Bugünden 1930'a 5,499,360 adet makale



Katalog


«
»

SAYFA CUMHURİYET 15 TEMMUZ 2007 PAZAR 2 OLAYLAR VE GÖRÜŞLER EVET / HAYIR OKTAY AKBAL N Bu Sıcakta ‘Bazen Düşünmek!’ Şu temmuz sıcağı hiç çekilmiyor. Bahçede biraz esinti var. Balkonda o da yok. Sanki göklerden inmiş bir kavurucu bulut çökmüş üstümüze. Kentteyken de böyleydi, köyde de böyle. Nereye kaçmalı? Yazıya bir kez başlamalı! Yaşamın bir köşesinden!.. Şöyle böyle elli yıldır hemen her gün makine başında olmak! Sabahları erkenden, kimi zaman geceleri!.. Sıcakta sözcükler harflere dönüşemeden eriyor. Biraz uyumak! Yok, büsbütün sersemletir! En iyisi, ne? Hiçbir şey! Sabretmek, beklemek, umut etmek insanoğlunun erdemleridir. Yarın sert rüzgârlar esince, bardaktan boşanan yağmurlar yağınca, soğuklar bastırınca arar mıyız bu sıcak günleri, geceleri? Ne de nankördür şu insanoğlu! ૽૽૽ Sıcağı çok sevenler de vardır. Nadir Nadi Bey “Sıcağı severim, sıcaktan hiç kaçmam” demez miydi?.. Bir 20 Ağustos günüydü. Bebek’te bir küçük caminin avlusundaydık... Kalabalıktı. Politikacılar, gazeteciler, yazarlar, şairler. Bütün aile... Soruyorlardı, söylüyordum, Nadir Bey’in gazetesi yaşayacaktır, yaşatılacaktır diye... Aile bu onurlu görevi sürdürecektir. Çalışanlar ise tam bir anlaşma içindedir. Ama ne oldu sonra? İki ay geçmeden!.. Sırası mı tatsız anıları bu sıcak akşamüstüne getirmenin? Geçen geçti. Olan oldu! Nadir Bey’in ardından neler yaşanmadı ki! Her gün ölümler, ölümler! Her gün Doğu’da, Güneydoğu’da on, yirmi, otuz şehit, bir o kadar ‘teörist’ ... Kimdir, nedir, necidir bu teröristler? Sizin, bizim gibi insanlar!.. Çoğu yurtiçinden... Köylerinden, kasabalarından çıkıp başka köylerin, kasabaların insanlarını öldürüyorlar; sonra yine evlerine, köylerine çekilip sizin, bizim gibi yurttaşlar oluyorlar. Biz ise onları ‘terörist’ sayıyoruz. ૽૽૽ Paul Valery’nin bir sözüne rastladım bir kitapta: “Bazen düşünüyorum. Bazen var oluyorum.” Öyle ya, her zaman düşünmek kolay mı? Ne zaman, yaşadığımız çağın anlamını, gündelik olayları düşünürsek, o zaman varlığımızı duyabiliriz. Var olduğumuzu, yaşadığımızı... Düşünmek dedim de, bir an durdum. Acaba düşünmesini biliyor muyuz? Nasrettin Hoca renkli bir kuşun büyük paraya satıldığını görünce evden almış hindiyi, pazara götürmüş. O renkli kuşun yani papağanın, üç kat fiyatını istemiş. Bu durumu gülerek karşılayanlara, “O kuş konuşuyorsa, bu da düşünüyor” demiş. Çoğumuz düşünmeyi, ellerimiz şakağımızda derin derin dalıp gitmek sanırız!.. Düşünmenin, birçok bilginin, yaşam deneylerinin bir sonucu olduğunu bilmek istemeden... Zor bir iştir düşünmek. “Düşün düşün berbattır işin” deyip geçmişiz. Yorulmak istemeyiz. Olayları çözümlemek, ilgilenmeye, aydınlanmaya, kitaplar okumaya bağlıdır. Bu da, hele böyle sıcaklarda çekilmez bir iştir. Hem politikacılar yurttaşlara “Sen niye yorulacaksın, biz senin adına düşünüyoruz” demezler mi? Oysa gerçek yurttaşlık yurt ve ulus işlerini bilinçli olarak anlamak, öğrenmek değil midir? ૽૽૽ Öyle çok konu var ki! Oysa bakıyorum kıyılarda, kumsallarda, kahvelerde, gazinolarda elinde bir kitap, hatta bir gazete tutanı hiç göremiyorum. Gazete satışları yaz aylarında bu yüzden düşer! Okuyup da ne olacak? Bana bile böyle öğütler verenler çıkıyor. “Ağabey, git kafanı dinlendir, ne gazete ne kitap, seril kumsala, akşamları iki tek at”... Kolay mı, bunu yapmak, yapabilmek? Gözümüzü açıyoruz, gazeteler gelsin diye bekleşiyoruz. Dostlarımız kitaplar ise raflarda, masalarda bize bakıyor. Her biri ‘ben ben’ diye sesleniyor. Beyaz kâğıtlar utanıyor bomboş kalmaktan!.. Ya eski mi eski yazı makinem, Hermez Baby! Nerdeyse yarım yüzyılı doldurdu, yine de görevini sürdürüyor. Daha da sürdüreceğe benziyor. Arada bir, bir harfi kopup gitse de... ‘Sıcaktı sıcak’ diye başlar Nâzım Hikmet’in ‘Şeyh Bedrettin Destanı’. Ter bir yandan, güneş öteden, hepsi birbirinden acı, birbirinden üzücü, umut kırıcı haberler öte yandan... Gel de şu temmuz sıcağında huzurlu ol! En iyisi Valery’nin dediği gibi “Bazen düşünmek”. Ama, ya varlığımızı, yaşadığımızı her zaman duymak istiyorsak!.. asrettin Hoca’dan Hacı Bektaş Veli’ye, Pir Sultan’a, Bektaşi’ye, Temel’e kadar birçok tarihsel kahramanımıza baktığımız zaman bağırlarında toplumsal eleştiriyi topladıklarını ve dönemlerini zaman zaman aşarak kendi var oluşlarının üstünde zenginleştikleri gerçekliğini kimse yadsıyamaz. Türkülerimizdeki sevdaların da çoğu zaman kişisel bir tutku olmaktan çıkıp toplumsal bir durumun anlatımı olarak da kabul edilmesi bu gerçekliğin bir parçasıdır. Ben Seni Sevdiğimi Öner YAĞCI Yemen, Çanakkale ya da Hey Onbeşli Onbeşli türkülerinin yalnızca birer sevdalıya söylenmiş sözler olarak algılanmasının tarihsel ve kültürel birikimimizin küçümsenmesinden başka bir anlama gelmeyeceğini bir yana bırakalım; belirgin olarak hiçbir toplumsallık izi görülmeyen birçok türkünün bile toplumsal duruma yönelik sesli muhalefetin bir ürünü olduğu apaçık bir gerçekliktir. Bu gerçeklik bana, son zamanlarda yurt sevgisinden uzak olmayı erdem sayan birilerinin içine düştüğü acınası durumun nasıl açıklanacağı konusunda düşünceler verdi. Yârdan ayrılığın aynı zamanda yurttan ayrılık olarak yorumlanamayacağı sevda türküsü var mıdır? 19 Ma yıs 1919’dan başlayarak emperyalist işgale karşı düzenlenen mitinglerle başlayıp geçen aylardaki Tandoğan, Çağlayan, Gündoğdu mitinglerini anlatan “Sultanahmet’ten Tandoğan’a Öncü Türkler” adlı kitabı (Toplumsal Çözüm Yayınları) okuyunca, bu mitinglerin de türkülerimiz gibi bir toplumsal coşku seli olduğunu düşündüm. “Ben seni sevdiğimi dünyalara bildirdim/ İndirdin kaşlarını babanı mı öldürdüm...” türküsü, içinde bulunduğumuz günlerin toplumsallığıyla bire bir örtüşüyor. PENCERE Acıklı Güldürü... İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye Amerikan güdümü altına düştü... Düşüş o düşüş... Bir türlü güdülenmekten kurtulamadık... Bugün de güdülüyoruz. ૽ Vaktiyle Doğu Bloku ile Batı Bloku arasında ne yapacağını şaşırmış dünyamızda, bizi nasıl korkutuyorlardı?.. Komünist Rusya, Türkiye’ye saldıracak... Ne yapacak?.. Allahsız komünizm Anadolu’yu ele geçirecek... Peki, biz ne yapmalıyız?.. Allahına kadar Amerika’ya teslimiyet ciğerlerimize işlemiş, yüreğimizi şavullamış, beynimizi kafakola almıştı... Gerçekleri kamuoyuna anlatmak olanakları sıfıra sıfır, elde sıfırdı... Komünist yaftasını göğsüne astığımız nice yazarın, çizerin, şairin, aydının canına okuduk... Ben de iki kez komünistlikten yargılandım... İkisinde de aklandım. ૽ 1991’de Sovyetler yıkıldıktan sonra bu kâbustan kurtulduk... Ama, Amerika’nın desteğiyle ülkede geliştirilen İslamcılık iktidara tırmanacak taban gücüne ulaşmıştı... AKP bu marifetin iktidarıdır!.. ૽ Sovyetler yıkılmış, Allahsız komünizmin düşmanlığı piyasada geçerli akçe olmaktan çıkmıştı... Peki, düşman kimdi?.. Yunanistan mı?.. Haydi canım sen de!.. Dünyanın sayılı ordularından birine sahip 70 küsur milyonluk Türkiye karşısında Yunanistan ne yazar?.. Kıbrıs Rum Devleti mi?.. Boş ver... Ermenistan mı?.. Güldürmeyin beni... Irak kuzeyinde özellikle oluşturulan Kürdistan mı?.. Hımmm... ૽ Yunanistan, Kıbrıs Rum Devleti ve Ermenistan’ı diyasporalarıyla birlikte hesaba katıp Kuzey Irak’taki PKK ile Kürt devleti çekirdeğini de üstüne koydunuz mu, arkasından ne çıkıyor?.. Amerika!.. Bizi kırk yıl komünizm düşmanlığıyla oyalayıp, şartlandırıp kafamızı yıkayan, şairlerimize, sanatçılarımıza, yazarlarımıza, aydınlarımıza düşmanlaştıran; ülkemize, vatanımıza, Anadolu’ya üsleriyle yerleşen Amerika... Düşman, artık Kars sınırımızın ötesinde değil.. Güneydoğu sınırımızın ötesinde.. Adı?.. Amerika değil.. Komünizm de değil.. Emperyalizm!.. ૽ Gözlerimiz açıldı mı?.. Açılacak mı?.. Halkımızın sağduyusu bu kez imdada yetişiyor, ulusumuzun yüzde 90’ı Amerika’ya bozuk çalıyor... Ama hükümetimiz Amerikan kuklası AKP’nin elinde... Hem Amerikancı, hem dinci, hem takıyyeci AKP, devleti de ele geçirebilecek mi?.. 22 Temmuz’un eli kulağında... ૽ Yüzde 90’ı Amerika’ya karşıt bir halkın sandıktan Amerikancı iktidar çıkarması ne olur?.. Acıklı güldürü mü olur?.. CUMHURİYET 02 CMYK
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog