Bugünden 1930'a 5,440,085 adet makale



Katalog


«
»

CMYB C M Y B SAYFA CUMHURİYET 24 EYLÜL 2008 ÇARŞAMBA 2 OLAYLAR VE GÖRÜŞLER AÇI MÜMTAZ SOYSAL Özerklik Olmayınca ACAYİP bir sarmal yaşanmakta. Korkunç hakaretler yüklü sıfatlar havalarda uçuşmakta. Kimi, “İddia- nı ispatlamazsan müfterisin, yani if- tiracısın” diyor. Kimi, “haysiyetsizsin”, kimi “şerefsizsin”, “namertsin” de- mekte. Öyle bir sarmal ki, nerede nasıl bi- teceği kestirilemez, en büyük sözlük sayfaları bile sınırlıdır. Sonuçta sıra, bilinen saygın sözlüklerden argo sözlüklerine ya da çoğumuzun bil- mediği küfürlere gelecektir. Arka- sından eylemler, kavgalar, dövüşler, yaralamalar, öldürmeler. Aşırı nite- lendirmeler içeren sözcüklerin ko- layca şiddete dönüştüğü çok gö- rülmüştür. Türkiye tehlikeli bir yola girdi. Bütün bunlar başka nedenlere, ekonomik, toplumsal sorunlara, re- jime ilişkin gerilimlere bilinç altında giydirilmiş örtülerin dışa vuran be- lirtileridir herhalde. Büyük patlama yaklaşmakta herhalde. Böyle gidişleri kim nasıl durdurur? Siyasal partiler, dolayısıyla poli- tikacılar böyle gidişleri durdurmak- ta zorlanırlar, çünkü altta kalmış ve pes etmiş durumda kalmaktan çe- kineceklerdir. Bazen, elinin altında güç bulun- duran biri “Durun, susun!” diye ses- lenir ve durulur, susulur... Ama, so- nuçta, seslenen de, susan ve oturan da zarar görür. Bazen “âkil” denen adamlar, yani bilgeler devreye girer; sözleri dinle- nir, sükûn geri gelir. Toplumun bil- geleri azaltılmış ve sindirilmiş olsa- lar bile, onların daha çok bulundu- ğuna inanılan üniversiteler vardır, akademisyen bilgeler konuşur, bili- me saygısı olanlar dinler. Ama ora- lar da siyasal tercihlerin cirit attığı, ça- tıştığı yerler durumuna gelmişse ne yapacaksınız? Düzgün toplumlarda genellikle bunlara gerek kalmaz; çünkü sağ- duyu gerektiren işlevleri yüklenmiş medya kuruluşları vardır; yangına kö- rükle gitmeyen, karşılıklı sövmeler- den uzak duran. Olup bitenler, daha doğrusu do- ğal olarak bitmesi gerekip de bit- meyen durumlar ülkenin önemli bir eksikliğini ortaya koymuştur: özerk kurumlar. Bunlar hiç mi yoktu, hiç mi de- nenmedi? 1961 Anayasası, “özerk kuruluşlar” başlığı altında “devlet eliyle kurulan üniversiteler” ile “özerk kamu tüzel- kişiliği olarak yasayla düzenlenen radyo ve televizyon istasyonları” ön- görmüştü. 12 Mart ve 12 Eylül dar- beleriyle getirilen, sonraki anayasa ve yasa değişiklikleriyle daha da pe- kiştirilen yeni düzen, hem özerkliğin canına okumuş, hem de YÖK ve RTÜK gibi üst kuruluşlarla siyasal müdahalenin kapılarını ardına kadar açmıştır. Şimdi, ses çıkaran kamu üniver- sitelerinden ve hiç değilse İngilizle- rin BBC radyo-televizyonu ölçü- sünde özerk olabilen kamusal bir ya- yın kuruluşundan yoksun bırakılmış Türkiye artık bilinmez bir akıbete sü- rüklenme tehlikesiyle karşı karşıya- dır. İlk düzeltilecek durum bu değil midir? PENCERE Zekeriya Öz ve Eruygur... Martın sonunda, ayın 28’inci günü, bu köşede “Bizim Savcıya Abi Nasihati” başlıklı bir yazı ya- yımlanmıştı... Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz’ü ele alan bu yazının biraz kısaltılmışını yeniden okumakta yarar var diye düşündüm... “12 Mart döneminde içerden çıkmıştım, üs- tümde bir tuhaflık vardı, neydi, nedendi bilemi- yordum...” Doktor dedi ki: “- Apandisitin patlamış; ama, çok seyrek du- rumlarda beden önlemini alır, patlayan apandisiti bir zarla sarar...” “Meğer Ziverbey işkencelerinin anısını bede- nimde taşıyor ve saklıyormuşum... Her neyse.. Ardından bir enfarktüs geçirdim.. Bir daha.. Derken bedenimde kendine göre yeni denge- ler oluştu ve bu yaşa erişebildim... Sizin anlayacağınız, durumu idare ediyoruz; ama, bu yaşlarda insan bıçak sırtında yaşar, her şey kıl payıdır...” Yazı devam ediyor: “Şimdi gelelim beni sabaha karşı saat 4’te göz- altına alan sevgili savcımıza... Nasıl bir tehlikeyi yaşadığının farkında mı?.. Sanırım değil... Bizim evi bastıkları saatlerde, daha sonra po- lislerle yolda, Emniyet’te ve savcılıkta bana bir şey olsaydı, pattadak nalları havaya dikseydim, neler olacağını sevgili savcım hiç düşündü mü?.. Damgayı yiyecekti: - Katil savcı!.. Yazık olacaktı sevgili savcımıza...” “Savcı Bey anlaşılıyor ki çok ağır bir yük üst- lenmiş, altından kolay kolay kalkılamayacak bir yük... Sorgulamadaki karşılıklı konuşmalarda sezin- ledim ki bu yük onu tüm yaşam boyu ezebilir... ...... Ergenekon dosyasını olabildiğince yaymak; yazarları, fikir adamlarını, emekli komutanları, muvazzafları da içine alarak sonuçta laik orduya ilişkin bir dava hareketine dönüştürmek akıl kârı değildir...” Savcı Zekeriya Öz mart ayı sonunda yayım- lanmış bu yazıya kulak asmadı... Aradan 6 ay geçti... Cezaevinde yatan Kuddusi Okkır öldü... Yaşam tehlikesi kapsamında yaşayan Ayşe Asuman Özdemir ve Ferit İlsever zorunluk kar- şısında serbest bırakıldılar... Ya Şener Eruygur?.. Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanı, Emekli Orgeneral, Eski Jandarma Genel Komu- tanı ne durumda?.. Bıçak sırtında... Sorumlu kim?.. Ergenekon davası artık dava olmaktan, so- ruşturması da soruşturma olmaktan çıkmıştır... İlk iddianame tüm hukuk ve yasa kurallarına ay- kırı biçimde yazılmıştır; ama sorgulamalar yeni gözaltılar ve tutuklamalarla sürüyor... Anlaşılıyor ki bir siyasal mücadele içeriğine dö- nüşen Ergenekon, bir yıl değil, on yıl değil, bir ömür boyu sürecek, soruşturmaların ve iddia- namelerin sonu gelmeyecek... E. Orgeneral Şener Eruygur hastanede bıçak sırtında yatarken savcı Zekeriya Öz’ün girişimiyle tahliye edildi... Bugün 6 ay önce bu köşede yayımlanmış ya- zıma uygun biçimde diyorum ki: - Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz yatıp kalkıp Şener Eruygur’un yaşaması için dua etsin... Çünkü bundan böyle yapabileceği başka bir şey yok... A ğzõmõzdan hangi söz, hangi kavram çõkõyor- sa, hepsi insan aklõnõn, insanõn hayal gücünün birer ürü- nü... Kutsal bir varlõğõn değil... Tanrõnõn, peygamberlerin tari- hini inceleyecek olursak, bu- nun böyle olduğunu görürüz. Yunus Emre’nin ‘Yaradanı severiz yaratılandan ötürü’ özlü sözü demagoglarõn, halk av- cõlarõnõn dilinden düşmüyor. Ne ki bütün kutsal sözcüklerin, kav- ramlarõn zaman içinde insanlar tarafõndan üretildiği unutulu- yor. Oysa yaratan bir insan... Ya- ratõlan ise onun ürünü, onun yapõtõ... Din temeline dayalõ devlette fi- zik ötesini esas alan ruhban ka- falõlar egemendir. Laik devlette ise eğitimin temeli bilimdir. Di- nin siyasal yaşama abandõğõ, toplumsal yaşamõ kuşattõğõ yer- de demokrasi yaşamaz. Onun için laiklik demokrasinin alfa- besidir. Önce eski Yunan’da Zeus’la başlayan çoktanrõlõ dinler doğ- du. Derken çok değil, üç bin yõl önce, Musa ile tektanrõlõ dinler dönemi geldi. Peygamberlerin hepsi de, her nedense, birer er- kekti. Hikmetinden sual olun- maz, yüce Tanrõ kõz çocuklarõ- nõ baştan lanetlemişti anlaşõ- lan... Erkek de olsalar, peygamber- lerin hepsi zamanõnda birer Fi- listinli gözüpek devrimciydi. Başlarõna az şey gelmedi. Peygamberler, hiç kuşku yok, yaşadõklarõ dönemlerde çõğõr açan insanlardõ... Uyuşukluk içinde yaşayan kavimlerini sil- kip, silkeleyip ileriye götürdüler. Bunun için az çile çekmedi- ler... Ama üzerinde bir bez parça- sõyla çarmõha gerilen İsa, bu- günkü Katolik kilisesinin şata- fatõnõ ve ritüellerini görse her- halde mezarõnda ters dönerdi. Muhammet ile birlikte Arap toplumu insanlõk âleminde yeni bir dönemi başlattõ. 8. yüzyõlda Abbasi halifesi Harun Reşit zamanõnda bugün harabe ha- lindeki Bağdat dünyanõn en uy- gar kentiydi. Endülüs Emevile- ri döneminde özellikle tõp, ma- tematik ve doğa bilimlerinde büyük ilerleme oldu. İspan- ya’daki Gõrnata Sarayõ, Kurtuba Camii büyük mimari yapõtlardõr. Yedi dil bilen 21 yaşõndaki İkinci Mehmet İstanbul’u alõp yeni bir çağõ başlattõ. Sinan Selimiye’yi, Süleyma- niye’yi tasarlayõp yaparken, bes- belli ki, hem uhrevi, hem de ma- nevi bir esin kaynağõna sahipti. Ama mimarlõk ve yapõ tekniği kurallarõnda da çağõnõn en ileri- siydi. Bugün bile İstanbul’a silueti- ni veren Sinan’õn yapõtlarõndan daha güzelini 500 yõldõr yapa- madõk. Galiba bunun en başta gelen nedeni, düşünce sisteminin do- nup kalõplaşmasõ, eğitim ve üre- tim düzeninin çağõn gereklerine ayak uyduramamasõdõr. İlk çõk- tõğõnda ilerici bir işlev gören din- ler zamanla kaskatõ birer dog- maya, donmuş kalõplara dönüş- tü. Kaskatõ kalõplar da batõl, kör inançlara ve hurafeye... Her şe- yin nedeni ve amacõ fizikötesi sanal bir varlõk olunca, akõl çar- põldõ... Müneccimbaşõlar, falcõlar, kâ- hinler, bölmeli kafalar devlete, topluma egemen oldu. Bilimde, teknikte, sanatta, üretimde ka- dõnõn adõ bile yoktu. ‘İnsanın böyle sapkınlıkları var / Putunu kendi yapar, kendi tapar’ diyordu Tevfik Fikret. Lütfen sorun tarihçilere, dil- bilimcilere, etimologlara... Bü- Sözcükler ve İnsanlar... Cavlı ÇULFAZ Yazar/Çevirmen Sinan Selimiye’yi, Süleymaniye’yi tasarlayõp yaparken, besbelli ki, hem uhrevi, hem de manevi bir esin kaynağõna sahipti. Ama mimarlõk ve yapõ tekniği kurallarõnda da çağõnõn en ilerisiydi. Bugün bile İstanbul’a siluetini veren Sinan’õn yapõtlarõndan daha güzelini 500 yõldõr yapamadõk. Galiba bunun en başta gelen nedeni, düşünce sisteminin donup kalõplaşmasõ, eğitim ve üretim düzeninin çağõn gereklerine ayak uyduramamasõdõr. tün sözleri, bütün kav- ramlarõ zaman içinde insanõn yarattõğõnõ söy- lerler size. Sözcükle- rin, kavramlarõn tari- hini inceleyin. ‘Tanrı’ sözcüğü beş bin yõl ön- ce yoktu. ‘Allah’ diye bir sözcük iki bin yõl önce söz konusu bile değildi. İnsan zaman içinde yeni sözcükler, yeni kavramlar türetti. Tanrı, melek, şeytan, cennet, cehennem, hu- ri, gılman, ahiret, sırat köprüsü gibi insan ha- yalinin uydurduğu kav- ramlar zamanla insan aklõnõ kõskõvrak bağlar oldu. Kozmoloji evrenin tarihini, evrimini, ya- põsõnõ inceler. Astro- nomi ve astrofizik gök- cisimlerinin oluşumu- nu, fiziksel yapõsõnõ ele alõr. Arkeoloji toprağõ kazõp insanõn tarihön- cesinden başlayan gö- mülü evrimini araştõ- rõr. Antropoloji insanõn kökenini, evrimini, bi- yolojik özelliklerini, toplumsal ve kültürel yönlerini inceleyen bi- lim dalõdõr. Paleontoloji ise fosilleri veri olarak kullanarak dünyada ya- şamõn tarihini araştõrõr. Etnoloji antropoloji- nin bir dalõdõr. Değişik kültürlerden insanlarõn etnik kökenlerini, dün- ya ölçüsünde dağõlõmõ- nõ, teknolojisini, dili- ni, dinini karşõlaştõr- malõ olarak inceler. Eti- molog sözün, paleo- graf yazõnõn kökenini, tarihini araştõrõr. Kõsacasõ, her sözcü- ğün, insanõn yarattõğõ her kavram, deyim ve terimin bir çõkõşõ, bir ta- rihi vardõr. Etimoloji sözlüklerini incelerse- niz, her sözcüğün çõkõş tarihini görürsünüz. Demek ki insan zih- ninin yarattõğõ Allah kavramõnõn bir tarih- çesi var. Peki, bizde ilahiyat fakültelerinde Allah’õn tarihi doğru dürüst okutuluyor mu? Acaba bizde etimo- loglara başvurulup baş- ta Allah, din, peygam- ber olmak üzere söz- cüklerin kökeni soru- luyor mu? İnsanoğlu değişik dil- lerde bu sözcükleri ne zaman kullanmaya baş- ladõ? Sözcükler, kav- ramlar zamanla nasõl bir evrim geçirdi? Niye medyada fizik- çi, arkeolog, antropo- log, paleontolog ve eti- mologlarõmõza yeterin- ce yer verilmiyor?
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog