Bugünden 1930'a 5,447,416 adet makale



Katalog


«
»

SAYFA CUMHURİYET 27 KASIM 2010 CUMARTESİ 16 Yeni Şeyler CHP Genel Başkan Yardımcısı Hurşit Güneş, Diyarbakır’da, SHP’nin 1989 raporuna göndermede bulunarak “O zaman Kürtçeyi tartışıyorduk, ama şimdi devletin Kürtçe televizyonu var. Yeni şeyler söylememiz lazım” demiş. Güneş’in söylediklerinden anlıyoruz ki, “yeni CHP”, devletin Kürtçe televizyonunu kabullenmiş. Daha doğrusu, CHP programında yer alan, “devletin vatandaşların etnik kökenini, dinini ve mezhebini görmeyen, bütün vatandaşlara eşit davranan bir yapıya sahip olması” ilkesine farklı bakmaya başlamış. TRT Şeş, yani devletin Kürtçe yayını başladığından bu yana CHP’nin tavrı, devletin etnik dilde yayın yapmasının hem bütünlük, hem de eşitlik açısından yanlış olduğu yönündeydi. CHP, Kürtçe yayınların devlet denetiminde özel televizyonlar aracılığıyla yapılabileceğini savunuyordu. Demek ki, CHP yenilenmiş. Övgüye Değer Parti GÖRÜŞ Prof. Dr. MUSTAFA AYSAN Kime Kalkan CHP Milletvekili Onur Öymen’den füze kalkanı yorumu: “Türkiye, Çeklerin ve Polonyalıların daha önce reddetmiş oldukları bir sistemi kabul etmiş oldu. Onlar, Rusya kendisine yönelik bir proje olduğunu ileri sürerek bu ülkelere kalkanın yerleştirilmesine itiraz ettiği için reddetmişlerdi. Halbuki, Rusya şimdi itiraz etmiyor. Demek ki, Türkiye’ye yerleştirilecek olan füze kalkanı Rusya’ya yönelik değil. Kime yönelik o zaman? İran’ın adını geçirmemek, projeyi İran’a yönelik olmaktan çıkarıyor mu? Çıkarmıyor. Hem, ABD Başkanı Obama ve NATO Genel Sekreteri Rasmussen’in ‘Proje İran’a yöneliktir’ yönünde açıklamaları var. Bunda hiç kuşku yok.” Öymen’e, “Kalkan kimi koruyacak” diye soracak oluyoruz. Bir saptama ile karşılık veriyor: “İran’ın elindeki füzeler, NATO üyesi ülkere doğru dürüst ulaşmıyor, ama menzilleri İsrail’e yetişiyor. İsrail’in kendi füze kalkanı var, ama yeterli değil şu anda. Yandan biz destek olacağız.” Recep Tayyip Erdoğan’ın “katil” dediğine kalkan oluyoruz bir anlamda... 1980 öncesinde gençlerin birbirini kırdığı, kanın oluk gibi aktığı dönemde ülkücü çocukların aklına hükmeden “ağabeyler”dendi Taha Akyol. O dönemde sağdan soldan yüzlerce çocuk toprak altında yatarken Taha Akyol da liberal oldu. Son bellediği görevlerden biri de solculara akıl vermek. Örneğin geçenlerde “Solun Çıkmazı” başlıklı yazısında “yeni CHP”yi yazmış: “Artık sosyal demokrasinin tek anlamı, azınlıkların özgürlükleri konusunda daha duyarlı olmaktan ve ekonomide ‘sosyal politikalara’ biraz önem vermekten ibarettir. Öyle sınıf mücadelesi, emekdeğer teorisi, devrim mevrim kalmadı. Onun için ben CHP’nin sosyal demokratlaşmasını sempatiyle karşılıyorum; daha ötesine gitmeyeceğinden de eminim.” Birazcık sosyal politika, bol azınlık... Taha Akyol’un övgüye değer bulduğu CHP bu mu olacak? Abdi İpekçi Dostumun Anısına İki hafta önce TRT’de Abdi Bey dostumun katili ile yapılan söyleşi, canımı yeniden yakmasaydı, bu yazıyı yazmayacaktım. Abdi İpekçi dostlarını hiçe sayan, toplumumuzun ona duyduğu içten sevgiyi küçümseyen, bir büyük gazetecinin anısına gösterilmesi gereken saygıyı çiğneyen ve bir katili yüceltmeye çalışan bu söyleşi programını bir ibret belgesi olarak arşivlemek; bu tür bir gösterinin bir daha ve hiç kimse için yapılmamasını sağlamak, boynumuzun borcu oldu. Abdi Bey’in katledildiği 1 Şubat 1979’da, Milliyet’in sahibi Ercüment Karacan Bey aradığında, korkunç haberin şoku içinde giyinmeye çalışıyordum. Hıçkırıklarını bastırarak, “Haberi aldın, değil mi? Sana ihtiyacım var” diyordu. Cağaloğlu’ndaki kalabalıktan polislerin yardımıyla geçebildim. 2 Şubat gazetesinin yayımlanabilmesi zor ve “Durum”u beyazdı. Ve Abdi İpekçi’nin yitirilmesiyle ülke ve millet olarak çok şey kaybetmiştik. Şimdi “Ah!” etmek işe yaramıyor; hiç olmazsa TRT’nin yaptığını ve benzerlerini önleyebilsek. 1960’larda başlayan ilk yazarlık deneyimlerim sırasında Ercüment ve Abdi Beyleri, yakından tanımış ve dostlukları ile mutlu olmuştum. Bu nedenle 1970’lerin başında, Ercüment Bey, Holding Yönetim Kurulu’na davet ettiğinde, görevi mutlulukla kabul ederek çalışmaya başladım. O günler ile, 1 Şubat 1979 arasında ikisiyle de bu görev nedeniyle, Milliyet’i iyi kâr eden, dışardan gelen tehdit ve tehlikelere karşı kalıcı biçimde korunmuş bir kuruluş haline getirmek için, kısa aralıklarla toplantılar yapmamız gerekmişti. Bu çalışmalar nedeniyle, hem bulunmaz bir işletmecilik deneyimi elde ediyor ve hem de, ömür boyu beni mutlu etmiş olan çok değerli iki yakın dost kazanıyordum. Onlar bana gazeteciliği, ben de onlara işletmeciliği öğretmeye çalışıyorduk. O zamana kadar “gerektikçe ve yılda birkaç kez toplanan” Holding Yönetim Kurulu’nun, “en az ayda bir kez toplanmasına ve hazırlanacak aylık raporu inceleyerek karar almasının uygun olacağına” karar verdik. Holdingin ve gazetenin yöneticilerle birlikte, holding ve iştiraklerinin bilanço ve kâr/zarar bilgilerinin önemlilerini aylık olarak özetleyen bir “Holding Aylık Faaliyet Raporu”nun düzenlenmesini ve aylık toplantıda yönetim kurulunda ele alınmasını sağladık. Bu aylık raporun düzenli biçimde yönetim kurulunda incelenmesini, Ercüment Bey’in ve Abdi Bey’in içtenlikle kabul etmelerinin sağlanması, bu çalışmalara katılanları sevindiriyordu. Ömür boyu rakamlı raporlar incelemiş Ercüment Bey, sonuçları beğendi ve hatta hazırlayanları yüreklendirecek bazı öneriler yapmaya başladı. Ancak Abdi Bey, bana hep, “Bunların iyi ya da kötü yönde olduklarını size sorarım; bu konuda size inanırım. Benden bundan fazlasını istemeyin” diyordu. Birkaç toplantıdan sonra o da bizlere katıldı. Milliyet gibi büyük bir gazetenin sermayesini, çalışanlarına ve halka açmasının zorunlu olduğuna inanmaya başlamıştık. Böylece gazetenin ve çalışanlarının, türlü tehlikelere karşı korunması kolaylaşacaktı. Önce yönetim kurulunun aylık raporları düzenli olarak incelemesinin sağlanması ve yıllık faaliyet raporlarının halkın kolayca erişebileceği ve anlayabileceği bir duruma getirilmesi gerekmekteydi. Sermayeyi halka ve çalışanlara açtıktan sonra onlara doğru ve güvenilir bilgiler açıklamak zorunluluğu vardı. 1 Şubat 1979’da sıkılan kurşun, sevgili dostum Abdi Bey’i katletmekle kalmamış, bu güzel projemizi de ortadan kaldırmıştı. O kurşun, çok kişinin ömründe çok şeyi değiştirdi ve bizim bir ortak hayalimize de son verdi; ülkemizin ve halkımızın yıllarca zarar görmesine neden oldu. Bunları sizlerle paylaşmamın, sevgili dostlarımın gelecekte şükranla ve rahmetle anımsanmalarına vesile olacağını umuyorum. maaysan@superonline.com Alınma Erzurum Savcısı Osman Şanal, arkadaşımız İlhan Taşcı’nın “Cüppeli Adalet” kitabının kapağındaki takkeli, sakallı kişiyi kendisine benzetmiş... Türkiye’de 10 bini aşkın yargıç ve savcı var. Onların içinden bir tek Osman Şanal çıkıyor ve “O kapaktaki cüppeli, sarıklı benim” diyor. Niye üstüne alınıyor, anlayamadık... İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Tümgeneral Halil Helvacıoğlu’nu neden açığa aldı? Balyoz davası filan biraz bahane gibi geliyor bize... Halil Helvacıoğlu’nun asıl suçu, başta Başbakan Tayyip Erdoğan olmak üzere kabinede yer alan bakanların “siyasal İslam” konusundaki geçmişten göreve geldikleri güne kadarki durumlarını içeren bir rapor hazırlamak galiba... Helvacıoğlu’nun İstanbul Jandarma Bölge Komutanı olarak imzalayıp Jandarma Genel Komutanlığı’na gönderdiği 27 Şubat 2004 tarihli, “İSTH: 359010604/İSTH.KS.(7681)” numaralı raporunda ne mi var? Rapordan bazı bölümleri özetleyelim: İskenderpaşa İntikamı “Recep Tayyip Erdoğan: MTTB’nin kültür müdürlüğünü yaptığı 1975 yılında İBDA felsefesi (İslami Büyükdoğu Akıncıları) fikir babası olan Necip Fazıl Kısakürek’in İBDA düşüncesinden etkilendiği... 1979’da Akıncılardan ayrılarak kendilerini AkGüç olarak isimlendirilen, Kısakürek’in ışık tanımlamasından grup üyelerini yanan bir ampüle benzettiği... Genel başkanlığını yaptığı partinin Kısakürek’in İBDA düşüncesinden etkilenerek isminin AKP, ambleminin ise yanan bir ampul olarak seçtiği... Abdullah Gül: Kısakürek’in İBDA ekolünden geldiği, 1980 sonrasında sıklıkla Nakşibendi tarikatının İskenderpaşa dergâhı şeyhi Esad Coşan’la görüştüğü... Mehmet Ali Şahin: 1995’te milletvekili seçildiği, Necmettin Erbakan’a en yakın isimlerden biri olduğu, Nakşibendi tarikatının İskenderpaşa dergâhının görüşlerini benimsediği. Beşir Atalay: Nakşibendi tarikatının İskenderpaşa dergâhı mensubu olduğu, Kırıkkale Üniversitesi’nde rektör olduğu dönemde YÖK tarafından irticai kadrolaşmadan dolayı görevden alındığı... Ali Babacan: Fullbright bursunu kazanarak Amerika’ya gittiği, Nakşibendi tarikatının İskenderpaşa dergâhına mensup olduğu... Vecdi Gönül: Nakşibendi tarikatının İskenderpaşa dergâhı mensubu olduğu... Recep Akdağ: Nakşibendi tarikatı İskenderpaşa dergâhı mensubu olduğu... Binali Yıldırım: Nakşibendi tarikatı İskenderpaşa dergâhı mensubu olduğu... Cemil Çiçek: Nakşibendi tarikatı İskenderpaşa dergâhı mensubu olduğu...” Helvacıoğlu’nun başına gelenler, sanki ikinci İlhan Cihaner vakası... Kediye Kedi, Katile Katil, Sıfır Sorun SADIK ÇELİK NATO, füze kalkanı (füze savunma sistemi) projesinde Türkiye’yi ikna etti. Ancak Cumhurbaşkanı ve Başbakan, 1920 Kasım’da gerçekleşen Lizbon zirvesinde alınan kararları “Türkiye’nin büyük başarısı” olarak takdim ettiler. Gerçek ise Türkiye’nin son derece zor bir durumda kalmasından ibarettir. NATO’nun füze savunma sistemine katılmak ya da katılmamak konusundaki ikilem, Türkiye’nin başını şimdiden ağrıtmaya başlayan gerçek bir seçeneksizlik olarak orta yerde durmaktadır. 2002’den bu yana iktidar içerideki kitle tabanını genişletme ve ideolojisini benimsetme anlayışıyla zorlama dış politikalara başvurmayı yeğlemektedir. (Davos’taki “one minute” vakası, Mavi Marmara olayından sonra İsrail’le yaşanan gerilim vb.) Neticede izlenen politikalar Türkiye’yi, şu anda içinde bulunduğumuz çıkmaz sokağa sıkıştırmıştır. Zaten dış politika çelişkiler yönetiminden ibaretken sergilenen tutum ve davranışlar bunu daha da bilinmeze dönüştürmüştür. Türkiye’nin NATO’nun füze kalkanı projesine katılmasıyla “Batı sistemi içinde kalmayı tercih etti veya etmek zorunda kaldı” diye sevinmek de “yok, aslında istediğini kabul ettirdi, bu durumda İran ile sorun çıkmaz” diye rahatlamak da mümkün değildir. Türkiye, bu iki arada bir derede tavrı ile bir köşeye sıkışarak belki zaman kazandı; ancak öte yandan iki tarafın kendisine ilişkin kuşkularını da pekiştirmiş oldu. Türkiye’nin bu “zaman kazanma” davranışı şimdilik eldeki en makul seçenek olarak görülebilir, ancak bu AKP’nin değil, AKP’nin sahip olduğu aşırı özgüven ve beraberinde görmeye alışık olduğumuz etkili(!) PR çalışmalarının başarısıdır. Aslında Türkiye’nin “füze kalkanı projesinde İran’ın isminin geçmemesi” talebinin kabul edilmiş gibi gösterilmesinin arkasında sadece Türkiye’nin desteğini sağlamak ve onu planlanan sisteme istenildiği biçimde dahil etmek yatıyor. Çünkü Türkiye’nin hem NATO üyesi hem de İran’ın komşusu sıfatıyla sahip olduğu özel konum göz ardı edilemiyor. Türkiye’nin işbirliğinin Avrupa için önemi son derece büyük. Şöyle ki; Amerika eksenli bu tek kutuplu soğuk savaş sonrası düzen artık geçerliliğini yitiriyor. Söz konusu düzen, ne Gürcistan ve Kosova’da yaşanan savaşları, ne Avrupa’nın enerji kaynaklarının bozulmasını, ne de AB’nin Karadeniz ve Kafkasya bölgelerini de içine alan doğu sınırında süregiden istikrarsızlığı önleyemeyerek bir anlamda başarısızlığını ilan etmiştir. Bunun yanı sıra Ortadoğu ve İran meseleleri ile Çin, Hindistan gibi ülkelerin yükselişi Amerika’nın dikkatini kaybetmesine neden olmuştur. Hatta Avrupa Dışişleri Konsey Raporu yazarlarından, analist Mark Leonard’ın yorumuna göre “ABD artık bir Avrupa gücü olmaktan çıkmıştır!”. Tüm bu nedenlere dayanarak AB’nin kendine yeni stratejik ortaklar bulması gerektiği söylenebilir. Bu noktada, Avrupa, Türkiye ve Rusya arasında oluşturulacak bir “triyalog”un önemi had safhadadır! Rusya’nın bu proje içerisindeki varlığı ise yeni bir dünya düzeninin başlangıcı ve bir anlamda milat olarak algılanmalıdır. Bu noktada NATO kendisine düşman olarak İran’ı seçmiştir. Gelelim füze kalkanı projesinde ABD’nin gerçek niyetine… Bu konuda çeşitli yorumlar mevcut olsa da geçerliliğini kayda değer bir oranda koruyan ve aslında pek şüphe götürmeyen düşünce, ABD’nin asıl amacının, dünyadaki enerji kaynaklarının 4’te 3’ünün bulunduğu Türkiye ile Çin arasındaki bölge üzerinde NATO’nun etki alanını genişleterek enerji arz güvenliğini sağlamak olduğu yönünde. Şimdi bu füze kalkanı projesi aynı niyetin devamıdır. ABD, değişmekte olan koşullar ve rollerle birlikte Türkiye’yi seçeneksiz bırakarak İsrail’in güvenliğini sağlamaya çalışıyor. Peki ya Türkiye ne yapıyor? Polonya ve Çek halkının “nükleer serpinti” tehlikesinin ve sonuçlarının belirsizliğini göz önünde bulundurarak topraklarında istemediği füze kalkanı projesinin ülkemizde gerçekleşmesine izin vererek kendini söz konusu tehlikelerin birinci dereceden muhatabı konumuna getiriyor. Füze kalkanı sistemi Türkiye’de kuruluyorsa nerede kaldı sıfır sorun? Aslında bu noktada konunun bir başka boyutu da devreye girmiş oluyor: Ekonomik krizin bir sonucu olarak tasarruf tedbirleri açıklayan AB ülkelerine mal satan ülkelerin ticareti de bundan olumsuz etkilenmektedir. Bu bağlamda TEPAV’ın (Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı) yaptığı araştırmaya göre; Ekim 2007Mart 2008 ile Ekim 2009Mart 2010 dönemleri kıyaslandığında, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne yaptığı ihracatın yüzde 19 oranında azaldığı kaydedildi. Bu azalmaya karşılık aynı dönemde Türkiye’nin AB’deki pazar payı yüzde 1.14’ten yüzde 1.10’a geriledi. Söz konusu yeni durumdan yola çıkarak Türkiye’nin daha çok Doğu pazarlarına, bir başka ifadeyle Doğu ve İslam ülkeleriyle ikili ilişkiler kurmaya, var olan ilişkilerini de güçlendirmeye yöneldiği bir gerçektir. Yoksa “eksen kayması mı yaşıyoruz” dedirten bu somut durum, gelişmeler ve tüm boyutlarıyla ideolojik arka plan, füze kalkanı projesinde hangi tarafa ait olduğuna karar verirken Türkiye’nin ikilemde kalmasına neden olmuştur. Tüm bunları göz önünde bulundurarak yinelemek gerekirse; içinde bulunduğumuz su götürmez gerçek, füze kalkanı projesinin Türkiye’yi kaçınılmaz biçimde taraf olmaya zorlayacak bir süreci başlatmış olduğudur. Denge politikası izlemenin koşulları azalmaktadır. Takke düştü düşecek… sadik.celik.gorus@gmail.com HAYVANLAR İSMAİL GÜLGEÇ KİM KİME DUM DUMA BEHİÇ AK behicak@yahoo.com.tr BULMACA ÇİZGİLİK KÂMİL MASARACI kamilmasaraci@gmail.com SEDAT YAŞAYAN HARBİ SEMİH POROY UYDUDAN NAKLEN HAKAN ÇELİK fhakancelik@mynet.com SOLDAN SAĞA: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 1/ Türkiye’nin 1 güney kıyılarında yetişen 2 ve çit bitkisi 3 olarak kulla 4 nılan bir tür 5 çalı. 2/ Ahırlarda iki hay 6 van yeri arası 7 na bölmelik 8 diye konulan kalın sırık... 9 Tavlada “üç” sayısı. 1 2 3 4 5 6 7 8 9 3/ Sodyum elemen 1 P E L İ K Ü L L tinin simgesi... Res 2 A L A B O R İ N A mi bir göreve atama 3 S A B İ T E U Z ya da bir üst aşama 4 T A B MO B O için yazılan yazı. 4/ İ D İ K U T İnce dantel... Bir 5 Ö R 6R E İ K İ E K bağlaç. 5/ Şarkı, türA kü... Kalay oksit ka 7 A N R A Y 8E Y A L E T E S tılarak donuklaştırılmış ya da kemik to 9 K A T A K U L L İ zu katılarak yarı donuk hale getirilmiş cama verilen ad. 6/ Dingil... Cins, tür. 7/ “Dağkırlangıcı” da denilen küçük bir kuş... İlave. 8/ Mersin’in bir ilçesi. 9/ Elma, armut, kayısı gibi meyvelerin kurutulmuşu... Bir gazete ya da derginin baskı sayısı. YUKARIDAN ASAĞIYA: 1/ Duvarları, yontulmamış ağaç gövdelerinin üst üste oturtulmasıyla oluşturulan ve Karadeniz Bölgesi’nde yaygın olan ev tipi... Bir işi yaptırabilme gücü. 2/ Karakter... Tanrı. 3/ Bir nota... Bir işletmenin ani batışı. 4/ Üçüncü jeolojik çağın en son dönemi. 5/ Sözü boş yere uzatma... İslam kültürlerinde, belirli kurallara uyarak güzel yazı yazma sanatı. 6/ Mürekkebi kurutmakta kullanılan çok ince kum... Kansızlık. 7/ En küçük sosyolojik birim... Tümör. 8/ Sahip... Doğu Karadeniz’de yetişen ve derideki tahrişleri iyileştirmekte kullanılan otsu bir bitki. 9/ İğdiş edilmiş hayvan. C MY B C MY B
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog