Bugünden 1930'a 5,502,732 adet makale



Katalog


«
»

4 OCAK 2008 CUMA CUMHURİYET SAYFA HABERLER Ölüm tehditleri nedeniyle koruma altında olan Hırsi Ali, ‘Atatürk’ün mirası tehlike altında’ dedi 7 DÜZ YAZI ORHAN BİRGİT ‘Yeni bir laik hareket gerek’ ELÇİN POYRAZLAR DP’nin 6 Ocak Kongresi Gazetelerin iç sayfalarında tek ya da çok çok çift sütunluk haberler, Demokrat Parti Olaganüstü Kongresi’nin 6 Ocak Pazar günü Ankara Selim Sırrı Tarcan Spor Salonu’nda toplanacağını duyuruyor. Türk siyaset yaşamında son genel seçimlerle gelinen iç açıcı durumda, 22 Temmuz 2007 yarışmasına merkez sağ adına giren o dönemin liderlerinin de sorumluluğu olduğunu bilenler için bu “olağanüstü kongre” az da olsa bir önem taşımıyor mu? 22 Temmuz 2007, seçmen iradesini bugün TBMM’deki sandalye dağılımına tam yansıtan bir oylamanın sonuçlarını mı çıkarttı sandıklardan? Yoksa, merkez sol kendi vitrininde olması beklenilen değişimi yapmadığı, merkez sağda ise; 5 Mayıs 2007 bütünleşmesi son anda dinamitlendiği için mi, AKP hak ettiğinden daha farklı bir şekilde mi gelip oturdu 23. dönemin Yasama Meclisi’nin sıralarına? Her iki kulvarda, yani merkez sağ ve merkez soldaki siyaset önderlerinin bu sorunu açıklığa kavuşturmaları, kendi sorumluluklarının öncelikli gereği olmalı. Mehmet Ağar’ın başkanlığındaki DYP ile Erkan Mumcu’nun liderliğindeki Anavatan, bugün sadece isimden ibaret olan Demokrat Parti bayrağı altındaki birleşmeyi gerçekleştirebilselerdi… ..Kendilerini 7 Ocak 1946’dan bu yana merkez sağ kulvarında yarışan milyonlarca Türk ailesinin temsilcisi olarak görenler, babalarını kaybetmiş, evlerinden olmuş sahipsizler gibi başı boş kalmış olmanın çaresizliğiyle Abdullah GülTayyip Erdoğan ikilisinin arkasına yine düşecekler miydi? Bir bilen var mı? Kim, niçin baltaladı DYPANAP birleşmesini? 5 Mayıs 2007 bütünleşmesini, o günkü trajik plan ile baltalayan el, Mehmet Ağar’a mı, yoksa Erkan Mumcu’ya mı aitti? Bunların konuşulup açığa çıkartılması için, öncelikle pazar günkü olağanüstü kongrenin DP kimliği ile 62 yıllık geçmişini yeniden canlandırmak isteyen DYP’li politikacıların neyi, nasıl yapmak isteyeceklerini sahneleyeceklerini beklememiz gerekiyor. İtiraf etmeliyim ki o bekleyiş en azından benim penceremden, iç açıcı ya da umut verici görünmüyor. Mehmet Ağar genel başkanlığı bıraktı mı, yoksa perde gerisinden mi yönetmek istediği tam anlaşılamayan siyasi oluşum, o genel seçim öncesi yediği vurgundan sonra toparlanma amacıyla geçirmesi gerekeli rehabilitasyon döneminde önce Hüsamettin Cindoruk gibi gerçekten deneyimli bir bilgeyle yola devam edebilseydi, 7 Ocak 2008 Pazartesi sabahı DP tüzelkişiliği yepyeni bir başlangıcın merkezi olacaktı.. Cindoruk’un Mayıs 2008’deki olağan kongreye kadar, var olan yönetim kuruluyla görevi götürme isteğini Mehmet Ağar’ın niçin veto ettiğini anlamak, tıpkı AğarMumcu birlikteliği altında girilecek genel seçim öncesindeki oluşumun torpillenmesini anlamak kadar zor olmaktadır. 7 Ocak kongresi, onca çaba ve umudun, yeni bir oluşum altında toparlanabilmesi için mi; yoksa eski bir hesabın perde gerisinden görülmeye devamı için mi yapılacaktır? Bir yanlış stratejinin neden olduğu depremin enkazını toparlayabilecek gerçek bir umut yerine, 16 adayın başpehlivanlığa soyunmuş olduğunu okumak bile, merkez sağın yeniden derlenip toparlanmasını bekleyenlerde düş kırıklığına neden olmaktadır. ૽૽૽ Sadece merkez sağ mı kendi kifayetsiz muhterisleri ile boğuşuyor? Ya merkez sol ya da sosyal demokratlarda derlenip toparlanmak için yapılması gerekenler? PORTRE WASHINGTON Ayaan Hırsi Ali, İslama yönelik eleştirileri yüzünden Avrupa’da büyük tartışmalara neden olmuş Somali asıllı bir siyasetçi. Hollanda’da Liberal Parti milletvekilliğinden istifa ettikten sonra ABD’nin başkenti Washington’a yerleşen Hırsi Ali, “American Enterprise Institute” düşünce kuruluşunda “İslam ve kadın, Avrupa’da yaşayan Müslümanlar, Batı ve İslam” gibi konularda araştırmalar yapıyor. İslami toplumlarda kadına yapılan baskıyı anlatan “Teslimiyet” filminin senaristi olan Hırsi Ali, ölüm tehditleri yüzünden hâlâ koruma altında yaşıyor. Hırsi Ali, kişisel inançlarından kesitlerin yanı sıra “radikal İslam”, 11 Eylül saldırıları, türban ve AKP iktidarı konularındaki görüşlerini Cumhuriyet’le paylaştı. “Infidel” (İmansız) kitabıyla yakında Türk okurlarla buluşacak olan Hırsi Ali söyleşisinde, Türkiye’de Atatürk’ün mirasının tehlike altında olduğuna dikkat çekerek, bunu önemseyenlerin artık harekete geçmesi gerektiği uyarısında bulundu. Bir şekilde dinle olan bağınızı kopartan 11 Eylül olayları sizin için neyi temsil ediyor? 11 Eylül benim için bir uyanışı temsil ediyor ve bu tarih çok fazla şeyi değiştirdi. Ben İslamın tek meşru din olduğu düşüncesiyle yetiştirildim. Babamın evlenmemi istediği kişiden kaçarak 1992’de Hollanda’ya geldikten sonra İslam konusunda çok fazla kafa yormadım. Herkes gibi yaşıyordum. Bir işim, arkadaşlarım, herkesinki gibi günlük dertlerim vardı. Artık başımı örtmüyordum, alkollü içkiler içiyordum ve erkek arkadaşımla beraber yaşıyordum. Fakat yine de kendimi Müslüman olarak görüyordum. 11 Eylül olaylarından sonra ise bu normal yaşantım yerle bir oldu. Bu eylem Usame bin Ladin’in açıklamalarında iletildiği gibi, Müslümanları bir seçim yapmaya itiyordu. Eğer gerçek bir Müslümansanız onların yolunu, yani cihadı seçecektiniz. Hollanda’da 10 yıl yaşamış olmama karşın yine de bu seçimi yapmaya zorlandığımı düşündüm. Orta yolu olmayan bir seçimdi bu. 1 969 yılında Somali’nin başkenti Mogadişu’da doğdu. İç savaş nedeniyle 7 yaşında Somali’yi terk etmek zorunda kaldı. Önce Suudi Arabistan’da, ardından Kenya ve Etiyopya’da yaşadı. 1992 yılında Kanada’ya gitmek üzere yola çıktı, ancak ailesinin evlenmesini istediği kişiden kaçarak Hollanda’ya sığınma talebinde bulundu. Sığınma talebi kabul edilen Hırsi Ali, daha sonra Hollanda vatandaşlığına geçti ve siyasete atıldı. 20032006 yılları arasında Liberal Parti’den milletvekili oldu. Ancak sığınma talebi başvurusunda yalan beyanda bulunduğunun ortaya çıkmasının ardından hükümet krizi yaşandı. Hırsi Ali milletvekilliğinden istifa ederek ABD’ye yerleşti. Time dergisi tarafından 2006’da “Dünyanın En Etkili 100 Kişisi Listesi”ne alınan Hırsi Ali’nin, insan haklarına yönelik çalışmaları nedeniyle ödülleri bulunuyor. ‘Radikal ve ılımlı ayrımı yok’ “Siyasi İslam”, “radikal İslam”, “ılımlı İslam” gibi tanımlar öne sürülüyor son dönemde. Bunlar nasıl ayrışıyor? “Radikal” ya da “ılımlı” İslam diye bir şey yok aslında. Bence Müslümanlar ve İslam arasında fark var. İslamın sosyal, siyasi, kültürel ve ruhani boyutları vardır. Diğer yandan, Müslümanların İslamı farklı boyutlarına göre benimsediklerini görürsünüz. Bazıları sadece ruhani yanını alır; Sufiler, Bahailer, İsmaililer gibi. Öbür kesim yalnızca sosyal boyutunu alır. Kadın ve erkeklerin birlikte bulunmamayı tercih ettiği, kadınların kapandığı, kızların okula gittiği sosyal bir olgu olan İslamı. Başka bir grup İslamı kültürel olarak benimser. Son olarak, İslamın tüm boyutlarını isteyenler, siyasi boyutuna ağırlık verirler. Bunlar İslamın yasal kuralları altında toplumsal düzeni getirmeyi hedeflerler. İşte bu grup en tehlikelisidir. Bu gruplara “radikal” ya da “köktendinci” deniyor. Yani “siyasi İslam” denildiğinde “siyasi Müslümanlar” anlaşılabilir. İslamda “ılımlı” olarak tanımlanabilecek alternatif bir teoloji yok. Bu “imansızlık” anlamına gelir. Bu yönde girişimler oldu. İslam dininde değişiklik yapmaya yeltenen ilahiyatçılar büyük baskılar gördüler. Yani İslam dinine yapıcı eleştiri de getirilemez mi? Ben İslama yönelik yeni bir hareketin başlamasını isteyen yeni bir kadınım. Kuran’a bir paralel yaratılması gerekiyor. İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’ne uymayan tüm noktaların göz ardı edilmesi ve bu konuda bir tür seçime gidilmesi gerekiyor. İKİYÜZLÜ ÖĞRETİ Türban konusuna gelirsek... Avrupa’da bazı aydınlar türbanın “kişisel seçim” olduğu görüşünü savunuyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Avrupalı, sarı saçlı, mavi gözlü ve “canı sıkılarak” Müslüman olmuş bir kız için bir seçim olabilir. Ya da Avrupa’da yaşayan Müslüman göçmen ailelerin orada doğmuş büyümüş kızları İslamın siyasi boyutuna kapılmış da olabilirler. Ama bu grup, türbanı seçmeyen ve kapanma baskısı altında yaşayan Müslüman ülkelerdeki diğer kadınlarla karşılaştırıldığında o kadar küçük bir kesim ki... Avrupa’daki İslami okullara giden küçük kızlara örtünmezlerse “kötü” oldukları öğretiliyor. Çocuklar ailelerinin ve toplumun onayını TEMSİL KARMAŞASI Peki bu eylemlerin yalnızca bir grup köktendincinin işi olduğunu ve Müslümanların genelini temsil etmediğini düşünmediniz mi? Elbette bu grubun Müslümanların çoğunu temsil etmediği oldukça açıktı. Ama aynı zamanda İslamın temel ilkelerini temsil ettikleri de ortadaydı. Aralarında Tarık Ramazan gibi isimlerin bulunduğu pek çok tartışmalara katıldım. Bu tartışmalarda köktendincilerin çok küçük bir grubu temsil ettiği ve İslamı çarpıttığı görüşü öne çıkıyordu. Bense bunun tam tersini düşünüyorum. 11 Eylül’ü küçük bir grup gerçekleştirdi.. ancak bu eylemler Kuran’ı temel alıyordu. O yüzden neden, Müslümanlar değil, İslamdı. Sizce bundan sonra Batı ve İslam arasında sağlıklı bir ilişki kurulabilir mi? Bu çatışmanın çözümlenebileceğine yönelik işaretler var. Bunun bir bölümü barışçıl biçimde çözülecek. Müslümanlar ve olmayanlar arasında bir yüzleşme ve uğraşı olduğu doğru. Bu çözümün diğer bölümü ise ne yazık ki kanlı bir biçimde gerçekleşecek. İran’ın nükleer programını sürdürdüğü, Pakistan’daki durumda iyileşme olmadığı sürece, Mısır’da Müslüman Kardeşler ülkede şeriatı açıkça isteyecek kadar siyasi ve popüler olmuşken ve Afganistan’da durum buyken... Evet, çözümün bir bölümü kesinlikle şiddet içerecek. Bu çözülecek.. ancak ne zaman çözüleceği, ne kadar cana mal olacağı ve dünyanın ne kadar geriye gitmek zorunda kalacağı gibi sorulara açık yanıtlarım yok. ister. Bu mu seçim? Bu işin toplumsal tarafı, bir de örtünmenin cinsel yönü var. Örtü kadınlara, erkeğin cinsel sınırlamalarından kadının sorumlu olduğunu öğretir. Örtünmeyen bir kadın cinsel tacize uğrarsa ona “tahrik edip etmediği” sorulur. Öte yandan, erkeğin kendini kontrol etmesine yönelik kişisel bir sorumluluk ya da sorgulama getirilmez. Bu ikiyüzlülük. Türbanın bir siyasi sembol olduğu görüşüne katılıyor musunuz? Türban kesinlikle siyasi bir sembol. Nazilerin, Nasyonal Sosyalizme ait olduklarını “swastika” ile bağırdıkları gibi, siyaset güdümlü insanlar örtü ya da türbanla “Bana bakın; ben halifeliğe, İslamın üstünlüğüne ve ümmete aitim” diyor. Hatta İslamcıların ve Nazilerin kullandıkları dile bakarsanız benzerlikler bile bulabilirsiniz. Faks: 0 216 302 82 08 obirgit࠽ekolay.net Araç kundaklamaya tutuklama Ⅵ İstanbul Haber Servisi Halkalı’da polislerin de kaldığı Klima Konutları’nda 30 Aralık 2007 tarihinde üç aracın kundaklanması olayına karıştığı gerekçesiyle Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerince gözaltına alınan Sabri D., sevk edildiği Beşiktaş’taki İstanbul Adliyesi’nde Cumhuriyet Savcısı tarafından sorgulanarak mahkemeye sevk edildi. Nöbetçi 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nce “yasadışı örgüte üye olmak’’, ‘’patlayıcı madde bulundurmak’’ ve “mala zarar vermek’’ suçlarından tutuklanan D.’nin ifadesinde, İkitelli’deki bir tekstil işyerinde çalıştığını ve araç yakmadığını söylediği belirtildi. Sabri D’nin, 1995 yılında “terör örgütü PKK’ye üye olmak’’ suçundan 9 yıl hapis yattıktan sonra serbest kaldığı öğrenildi. ‘Erdoğan ve Gül laiklik karşıtı’ Türkiye’de AKP hükümeti üniversitelere türbanla girilmesinin önünü açan anayasa değişikliğinin hazırlıkları içinde. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Atatürk laikliği getirdikten sonra laiklik karşıtı akımlar, şiddet içeren ve radikal yöntemlerden giderek uzaklaşarak yavaş bir değişimi hedeflemeye başladılar. Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül bence bu gruba ait. Atatürk’ün getirdiği ilkeleri değiştirmek istiyorlar ve bu yolda oldukça akıllı hareket ediyorlar. Ekonomiyi geliştirerek, AB ile müzakereleri başlatmaları iyi taktikler. Çünkü onları Türkiye’yi İslamlaştırma yolunda gizli bir gündemleri olmakla suçladığınızda AB’yi, ekonomiyi ve demokrasiyi öne sürüyorlar. Şimdi top, Atatürk’ün mirasını ve demokrasiyi tutmak isteyenlerin sahasında. Bence trajik olan, bu kesimlerin yeterince uyanık olmamaları. AKP hem Anadolu’da hem de büyük kentlerde çok aktif. Diğer partiler ise sadece şehirlerde bulunuyor ve şehirlerin dilinden konuşuyorlar. Kırsal kesimlere ulaşamıyorlar. Ama Türkiye’nin asıl nüfusu kırsal kesimde. İslamcı partiler ve Erdoğan’ın partisi inanç üzerine kurulu. Eğer bir şeye gerçekten inanıyorsanız tüm enerjinizi bu yönde harcarsınız. Atatürk’ün partisini suçlamak ya da savunmaya geçmek yerine Atatürk’ün mirasını temsil eden, halka yakın, liberal ve laik bir hareket başlatılmalı. Bu uzun dönemli bir savaşım. Anayasada türbana yönelik bir değişiklik olacaksa bunu engelleyemezsiniz. Bunu laik Türkler bir uyarı sinyali olarak görmeli. almak için kullanıyorlar. Türkiye Müslüman ülkelerin yıldızı. Bilim, sanat, siyaset konusunda diğer Müslüman ülkelerden ışık yılı daha ileride. Asıl hedef halka inerek bunlardan geri dönülemeyeceğini anlatmak olmalı. Son yapılan bir ankete göre AKP iktidarından bu yana ülkede türban takanların sayısı dört kat artmış. Bunu neye bağlıyorsunuz? Bu bir halk hareketi ve bu hareket Erdoğan’ı aşacak. Artık siyaset yaşamında olmasa bile bu ideoloji yaşayacak. Her gün kapı kapı dolaşıp inancını yayarak, medya üzerinde baskı kurarak, yargıyı ve eğitim sistemini kontrol altına alarak Türk, laik ya da birey olmak yerine “Müslüman” olan yepyeni bir nesil yaratacaklar. Atatürk’ün mirası Türkiye’de büyük tehlike altında. Bunu önemseyenler artık savunma durumundan vazgeçerek Erdoğan’ın partisinin taktik ve stratejilerinden dersler çıkarmalılar. Laikler ne kadar köy, ne kadar kent varsa hepsine giderek kendi insanlarını işe koşmalılar. Bu konuda AB’ye düşen görevler yok mu? AB artık Türkiye’de ordunun rolünü anlamak ve buna saygı göstermek durumunda. Orduya eleştiri getirenler Türkiye’nin tarihini bilmiyor. ABD’ye “Kongre’nin rolünü engelleyin” demek gibi bir şey bu. Türkiye’de sağlıklı bir demokrasi var. Ordunun rolü ise bu demokrasiyi korumak olarak tanımlanmış. Eğer Türkiye AB’ye girmek için orduyu gözden çıkarırsa intihar etmiş sayılır. Eğer AB gerçekten Türkiye’yi önemsiyorsa laik halk hareketini desteklemek zorunda. Ve bu ancak Erdoğan’ın takıyye yaptığını kabul ederek başlayabilir. Arkadaşımız Kunt’un acı günü Ⅵ ANTALYA (Cumhuriyet Bürosu) Gazetemiz Antalya muhabirlerinden Gürsu Kunt’un Burdur’da yaşayan ve bir haftadır kayıp olan 77 yaşındaki dedesi Fethi Tokcan, önceki akşam öldürülmüş olarak bulundu. Evinden bir hafta önce ayrılan ve kendisinden bir daha haber alınamayan Tokcan’ın cesedi, BurdurAntalya Karayolu’nun 7’nci kilometresinde dereye atılmış olarak bulundu. Jandarma ekiplerinin olay yerinde yaptığı ilk incelemede, Tokcan’a silahla 4 el ateş edildiği belirlendi. Tokcan’ın cesedi Akdeniz Üniversitesi’ndeki Adli Tıp’a getirilerek otopsi yapıldı. Fethi Tokcan’dan bir haftadır haber alamayan ailesi, gazete ve televizyonlara kayıp ilanı vermişti. Olayla ilgili başlatılan soruşturma sürüyor. ORDU LAİKLİĞİ KORUYAN TEK KURUM Avrupa’da AKP’nin “Müslümandemokrat” bir parti olduğu yönünde görüşler var. Buna katılıyor musunuz? Hayır. Türk ordusu laikliği koruyan tek kurum. Ve ordu orada olduğu, üyeleri laik kaldığı sürece de bu böyle devam eder. AKP’nin İslamcı bir parti olduğu çok açık. Bu partinin, laik ve liberal ilkelerin yapısını kullanan çok kurnaz bir lideri var. Bu özgürlükleri, istediklerini Aranan sürücü teslim oldu Ⅵ İSTANBUL (AA) Üsküdar’da yılbaşı gecesi Tuğçe Sakarya’nın ölümüyle sonuçlanan kazaya karıştığı öne sürülen minibüs sürücüsü teslim oldu. Yılbaşı gecesi Acıbadem’deki kazayla ilgili olarak aranan minibüs sürücüsü Mehmet K., avukatıyla Üsküdar İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne giderek teslim oldu. Yılbaşı gecesi meydana gelen kazada, Mehmet K’nin kullandığı belirtilen minibüsün çarptığı taksideki Bahçeşehir Üniversitesi Gazetecilik Bölümü 1. sınıf öğrencisi Tuğçe Sakarya hayatını kaybetmiş, arkadaşı İpek Tumay ise yaralanmıştı. CUMHURİYET 07 K
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog