Erkek ba- lõğõn tohumu. 8/ Afrika’da bir ülke... Kemiklerin yuvarlak ucu. 9/ Ülkemiz sularõnda yaşayan ve “şip” de denilen mersinbalõğõ türü... Penye kon- feksiyonunda zincirli dikiş yapan bir tür aygõt. YUKARIDAN AŞAĞIYA: 1/ Gözkapağõnõn kenarõnda çõkan küçük çõban. 2/ Küçük tekne kaptanõ... Bir takvim türü. 3/ Ata- sözlerine dayanan didaktik Çin şiiri... Osmanlõ- larda, önceleri halktan yalnõz olağanüstü du- rumlarda, sonralarõ ise sürekli olarak toplanan ver- gi. 4/ Bir canlõnõn içinde, onun zararõna yaşayan başka canlõ. 5/ Bir ilimiz... Giz. 6/ Asya’da bir ül- ke... Madenci ocağõ. 7/ Karşõ cinsten birine ilgi göstererek onu elde etmeye çalõşma... Cahit Kü- lebi’nin bir şiir kitabõ. 8/ Halk arasõnda “darõ” da denilen bitki... Umman’õn plaka imi. 9/ Kundu- racõlarõn delik açmakta kullandõklarõ çelik tõğ... Atlarõn koşum takõmlarõna gümüş ve altõn yaldõzlõ pullarla yapõlan süsleme. 1 2 3 4 5 6 7 8 9 1 2 3 4 5 6 7 8 9 T E O S O F İ A E B R U O P E C Y O P E R E M E E L A Ş A R M M A L U L İ K İ M A L E S T A Ü R Y A N İ D R M O M İ N A R E K R A K A T O A 1 2 3 4 5 6 7 8 9 1 2 3 4 5 6 7 8 9
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog