Bugünden 1930'a 5,447,291 adet makale



Katalog


«
»

27 KASIM 2010 CUMARTESİ CUMHURİYET SAYFA DİZİ 9 Turgut Özal bir tarikatla ilişkisini açıklayan ilk başbakandır HAYAL ve GERÇEK KÜRŞAT BAŞAR Kendini dine verdi urgut Özal, Türkiye Cumhuriyeti’nde bir tarikatla ilişkisini ve Nakşibendi tarikatından olduğunu açıklayan ilk başbakandır. Anılarında “Dinle ilk tanışması”nı ve daha sonraki gelişmeleri anlatıyor: “ Hep ekonomi ve siyaset konuşuyoruz... Bir de sizin kişiliğinizi derinine etkileyen maneviyatçı bir yanınız var... Onu da yorumlar mısınız?” Özal: “Evde yengem namaz kılardı... Babamın hocalığı vardı. Ama namaz kılmasını dahi öğrenemedim evde. Çünkü o devir öyle bir devirdi. Memurlar, şekil değiştirmişler ve inkılabın kobayları haline gelmişlerdi. Neticede annem öğretmen, babam da memurdu. Rejimin fonksiyonerleriydiler... Her şey önce onların üzerinde tatbik edildi. Benim hatırladığım, cumhuriyet baloları, yılbaşı baloları yapılırdı kasabalarda, şehirlerde. İnsanları götürürler, dans ettirirlerdi... Bugün yapılamaz öyle şeyler... Hatta Batı yapıyor diye, eş değiştirin derlerdi... Şimdi isteyen dans eder, istemeyen etmez. O zaman yukarıdan aşağıyaydı bu iş.” Sözler ve İmajlar Söylediklerimiz ve dışarıya verdiğimiz görüntü, gerçekte kim olduğumuzdan daha önemli. Sözleriniz, yaptıklarınızdan daha çok yankı buluyor. İmajınız, gerçek kimliğinizin rahatlıkla yerine geçebiliyor. Bu yalnızca kişiler değil, toplumlar için de böyle. Naipaul tartışmalarını izlerken bir kez daha bu gerçeği düşündüm. Naipaul eğer Yahudileri eleştiren şeyler yazsa veya söyleseydi onur konuğu olarak el üstünde tutulacak, kendi ülkesini bile sevmiyor, zaten 11 Eylül yüzünden Nobel aldı diyen çıkmayacaktı. Ama herhalde bu kez de Yahudiler tarafından istenmeyen adam ilan edilecekti. Bu köşede yazacağım tek bir cümle, yıllar boyu yazdıklarımın, yaptıklarımın önüne geçebilir, beni birilerinin gözünde canavar, birilerinin gözünde kahraman yapabilir. Peki, ama biz neden başkalarının, hakkımızdaki düşüncelerini bu kadar önemsiyoruz? Naipaul bırakın Müslüman toplumunu, doğrudan kişi olarak beni bile ağır bir dille eleştirse ne olur? Eğer haksızsa neden haksız olduğunu söylerim, yok eğer ilgimi bile çekmeyecek bir şey saçmalıyorsa ona da güler geçerim. Kusturica, yaptığı filmlerin yanı sıra gerçek bir faşist de olabilir. Kierkegaard’a, Borges’e, onların eserine bu gözle mi bakalım? İşin komik yanı, başkalarını duyarsızlıkla, antidemokrat olmakla, ırkçılıkla suçlayanların büyük bölümü başkalarını toptan yargılayan yazılar yazmaktan hiç çekinmeyen insanlar... Hayat boyu edebiyatla, sanatla, bilimsel çalışmalarla kavga eden, onları üretenleri baskı altında tutmaya çalışan, hapse atan, kovuşturan, izleyen, dinleyen hatta öldüren bir devlet anlayışı bir toplumu ancak bu noktaya getirir. Başkalarının sizin hakkınızdaki izlenimleri tarihe geçerken siz de ona karşı savlar üretecek kimseyi bulamadığınız için onlara kızmaya, tehdit etmeye, susturmaya çalışır durursunuz. Onlar Ermeni katliamını sizin yaptığınızı, tüm dünyanın belleğine dramatik filmlerle kazırlar, siz burada, “Acaba sahiden yapmış mıydık?” diye tartışmaya devam edersiniz. Onlar Kıbrıs’ta sizin yaptığınız kötülükleri, katliamları romanlarla tarihe geçirir, siz “Bunları protesto edelim, bize haksızlık ediliyor” diye o kitapları yasaklatmaya çalışırsınız. Onlar “Geceyarısı Ekspresi” çeker, siz, sanki Meksika’da geçen buna benzer elli film yokmuş gibi kafayı takıp filmi daha da ünlü hale getirirsiniz. Onlar bütün dünyaya aleyhinizdeki görüşlerini yayarlar, siz internet kapatıp kendi halkınızdan bunu gizlemekle uğraşırsınız. Hem bir yandan Nobelcileri şununla bununla suçlarsınız hem de sonra sırf Nobelli diye ne yazdığını bile bilmediğiniz adamları onur konuğu yapıp böyle şapa oturursunuz. kursatbasar63@gmail.com T Evet ama hangi ‘netice itibarıyla’?.. E Dinle ilk tanışma “Annemle babam da öyle balolara gittiler. İsteyerek mi, istemeyerek mi bilmem ama, gittiler işte. Belki bazıları hoşlanmış, yeniden gitmiş de olabilirler. Yeniliktir diye yapmış olabilirler. Ben böyle devirlerden geldim. Dini öğrenmem, Teknik Üniversite birinci sınıftan itibaren başladı. Namaz kılanlar vardı, onları takip ettim. ‘Bana öğretin’ dedim, kitap aldılar, 1930 Üniversite (Darülfünun) reformunda atılan kıymetli hocalardan dini bilgileri almaya çalıştık. Beni kademe kademe bunlara götürdüler. Bunların yanında biz dini bilgileri öğrenmeye çalıştık. Hadise böyle başlar. Ben beş vakit namaz kılmayı Teknik Üniversite’de öğrendim. Orucu evvelce evimde tutuyordum. Ama beş vakit namaz kılmayı, dinin bütün esaslarını, ondan sonra bu işin biraz da tasavvuf taraflarını, o hocalardan öğrendim. Teknik Üniversite’de bize bu telkini yapıp, yardım eden arkadaş, Kemal Selçuker’di. Bizden iki yıl büyüktü, Elektrik Fakültesi’ndendi. Konyalıydı... Necmettin’i (Erbakan) de tanıyorum... Benim gibi, pek çok dini bilgi edinen vardı o dönemde... Ezan Türkçeydi, biz Arapça ezan okurduk, ama gizli okurduk... Gümüşsuyu binasında, bir kulübede namaz kılardık... O da gizliydi... Böyle öğrencilerin bir arada namaz kılması, bayağı tehlikeliydi. Galiba Abdurrahman Şeref Bey (Güzelyazıcı) İstanbul Müftüsü’ydü... İki kere de ona gittik. Onun evinde, biz talebeler çömelmiş dinliyoruz... Sohbetten sonra, Yesari Asım Arsoy ud çalıp söylemeye başladı. Tasavvufa meraklıydı... Dini musiki de çalardı. Işığı söndürttü... Ama o çalarken ben yüzüne bakıyorum. ‘Oğlum gözünü dikme söyleyemem’ dedi... Yesari Asım Bey’le, ölümünden kısa süre önce konuştum... Ona bu olayı hatırlattım...” vet ama Özal’la başlayan din konusundaki gelişmeler bir başka açıdan bakıldığında son tahlilde “netice itibarıyla” ortaya çıkan sonuç şu oldu: “Netice itibarıyla”; Turgut Özal’ın dinle bağlantısı ve bir tarikatla ilişkisi kendisinden sonra gelenlere örnek teşkil etti. Süreklilik kazandı. Devlet yönetimine dindar başbakan, dindar cumhurbaşkanı anlayışı giderek yerleştı. AKP’nin üç büyüğünden biri olan Bülent Arınç; 2007 yılında “Nihayet Çankaya’da dindar bir cumhurbaşkanı göreceğiz” diye demeç vererek Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesine yeşil ışık yaktı. “Netice itibarıyla”; Başbakan olarak makam arabasıyla namaza giden Süleyman Demirel’den sonra... Turgut Özal da tarikatlarla ilişkiye, tarikata bağlı olmaya rahatlık sağladı. Ektiği tohumlar daha sonraki yıllarda meyvesini verdi. 2002 yılından itibaren AKP’nin tek başına iktidarlarında tarikatçılık, cemaatçilik alabildiğine devlet kadrolarına egemen olacak kadar gelişti. Özal’ın iktidar dönemlerinde örneğin Nakşibendilik, devlette önemli görevlere atanabilmek için geçerli ve yeterli kimlik görevi görüyordu. Bugün de öyle! AKP iktidarlarında devlet kadrolarına tarikatçı şu veya bu kişinin getirilmesi olağanlık kazandı. Artık eleştiri konusu da olmuyor; medyadaki haberler şu tarikata mensup şu kişinin şu göreve getirildiğini duyuruyor. Sosyal demokrat CHP’nin de desteğiyle siyasal İslamın simgesi yasallaşma yolunda. Türbanın kamu hizmetlerine ve üniversite öncesi ilk ve orta eğitime sıçrayacağından söz ediliyor. Tarikatçılık, cemaatçilik öylesine dal budak saldı ki devlette: Emniyette uzun süre üstelik istihbaratın başında görev yapan Hanefi Avcı’nın “Haliç’te Yaşayan Simonlar” adını taşıyan kitabı; emniyet örgütünün tarikatçılarca nasıl işgal edildiğini ve bunların bir merkezden aldıkları talimatla devletin araç ve gereçlerini tarikat emrinde kişiler aleyhine nasıl kullandıklarını kanıtlayan belgeler, örnek olaylarla dolu... Ve “netice itibarıyla”: Türkiye Cumhuriyeti Özal’ın ve Özal’ların açtığı yolda; tarikatlar, cemaatler ülkesi olmak yolunda hızla ilerliyor... Özal’la görüşmeler Seçimi kazandıktan sonra Turgut Özal’la bir kez Kavaklıdere’deki evinde, Başbakan olduktan sonra da iki kez Başbakanlık Konutu’nda, bir kez de Başbakanlık’taki çalışma odasında konuştum. Başbakanlık görevini aldıktan sonra evindeki görüşmeye gittiğimde kapıyı her zamanki rahat hali ve sabah kıyafetiyle eşi Semra Hanım açtı. Küçük bir salona aldılar. Gelenlerin ardı arkası kesilmedi. Bir süre sonra Özal rahat konuşabilelim diye beni yandaki mutfağa götürdü. Seçim sonuçlarına ilişkin görüşümü sordu. Fazla söylenecek bir şey yoktu. Hemen her çevrenin hükümeti kurmasını beklediklerini söyledim. Uzun sürmez, dedi ve aklımda kalacak değerde olmayan kimi konulardaki söyleşiden sonra ayrılmak üzere kapıya yönelirken kolumdan tuttu: “Seninle daha çok görüşeceğiz” dedi. Bu sözü hangi anlamda söylediğini o sırada doğrusu kavrayamadım. Ama bir süre geçti. Özal’ın basından kimi kalemlerle “daha çok görüşmeler” yaptığı açıklandı. Açıklamalar da kimi ünlülerin köşe yazılarının ilk cümlelerinde yer alıyordu. Ne ki bu yazılar bir süre sonra kara mizah konusu oldu. Çünkü çoğu zaman bu yazılar; “Dün gece telefon çaldı. Açtım. Karşımda Başbakan Turgut Özal. Ona dedim ki...” diye başlıyordu. Beni Özal telefonla aramadı. Bu nedenle kimi arkadaşlarımız gibi “Dün gece Başbakan aradı. Konuştuk. Ona dedim ki...” diye yazıya başlamak onuruna erişemedim. Ama Milliyet’teki eleştirisel yazılarımdan sonra Özal’la görüşemedim. nuşmasına “siyasal suçlunun kim olduğunu bulmanın zorluğundan” söz ederek devam etti. Başbakan’ın açıklamalarını içeren demeci ertesi gün Milliyet’te yayımlandı. Özal müthiş bir tepki ile karşılaştı. Demokrat Parti’nin devamı olduğunu söyleyen Adalet Partisi’nin lideri yasaklı Demirel’in kurduğu Doğru Yol Partisi Genel Başkanı Yıldırım Avcı Afyon’da Özal’a ateş püskürüyordu. “Başbakan Özal, Menderes’in başına gelenleri istismar ederek oy peşinde koşmaktadır. Şimdi Türk milletinin huzurunda Özal’a açıkça soruyorum: Merhum Menderes’in siyasi suçtan değil, vatana ihanet suçundan asıldığını söyledin mi söylemedin mi? Bu açık ithamını gazeteci Cüneyt Arcayürek’in teyp bandından dinlemeye hazır mısın, değil misin?” DYP merkezi demecin yayımlandığı gün beni aramış, Özal’ın bu sözleri söyleyip söylemediğini içeren sorular sormuştu... Yalanlasın Özal, dedim. Konuşmayı Özal da biliyor ki teybe almıştım! Özal’ın çok yakını, bakanlığı veto edilen Adnan Kahveci aradı: Özal’ın sözlerinin yanlış anlaşıldığını söyleyebilir miydim? Bir yalanlama yazısı yazmam olanaklı mıydı? Yazdığım haberi yalanlayabilir miydim? Bu kendimi inkâr etmek olurdu. “Yapamam” dedim. Ama Özal’ın torbasında elbette biri olmazsa öteki önlem vardı. Başka bir şey yaptı. Menderes’in doğduğu, büyüdüğü Aydın’a gitti. Kente giriş noktasından merkeze dek uzanan caddeye “Adnan Menderes Bulvarı” adını verdi ve halka Menderes’in ne kadar vatanperver bir insan olduğunu anlatan bir de nutuk çekti. (Özal’ın yolunda giden Tayyip Erdoğan da Aydın çevresinde açılacak baraja Adnan Menderes Barajı adını verdiğini açıkladı.) Menderes o gün bugündür orta sağın, İslamcı sağın dilinden düşmeyen bir isim oldu. Adnan Menderes’in, Fatin Rüştü Zorlu’nun ve Hasan Polatkan’ın cenazelerini İmralı’dan aldı. Menderes’in cenazesini İstanbul’a, bir anıtmezara nakletti... Menderes adı Özal’ın ölümüne kadar söylemlerinde eksik olmadı. Özal, Aydın’da “Menderes’e benzemek ve asılmak başarılı siyasetçilerin yazgısıdır” dedi. Menderes adını kullananlardan biri de Başbakan Tansu Çiller’di. Menderes adının istismarında doruğa çıkan siyaset adamı ise Recep Tayyip oldu. 12 Eylül 2010’daki anayasa referandumunun propaganda günlerinde sık sık Menderes’ten övgüyle söz etti. Mitinglerde asılmayı göze alarak beyaz gömlekle, kefenle birlikte siyasete girdiğini söylüyordu. Oysa anımsamak istemediği bir gerçek vardı: Türkiye’de idam cezası yıllarca önce kaldırılmıştı! ADALET BAKANLARI KONFERANSI ‘Yargıç ve savcılar bağımsız olmalı’ İstanbul Haber Servisi 30. Avrupa Konseyi Adalet Bakanları Konferansı’na katılan Avrupa Konseyi İnsan Hakları ve Hukuki İlişkiler Genel Müdürü Philippe Boillat, AİHM’nin bazı duruşma süreçlerinin çok uzaması nedeniyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiği yolunda kararlar verdiğini anımsatarak “AİHM’in yükünü hafifletmek ve etkinliğini korumak için bu konuyu dikkate almamız gerekiyor” dedi. Conrad Otel’de yapılan üç günlük konferansın kapanışında konuşan Boillat, teknolojik ilerlemelerinin büyük ölçüde yargı sistemlerinde yerleştirilmiş durumda olduğunu söyledi. Adaletin hiçbir şekilde elektronik ortamlar tarafından geliştirilemeyeceğini dile getiren Boillat, “Dolayısıyla yargıçların, savcıların sorumluluğunun bilincinde olmaları gerekmektedir. Onların bağımsızlığı ve tarafsızlığı asıl adalete yol gösterecek olan unsurlardır. Her bir hâkimin kendi başına bağımsız olması, korumayı görev olarak üstlendiği topluma yardım açısından önemli” diye konuştu. Konferansta, alternatif cezaların, özellikle denetimli serbestlik konusunun yaygınlaştırılması konularının ele alındığını söyleyen Boillat, Avrupa Konseyi üyesi 47 devletin her birinde cezaevlerinde kronik kalabalıklaşma sorunu yaşandığını kaydetti. Boillat, “Yolsuzluk ve siyasetin aşırı ölçüde müdahalesi, yargı bağımsızlığını en çok etkileyen unsurlardır” dedi. Çocuklara din dersleri “ Ailenizin diğer fertleri, bu açıdan sizden ileri mi dindar?” Özal: “Annem benim kendimi dine vermeme şaşırdı o sırada... Ama o da o sıralarda namaza başlıyor... Malatya’da, kendi halinde yaşamakta... Resimleri var, saçı başı açık. Öğretmenliğinin son devrinde buraya geldi, Fatih’te kaldı... Orada hoca efendilere gidip gelmiş. Orada kuvvetlendirdi bu işi. Korkut bizden çok sonra başladı. 195657’den sonra, Amerika’dan dönünce ilerletti. Şimdi bizden çok ileride... Amerika’da, Mormonların çok olduğu Salt Lake City’de, onların inancına takılmış... Fehim Adak diye bir arkadaş var... Sonradan Ticaret Bakanı olan... Onu da merak sarmış. Öyle başlamış... Elazığ’da bölge müdürüyken dersler almış. Yani Kuran dersi ve böyle işte... Yusuf’a (Bozkurt Özal) gelince, İngiltere’de okuyordu. Ben gidiyorum, Korkut gidiyor... Tesirler yapıyoruz. Yusuf orada bir Alman kızla evlendi. O sırada galiba, havailikle uğraşmış. Yıldırım Aktürk de orada, aynı havaya girmiş... Korkut, özellikle bastırdı onlara... Neticede Yusuf dindar ama, Korkut gibi koyu dindar değil. Çok zeki çocuktur. Fevkalade parlak zekâsı vardır... Her şeyin dozunu, ölçüsünü bilir artık..” Siyaset yasağına karşı tepkiler gelişiyor Ekonomik sorunlara hükümetin aldığı önlemlere destek ve övgü içeren yazılar, haberler izlenirken bir yandan da Başbakan Turgut Özal’a sık sık; anayasadaki madde gereği dört lideri ve eski kimi siyasetçileri 10 yıl siyasetten men eden yasağın ne zaman kaldırılacağı soruluyordu... 1984 yılının şubat ayının 24’üncü günü Başbakan Özal beni Çankaya’daki Başbakanlık Konutu’nda kabul etti. Söz döndü dolaştı siyasal yasaklara geldi. Konuyu açmamın nedeni siyasal yasaklarla ilgili görüşlerini saptamaktı. Özal siyasal suçu tanımlamaya çalışıyor ve ceza yasamıza göre hiç kimsenin “siyasal suçtan içeriye girmediğini” anlatıyordu. Bir yere geldi, sözlerini şöyle sürdürdü: “Hatırlarsınız” dedi. “Menderes’in idamına siyasi suç sebep olmamıştır. Vatana ihanetten asıldı.” Bu sözünü düzeltir mi diye bekledim. Hiç oralı olmadı. Ko ‘Basın özgürlüğü için çalışıyoruz’ Adalet Bakanı Sadullah Ergin, konferansta verilerin korunması, etkin bir cezaevi politikası, modern, şeffaf, bağımsız ve adil bir adaletin gelişmesi konularına katkı sunacak üç ayrı nihai karar bildirisinin kabul edildiğini belirtti. Ergin, Balyoz davası sanığı iki general ve bir amiralin görevden alınmasıyla ilgili sorulara “Yargı süreci devam ediyor. Bu konuda öngörülerimi belirtmem yargıyı etkileme anlamına gelebilir” karşılığını verdi. Gazetecilerin yargılanmaları konusuna ilişkin de “Basın özgürlüğü önündeki engelleri giderecek tedbirler üzerinde çalışıyoruz. Az sabır” dedi. Ergin 12 Eylül darbecilerinin yargılanmasına ilişkin ise “Süreç işliyor. Yetkili makam bulunduktan sonra zamanaşımı itirazları değerlendirilecek” ifadelerini kullandı. Netice itibarıyla “ Eşiniz, çocuklarınız, bu açıdan hangi ölçülerde?” Özal: “Semra Hanım benden iyi Kuran okur. Çocukken öğrenmiş çünkü... Ahmet’le Zeynep’e ben, Ankara’daki caminin hocasını, din öğretsin diye tuttum. Ahmet Kuran okuyamaz ama, namaz kılmasını bilir. Zeynep de namazı bilir ama, dersler konusunda dalgacıydı... Hoca gelirken, ‘Ben rahatsızım’ deyip kaytarırdı... Ahmet de anlamaz ve ‘Ben hep gidiyorum... Zeynep rahatsız olup gitmiyor’ diye şaşırırdı... Neticede ben, Allah’a kuvvetle inanmayı, toplumların sağlığında esaslı bir unsur olarak görüyorum...” YARIN: YASAKLAR KONUSU GİDEREK ISINIYOR ve PKK’NİN ADINI DUYURDUĞU İLK EYLEM C MY B C MY B
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog