Bugünden 1930'a 5,499,814 adet makale



Katalog


«
»

CMYB C M Y B 12 KASIM 2008 ÇARŞAMBA CUMHURİYET SAYFA 15 Moda soru: Atatürk’ü Mustafalı’mı seversiniz Mustafa’sız mı? Gidiş Bağlama Doğan Kapkıner: “Nimet Çubukçu’ya göre yurttaki çocukların ellerini York Düşesi bağlamış. Siz Türkiye’yi AB-D’ye bağladınız ya!” Sırayla Kemal Öncü: “Dünyayı zücaciye dükkânı gibi kırıp döken ‘fil’ başkanlık seçimini kaybetti; şimdi dünyayı çiftelemek sırası ‘eşek’te!” YağmurDeniz - Sabah’la atv’nin ipi Katar emirinin elindeymiş... “RTE kefilse sorun olmaz!” ANAYASA Mahkemesi’nin iktisatçı başkanı Haşim Kılıç anayasanın değiştirilemez ilkelerini tartışmaya açma mesajı vermiş. Mesajı alıp tartışalım: Devletin şeklini “Cumhuriyet” olmaktan çıkaralım! Cumhuriyetin niteliklerinden ulusal dayanışmayı, adalet anlayışını, insan haklarına saygıyı ve temel ilkelerinden demokratik, laik ve sosyal hukuk devletini atalım! Bölünmez bütünlüğü kaldıralım! İngilizceyi resmi dil yapalım! Bayrağı ve ulusal marşı değiştirelim! Değiştirilemez ilkeleri tartışmaya açarak ne yapmak istiyorsanız açıkça söyleyin biz de anlayalım. Amerika’daki küresel efendiler tarafından Türkiye Cumhuriyeti’ne giydirilmek istenen “Ilımlı İslam” gömleğinin önündeki tek engel laiklik ilkesinin altını biraz daha mı oymak istiyorsunuz? Açıkça söyleyin rahatlayın Açılan davalarda üstlendiği görev üzerine türbanı ve İslamcı AKP’yi savunan Anayasa Mahkemesi’nin akademisyen sıfatlı raportörü Osman Can, iktisatçı başkanına destek verip anayasanın değiştirilemezlik gerekçesiyle güler yüzlü bir Frankoculuk uygulandığını söylemiş. Franko? Franko, İspanya’nın faşist diktatörü; Adolf Hitler’in ve Benito Mussolini’nin kankası! Kilise ve toprak ağalarının desteği ile halkına kan kusturan cuntacı general. İkinci Dünya Savaşı’nda etliye sütlüye karışmadığı için paçayı kurtaran katil. Raportör Osman Can; 12 Eylül cuntasına, general Kenan Evren’e “Frankoculuk” göndermesi yapsa neyse de değiştirilemezliğin gerekçesine sığınıp “karşı taraf”ta olduğu hazırladığı raporlardan belli laiklik ilkesine faşist çağrışımlar yüklemesi ne demek oluyor? Atatürk’ü çok seven romantik belgeselcinin belgesiz belgeselinde uyguladığı taktiğe ne çok benziyor bu demokrasi âşıklarının taktikleri. Oysa değiştirilemez ilkelerin başında demokrasi var; acaba elleri değmişken demokrasiyi de mi halletmeyi düşünüyorlar diye sormadan edemiyor insan! Haşim Kılıç’ın, anayasa değişikliğinden ne beklediğinin anlaşılmasından sonra görevinden istifasını beklemek ise sanırım kimsenin aklına gelmiyor! Değişiklik PANO DENİZ KAVUKÇUOĞLU Yazık Değil mi Onca Emeğe? Pencere’de İlhan Abi “takıyyeci.. takıyyeci..” de- dikçe bunlar hop oturuyor, hop kalkıyorlar ama diş- lerini gıcırdatmaktan başka bir şey de gelmiyor- du ellerinden. Siyasal İslamcı Recep Tayyip Er- doğan’dan bir “demokrat” yaratmak için kolları- nı sıvamışlardı, bu yolda ballı börekli yazılar dök- türüyorlar, karşılığında da Başbakan’ın uçağında, dizinin dibinde gazetecilik yapmak gibi bir “maz- hariyet”e erişiyorlardı. Ortak özellikleri “liberalizm”e gönül vermiş olmalarıydı; kişiliklerinde liberalizmin tüm renkleri temsil ediliyordu. Kimi “sol liberal”, kimi “liberal demokrat”, kimi “muhafazakâr libe- ral” kimi de “Müslüman liberal”di. Yazıyorlar, çiziyorlar, televizyon ekranlarında boy gösterip yorumlar yapıyorlardı, fakat olmayınca ol- muyordu. Onca yıl uğraştan sonra nihayet boşa kürek çektiklerini anlamışlardı; derin bir hayal kı- rıklığı yaşıyorlardı. Bir isyan patlaması kaçınılmazdı ve o kaçınılmaz patlama “Müslüman liberalizmin” gözde kalem- lerinden Fehmi Koru’dan gelecekti. Koru, Recep Tayyip Erdoğan’ı ilkin Obama iken, sonra gide- rek Bush’laşan bir hilkat garibesine benzetmiş- ti. Başbakan da doğal ki bu benzetmenin altında kalmamış, Yeni Şafak yazarına “Sevsinler seni!” diyerek tepkisini ortaya koymuştu. Fehmi Koru’yu kimler sevecekti? Bunu bilemi- yoruz, ayrıca sorunun yanıtı bizi pek ilgilendir- mediğinden üzerinde durmuyoruz. İsyan eden yalnızca Fehmi Koru değildi. Star ga- zetesinin başyazarı Mehmet Altan ondan çok da- ha önce, ta şubat ayında Başbakan’la itişip ka- kışmaya başlamıştı. Bir televizyon programında, “Türkiye’de 12 milyon kişi günlük 1 dolarla yaşı- yor. 600 bin kişi aç yatıyor. Türbandan acil sorunlar var” deyince, 13 Şubat günü Başbakan tarafın- dan azarlanmıştı. Olay Mehmet Altan’ın Abisi Ah- met Altan’ı öfkelendirmiş, “İsyan Günlerinde Aşk”ın yazarı, 17 Şubat tarihli Taraf’ta, “Sen ön- ce Şemdinli’yi bir aydınlat, Dink’in katillerini bir bul da… Birisini ‘azarlamanın’ senin haddin olup ol- madığını sonra konuşalım” diyerek Başbakan’a meydan okumuştu. Bu arada “muhafazakâr liberal” Nazlı Ilıcak ara- ya girmiş, 20 Şubat tarihli Sabah’ta, “Gelin libe- raller ve muhafazakârlar barışın! Ne muhafazakâr kesim, başörtüsü bildirisine imza atmadığı için, ‘öz- gürlük anlayışı türbana kadarmış’ diye Mehmet Al- tan’ı suçlasın, ne de Mehmet Altan, ‘özgürlükle- rin sınırını siyasal iktidarın işaretiyle belirleyen kur- şun askerler’ diye muhafazakâr kesime çatsın” öne- risiyle tarafları yumuşatmıştı. Hasan Cemal’in de yüreği soğumuştu Baş- bakan’a karşı. “Ve Erdoğan’ın son olarak ‘pom- palı tüfek kullanan vatandaşı’ mazur gösteren, ‘Ya sev ya terk et!’ diyen son konuşmaları hakikaten çok vahimdir. Hukuksuzluğu çağrıştıran, neredeyse Neonazilere taş çıkartan bu söylemle, yazın bir ke- nara, ne demokrasi bağdaşır, ne de hukuk...” 7 Ka- sım tarihli Milliyet’te yer alan bu satırlar yenir yu- tulur türden değildi. Recep Tayyip Erdoğan’dan bir “demokrat” yaratmak yolunda kötümserleşen kalemlerden bi- ri de Cengiz Çandar’dı. Radikal’de yayımlanan dünkü yazısında, Başbakan’a ilişkin olarak, “Oba- ma’ya mı Bush’a mı benzeyeceğinden ziyade, Tur- gut Özal’a mı, yoksa Necmettin Erbakan’a mı dö- nüşeceğini yarım yıl-bir yıl içinde görüp anlaya- cağız” derken kafasındaki kuşkuları yansıtıyordu. Biliyorum, beni çok nahif bulacaksanız, ama ne yapayım, her türden liberal bu meslektaşlarımın boşa giden emeklerine üzülüyorum. Yazık değil mi onca emeğe? Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmakla müseccel bir partinin liderinden bir “de- mokrat” yaratmak çabası tipik bir “bile bile lades” durumu da olsa üzülüyor insan. Allah bunlara çokça sabır, biraz da akıl fikir ver- sin, başka ne diyebilirim ki? Mustafa’ya tepkileri okuduk- ça “ilk tanıdığım” 80’li yõllar- daki Can’õ anõmsõyorum... Muğla’ya, konuşma yapmasõ için davet etmiştik. 12 Eylül’ün susturulmuş toplumuna öylesine “genç” umutlar vermişti ki... İlerleyen yõllarda da hep o umut veren “aydınlık genci- miz” oldu. Bir yazõsõndaki “ortaçağ ka- ranlığı” benzetmesinden ötürü, “ama Can, bizim Anadolu’da- ki ortaçağımız aydınlıktı; ka- ranlıkta olan Avrupa’ydı...” dediğimde, zarif teşekkürü de gü- ven vericiydi... Keşke şu, en hoşgörülü olanõ- mõzõ bile kõzdõran, adeta “zorla- ma” izlenimi veren “tuhaf” özel yaşam sevdasõna kapõlmasaydõ? Can böyle değildi... Akbalları üzmemek Ben en çok Oktay Akbal’a üzüldüm. Cumhuriyet edebiyatõmõzõn çõ- narõ, dünyanõn en yumuşak in- sanõ, yüreği hep yurt ve insan sev- gisiyle atan koca yazarõmõz, kim bilir ne kadar sarsõlmõş ki şunla- rõ yazmõş; “O adını bile anmak iste- mediğim genç adam sırtını kimlere dayayarak, kimlerden çıkarlar hesaplayarak kalkış- mış bu işe... Yazık etmiş ken- dine... geleceğini, kişiliğini bir yana atarak!..” (09 Kasõm 2008- Cumhuriyet) Ulusal onur kalemlerimizi böy- lesine üzmeye hakkõmõz var mõ? Cumhuriyetin neferlerine 70. yõl- da böylesine gerilimler yaşat- mak, Can’õn o hep “saygı”lõ ha- line yakõşõyor mu? Üstelik Ayşe Arman’a da di- yor ki: “Tabu nedir şimdi an- ladım.” (Hürriyet-09 Kasõm 2008) Yaşamlarõnõ tabularõ yõkmaya adayanlarõmõza bu söylenmez. Asõl, Atatürk düşmanlarõnõn “ta- bu kafalı” olduklarõnõ Can bile kim bilir kaç kez yazmõştõr... NTV’deki ‘Neden’? Peki “neden”?.. Soru işareti büyüdükçe, NTV’deki “Neden?”e takõlõyo- rum... Bence ‘Mustafası’nõ da ‘Ne- den’deki Can’ yarattõ... Ekrandaki şu “hesaplı kitap- lı”; dahasõ “kararsız” ve “iç- ten”liğini yitirmişçesine sesi tit- reyen adam, Can mõydõ?... Programda “gerçek neden”ler söylense bile ille de “belirsiz” bi- tirmesi; gerçekleri açõklayanlarõ çileden çõkartõp “saptıran”larõ memnun etmesi “neden”se, Mustafa’nõn nedeni de o olmalõ… Üstelik aynõ “gerçek”leri ken- disi de çok iyi bilmesine rağ- men... Nitekim “diktatör” vurgula- masõnõ savunurken diyor ki; “O dönem bütün dünya basınında diktatör olarak geçiyor. Buna karşı bir duruşumuz olmalıy- dı…” (Milliyet-07 Kasõm 2008) Güzel ama o “duruş” filmde hiç yok! Benim bildiğim Can, “O dö- nemin emperyalist basınında dünyaya diktatör olarak tanı- tıldı… Zaten başka türlü bir li- der yoktu ki..” demeliydi. Mustafa’nõn en yakõnlarõnõ bi- le gözden çõkarmasõnõn “ola- ğan” sayõlmasõ gerektiğini de şöyle belirtiyor; “Hiçbir lider kendine ihanet edeni affetmez. Kaldı ki Atatürk, affetmiştir de…” Oysa “Belgesel”inde o affe- dilenlerden bir kişi bile belge- lenmediği gibi; Mustafa’nõn ez- dikleri de “hain”ler olarak değil, yine Can’õn seçtiği sözcükle “muhalefet” olarak tanõmlanõ- yor. Hem de “bizim programı- mız CHP programıdır” der- ken... Bu öyle “masum” denebilecek bir “kurgu” değil Can... Yazık olmuş... Can’õn yazõlarõndaki “satır araları” ustacadõr. Belli ki Mus- tafa’da da aynõ ustalõğõna gü- venmiş ama tarihe yön veren bir yaşama “aykırı saplama- lar” yapmaya kalkõşõnca fena halde tavsamõş... Oysa bu “sokuşturmalar”õnõ ayõkladõğõnõzda, geriye kalan Mustafa’ya hayran olmamak mümkün mü? Akbal haklõ. “Ya- zık olmuş” o güzel başlangõca, o muhteşem görüntülere, hatta Bregovic’in müziğine.. Filmde Atatürk’ü “son nefe- sini verdiği mekân”da seslen- diren Yetkin Dikinciler demiş ki; “O’nun verdiği son nefes, bi- zim hâlâ alıp verdiğimiz ne- festir...” Senin de öyle Can; yeter ki ci- ğerlerine başka nefesler çekme... Zemheri ÇED KÖŞESİ OKTAY EKİNCİ Can… Zekai Buluç: “Kışın zemherisine girerken fahiş zamlarla Müslümanlara gâvur eziyeti yapanlar hangi dinden acaba?” HAYAT EPİK TİYATROSU MUSTAFA BİLGİN hetiyatrosu@mynet.com Yüksek Yerilim Hattı erdincutku@yahoo.com Yandaş medya ile papaz olan Başbakan bazı yazarlarla gizlice görüştü: Sırdaş medya! Can Dündar’ın ‘yıkılma’ belgesi PİYASADA “romantik belgeselci” olarak anılan Can Dündar bir gazetesinin magazin ekine poz vermiş ve “Hakikaten hayatta bir şeye dikkat ettiysem o da tüccar olmamaktır. Zaten anlamam. Benim yakın çevrem çok iyi bilir ki, ben harflerle düşüp kalkarım, rakamlarla değil” demiş. Ancak belgelerle konuşanlar da 1997 yılında Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’na gönderilen üç sayfalık “teklif mektubu”ndan söz ediyor. Uğur Mumcu belgeseli için vakıftan 415 bin dolar istemiş Can Dündar. Ve Uğur Mumcu’nun TRT’nin dolandırılması olayında Can Dündar hakkında 1992’de yazdıkları: “Geldi buraya, şu köşeye oturdu. ‘Abi ben yıkıldım. Mahvoldum. Mehmet Ali’nin (Birand) böyle olduğunu bilmiyordum’ filan. Sonra ‘Ben daha gencim. Lütfen beni bunlardan ayırın, bir tutmayın. Ben bu işleri hiç bilmem’ dedi. Ben de ‘İyi, tamam’ dedim. Gitti, Ama sonradan anladık ki, meğerse Mehmet Ali’nin koltuğuna yıkılmış.” SESSİZ SEDASIZ (!) ekinci@cumhuriyet.com.tr KİM KİME DUM DUMA BEHİÇ AK behicak yahoo.com.tr ÇİZGİLİK KÂMİL MASARACI kamilmasaraci mynet.com TARİHTE BUGÜN MÜMTAZ ARIKAN www.mumtaz-arikan.com HARBİ SEMİH POROY 12 Kasım Filmden değil, halkla “özel yaşamı”ndan... BULMACA SEDAT YAŞAYAN SOLDAN SAĞA: 1/ Doğu Kara- deniz yöresinde patlamõş mõsõra verilen ad... Satrançta bir taş. 2/ Deniz yosunlarõndan çõkarõlan, bes- lenme endüs- trisinde ve he- kimlikte kulla- nõlan bir tür je- latin. 3/ Tavanla çatõ- yõ ayõran boşluk... Er- kek hizmetçi. 4/ Tü- mör... Bir işletmenin ani batõşõ. 5/ “Her --- içinde seyredilir baş- ka bir cihan” (Y. K. Beyatlõ)... Hububat tozu... Bir nota. 6/ Şaşkõnlõktan sersem- lemek. 7/ Kişiler ara- sõnda gözetilen saygõ sõrasõ... Büyük erkek kardeş. 8/ Nijerya’da yaşayan bir halk... Bir organõmõz. 9/ Küçük mağara... Öznenin dõşõnda kalan her konu. YUKARIDAN AŞAĞIYA: 1/ Ege yöresine özgü, patlõcanla yapõlan bir yemek. 2/ Açõk alanlardan ve kalabalõk yerlerden korkma. 3/ Afrika’da bir ülke... Kestane rengi. 4/ Soy, sü- lale... “Benim --- olmuş dilim / Be desem yâr inci- nir” (Türkü). 5/ Lantan elementinin simgesi... Bil- yeli yatak. 6/ Amerika’nõn tropikal bölgelerinde ya- şayan bir tür kertenkele... Bir nota. 7/ “İki şey: --- ve şiir / Bunlar kuşkuyla çiftleşir” (Cemal Süreya)... Kuzu sesi. 8/ Bir etkinliğin geçici olarak durdu- rulduğu süre... Beyaz, kõrmõzõ ya da pembe çiçek- ler açan ve reçinesi hekimlikte kullanõlan bir ağaç- çõk. 9/ Sõcak parçanõn ansõzõn su içine daldõrõlma- sõyla elde edilen çatlak cam türü. 1 2 3 4 5 6 7 8 9 1 2 3 4 5 6 7 8 9 C İ C İ M A M A İ T E Ğ İ E L A M İ T R İ Y A L C V A Z O R A İ P E K A K A Z R U L O E R L İ L R A D İ K A K U R R A K A M Ç E R İ M O Y A 1 2 3 4 5 6 7 8 9 1 2 3 4 5 6 7 8 9 Necati Cebe: “Şaban Dişli ve Dengir MM Fırat; ikincilerden ikisi de gitti. Darısı birincinin başına!” dkavukcuoglu@superonline.com www.denizkavukcuogluyazilari.blogspot.com
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog