Bugünden 1930'a 5,415,297 adet makale [Gelişmiş]



Katalog


«
»

SAYFA CUMHURİYET 27 HAZİRAN 2007 ÇARŞAMBA 2 OLAYLAR VE GÖRÜŞLER AÇI MÜMTAZ SOYSAL Tüketim, İklim Değişimi ve Su Sorunu Yaz aylarında barajlardaki su çok daha fazla buharlaşır. İstanbul’da yaz aylarında suyun yüzde 2025’i buharlaşır. Bu yaz buharlaşma daha fazla olacaktır. Çünkü, güneşten gelen enerjiyle barajdaki su seviyesi düşük olduğu için su kütlesi daha fazla ısınacaktır. Bunun sonucu olarak, daha fazla buharlaşma gerçekleşecektir. Bu nedenle barajlardan buharlaşmayı önleyen yöntemler uygulanmalıdır. mek için gereken önlemler nelerdir? Bu sorunun ayrıntılı yanıtını, ilgili bilim dallarının uzmanlarından oluşan ekip verebilir. Bu yazının çerçevesi içinde bazı önlemler önerilebilir. Bu önerileri, uzun ve kısa vadede olmak üzere iki grupta toplayabiliriz. Uzun vadede alınacak önlemler ana çizgileriyle şunlardır: Türkiye’de su kaynakları ile insan nüfusu farkı bölgelerde yoğunlaşmıştır. Nüfusun yoğun olduğu batı bölgelerimizde su kaynakları azdır. Fakat su kaynaklarının bol olduğu Karadeniz, Doğu Anadolu gibi bölgelerde ise insan nüfusu azdır. Şayet göç önlenir ve geri dönüş özendirilirse, büyük şehirlerimizde su sorunuyla başa çıkılabilir. Bunun yanında yeni su kaynakları düşünülmesi gerekir. Yakın mesafelerdeki akarsulardan faydalınabilir. Yeryüzündeki suyun tek kaynağı yağış olduğundan, yağışı yer yüzünde tutmanın, biriktirmenin ve yağışı artırmanın yolları araştırılabilir. Kısa vadede aşağıdaki önlemler alınabilir: Yaz aylarında barajlardaki su çok daha fazla buharlaşır. İstanbul’da yaz aylarında suyun yüzde 2025’i buharlaşır. Bu yaz buharlaşma daha fazla olacaktır. Çünkü; güneşten gelen enerjiyle barajdaki su seviyesi düşük olduğu için su kütlesi daha fazla ısınacaktır. Bunun sonucu olarak, daha fazla buharlaşma gerçekleşecektir. Bu nedenle barajlardan buharlaşmayı önleyen yöntemler uygulanmalıdır. Örneğin, barajlardaki su kütlesinin yüzeyi uygun bir malzeme kullanılarak ince bir tabaka ile kaplanmalıdır. Bu kaplama yapılırsa, sudan havaya kaçmalar önlenir. Buharlaşma azalır. Kısa vadede alınacak diğer bir yöntem yapay yağıştır. Yapay yağış, tamamen bir atmosfer fiziği uygulamasıdır. Uygun koşullarda ve konunun uzmanlarınca yapıldığında kesinlikle fayda sağlamaktadır. Bu projelerde metot, ekipman ve malzemeler ileri teknoloji ürünleri olup hata payını çok aza indirmiştir. Dünyada yapılan uygulamalarda yağış artırımı, bulutun cinsine bağlı olarak yüzde 2030 civarındadır. Bu miktar önemli bir miktardır. 100 günlük suya 20 gün daha ilave etmektir. Türkiye bu kışı sıcak geçirdi, bu yazıda son 1000 yılın en sıcak yazını geçirmeye hazırlanıyor. Özellikle Marmara, Ege ve Akdeniz bölgelerinde meteorolojik rekorlar kırılabilir. Bu nedenle yağış artırım (yapay yağış) projelerinin düşünülmesi gerekir. Türk bilim adamları ve teknisyenleri bu yöntemi uygulayabilirler. Çünkü, daha önce; 199094 yıllarında, İstanbul, Ankara ve (Aliağa) Petkim’de başarı ile uyguladılar. Bu yöntemler uygulanmalı gerekli olan önlemler alınmalıdır. Asıl alınması gereken önlem, doğa ile barışmaktır. Doğayı sevmek, onun bir parçası olduğumuz bilincine ulaşmaktır. PENCERE Kemalizmin Yaptığı... Medyada ve politikada; laik Cumhuriyete, Kemalizme, Atatürk’e saldırmak öylesine zevkine payan olmayan bir hırsa dönüştü ki demeyin gitsin!.. “Koskoca Osmanlı İmparatorluğu”nun propagandası gırla... Hiç kimse 1923’te Cumhuriyet ilan edildiği zaman bu ülkenin ne durumda olduğunu düşünmüyor... ૽ Tarih öğretmeni sınıfta sormuş: İçinizde paşa torunu var mı?.. Çocuk parmak kaldırmış: Ben varım, Ali Paşa’nın torunlarındanım... Öğretmen yine sormuş: Hangi Ali Paşa bu?.. Öğrenciden yanıt yok... Öğretmen saymaya başlamış: Tepedelenli Ali Paşa mı, Hadım Ali Paşa mı, Semir Ali Paşa mı, Arabacı Ali Paşa mı, Kemankeş Kara Ali Paşa mı, Çelebi Ali Paşa mı, Sürmeneli Ali Paşa mı, Damat Ali Paşa mı, Hacı Ali Paşa mı, Çorlulu Ali Paşa mı, Hekimoğlu Ali Paşa mı, Bıyıklı Ali Paşa mı, Silahtar Ali Paşa mı, Laz Ali Paşa mı, Şahin Ali Paşa mı, Seyit Ali Paşa mı, Hüsam Beyzade Ali Paşa mı, Nasuhzade Ali Paşa mı?.. Fıkrayı uzatmak kolay... ૽ Osmanlı’da soyluluk yoktu, padişah istediği baldırıçıplağı paşa yapar, istediği paşanın da kellesini uçurur, malı mülkü varsa elinden alıverirdi... Paşaların bile gelgeç lakaplarıyla anıldıkları ve tanındıkları bir ülkede, sıradan yurttaşın esamisi okunur mu?.. ૽ Avrupa’da kilise, feodal dönemde bile, doğan çocuğun vaftiz işlemiyle yazılı dökümünü yaparken Hıristiyanı kütüğüne geçiriyordu. Bizde ne döküm, ne soyadı vardı... ૽ Cumhuriyet ilan edilmiş... İstanbul Cumhuriyet Savcılığı bir cinayetin peşindedir... Sirkeci’deki ‘Büyük Postane’de çalışan ‘Memur Kemal Efendi’nin gözaltına alınması için Emniyet’e yazılıyor... Polis gidiyor, bakıyor, görüyor ki postanede dört ‘Memur Kemal Efendi’ var; beğen beğendiğini... Atatürk bu keşmekeşi düzeltmek için 1934’te ‘Soyadı Kanunu’nu yürürlüğe koydu... 3’üncü maddede ne yazıyordu: “Soyadı olarak rütbe, memuriyet, aşiret, yabancı ırk ve millet adlarıyla genel ahlaka uygun olmayan iğrenç ve gülünç adlar kullanılamaz.” ૽ Yaaa işte böyle... Kemalizm olmasa, vatandaşın soyadı bile olmayacaktı... Peki, AB’ye nasıl girecektik?.. Patrikhane’nin Kimliği YARGITAY’IN Dördüncü Dairesi, Patrikhane’yle ilgili olarak ilginç ve son derece önemli bir karar verdi. Fatih Üçüncü Asliye Ceza Mahkemesi’nce verilmiş bir kararı “temyizen” inceleyen yüksek mahkemece vurgulanan ilkeler şimdiye dek tartışılan konulara ışık tutmakla kalmıyor, bu soruna ilişkin olarak Ankara’nın dış dünyaya karşı takınması gereken tutumun ipuçlarını da veriyor. Birincisi, Türk hukukuna ve Lozan Antlaşması’na göre, Patrikhane’ce ileri sürülen “ekümenik”lik iddiasının herhangi bir yasal dayanağı yoktur. İkincisi, Patrikhane Türkiye’de yaşayan belli bir azınlığa mensup insanlar üzerinde sadece dinsel yetkileri olan bir kuruluştur ve tüzelkişiliği de yoktur. Üçüncüsü, Türkiye Cumhuriyeti, herhangi bir dinsel azınlığa vatandaşlarının bütününe tanıdığı hakların ötesinde, genel eşitlik ilkesine aykırı olarak, özel bir statü tanıyamaz. u karardan çıkarılacak sonuç çok açık ve basit: Patrikhane, Türkiye sınırları içinde bu hukuksal durumu bilerek davranma koşuluyla vardır. Dolayısıyla, bu devletin sınırları içinde “ekümenik”lik sıfatını kullanarak herhangi bir hak iddia edemez. Daha da önemli olan ve uluslararası arena açısından mutlaka göz önünde bulundurulması gereken nokta şudur: Patrikhane, kendince ileri sürülen “ekümenik”lik sıfatının gölgesine sığınarak Türkiye Cumhuriyeti’ni şu ya da bu karara, davranışa ya da tutuma zorlamaya kalkmamalıdır. Buna kalkıştığı zaman, kendisine tanınan statünün ötesine geçmiş ve iç kurallarına göre var olduğu bir devlete karşı dıştan baskı oluşturma girişiminde bulunmuş sayılır. Yalnız Patrikhane’nin değil, her gelişlerinde Diyarbakır’a gitmeyi ihmal etmeyenlere benzercesine, İstanbul’a her gelişte Fener’deki binaya gidip Ankara’ya bir mesaj verdiklerini düşünen bütün ziyaretçilerin de Ortodoks ya da Protestan, hep bu ilkelere göre davranması gerekecektir. Bunları belirtirken içteki siyasetçi ve yöneticilerin tutumlarını aynı zorunluluk çerçevesinde ayarlamaları gereğini ayrıca belirtmeye gerek var mı? zellikle bu ayın başlarında İngiltere’nin BBC Radyosu’nca verilen bir haberin ışığında? O habere göre, KPEE harfleriyle anılan Yunan Siyasal Araştırma ve İletişim Merkezi’nce 2231 Mart günleri arasında Yunanistan’ın genelinde 2000 kişiyi kapsayacak biçimde yapılan bir kamuoyu yoklaması, “Bugün hâlâ kurtarılmamış vatan toprakları var mı” sorusuna “Evet, Konstantinopolis!” diye yanıt verenlerin oranını tam yüzde 39.9 olarak ortaya koymuş. Yüzde 59.9 çıkan “Evet, Kıbrıs” yanıtından sonra ikinci sırada İstanbul var demektir. Patrikhane’ye biraz da o gözle bakmak gerekmez mi? mumtazsoysal@gmail.com Prof. Dr. Orhan ŞEN İstanbul Teknik Üniversitesi Meteoroloji Mühendisliği Bölümü üneşin gezegenlerinden, yalnız, dünyanın doğası bir cennettir. Bu güzel doğanın bir parçası olan insan, onun değerini bilmedi, bilmiyor. Doğanın toprağını, suyunu, havasını kirletti ve sürekli kirletiyor. İnsan doğayı niçin kirletir? Bu soruya yanıt vermek için ekonomik etkinliğin başlangıcını, yani üretimi, sonunu, yani tüketimi çözümlemek gerekir. İnsan yaşamını sürdürmek için üretmek ve tüketmek zorundadır. Üretim ve tüketim insanın varlık koşuludur. Yaşam bu iki etkenliğin bir sentezidir. İnsan yaşamı için zorunlu olan üretim ve tüketimi gerçekleştirirken doğayı kirletir. Kirlenmenin düzeyini, özellikle, tüketim anlayışı belirler. Eğer tüketim anlayışı, “ekonomik mallardan ölçülü yararlanma” diye tanımlanırsa, doğanın kirlenme düzeyi yüksek olmaz. Tüketim, “harcamak, israf etmek, bitirmek” şeklini alırsa doğa çok kirlenir. Tüketim bir araç olmaktan çıkar, bir amaç olursa, bir bağımlılığa dönüşürse, kirlenme doğanın yıkımına neden olur. Günümüzde, tüketim, bağımlılıktan da öteye geçti. Bir tutku oldu. Toplumsal değerleri etkileyen ve yönlendiren bir güç oldu. Örneğin, dünyanın en büyük ekonomik gücüne sahip olan ABD ve Japonya’da, insanlar başarıyı, tükettikleri malın miktarı ile ölçmektedirler. Tutkuya dönüşen tüketim, doğayı kirleten en önemli kaynak olan endüstriyel üretim kurumlarının büyümesine neden oldu. Büyüyen endüstriyel kurumlar, atıkları ile doğayı kirletti ve sürekli kirletiyorlar. Endüstriyel atıkların bir grubunu, bacalardan çıkan, karbondioksit, metan vb. gazlar oluşturur. Atmosferi kirleten bu gazlar sera gazları diye adlandırılır. Atmosferin kirlenmesinden, özellikle, tüketime bağımlı toplum katmanları sorumludur. Örneğin, bu toplum katmanları, fosil yakıtlardan çıkan tüm karbon dioksit gazının üçte ikisini üretmektedir. Bunun sonucu olarak; günümüzde, atmosferdeki sera gazları miktarı son 400 bin yılın en yüksek değerine ulaşmıştır. Sera gazlarının atmosferdeki miktarı arttıkça dünyanın ortalama sıcaklığı da artar. Örneğin, günümüzde, dünyadaki ortalama sıcaklık artışı 0.8 °C’dir. Önlem alınmazsa, bu artış 4.5 °C’ye ulaşabilir. Isınmanın en önemli sonucu iklim değişi G B Ö midir. Bu değişim, ülkeleri aynı şekilde etkilemeyecektir. Etkileri ülkeden ülkeye değişecektir. Uluslararası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) 2007 Nisan ayında yayımladığı rapora göre; iklim değişimi, bu olaydan sorumlu olmayan yoksul ülkelerde yıkıma neden olacaktır. Bu rapora göre; iklim değişiminin etkileri beklenenden daha erken ortaya çıkmaya başlamıştır. İklim değişimi yıkıcı etkisini 21.yy’da artarak sürdürecektir. Ülkemizin bulunduğu enlemlerde, iklim değişiminin etkileri, kuraklığa, dolayısıyla su kaynaklarına, nehirlerin debilerinin, yüzde 1030 oranında azalmasına neden olacaktır. IPCC raporu ve diğer çalışmaların sonuçlarına dayanarak iklim değişiminin yukarıda örnekleri verilen sonuçlarını üç grupta toplamak mümkündür. Bu gruplar şunlardır. 1) Aşırı Değerlerdeki Artış: Sel, fırtına ve aşırı sıcaklar bu gruba giren olaylardır. 2) Kuraklık: Tarımsal kuraklık ve temiz su kaynaklarında azalma bu grubu oluşturur. 3) Deniz Seviyesinde Yükselme: Şüphesiz, bu üç gruba giren olayların tümü insanlık için büyük sorunlar yaratacaktır. Ağır toplumsal sorunlara neden olacaktır. Özellikle kuraklık, insanlığın yaşamını tehdit edecektir. Çünkü; susuz yaşam olası değildir. Ülkemiz, iklim değişiminden olumsuz etkilenen ve etkilenecek olan coğrafyadadır. Nitekim, ülkemiz bu etkileri hissetmeye başladı. Örneğin, son yüzyılın sıcak kışlarından birini yaşadık. Batı bölgelerimizde yağışlar önemli ölçüde azaldı. Özellikle kar yağışlarındaki azalmalar, bahar aylarında yağan yağmurla beraber karların erimesi ve barajların dolması beklentisini de boşa çıkardı. Bu nedenle, barajlarımızda yeterli su birikmedi. Büyük şehirlerimiz, susuz kalma tehlikesini yaşıyor. Örneğin, İstanbul’un barajlarındaki su hacmi, önceki yıla göre yüzde 50 azaldı. Yetkililer bu büyük sorunun bilincinde değiller. Örneğin, ilgili üç bakan ülkemizin küresel ısınma ve onun neden olacağı sorunlardan etkilenmeyeceğini birlikte savunuyorlar. Bu doğru bir tutum değildir. Doğru tutum, sorunu, daha doğrusu tehlikeyi görmek ve önlem almaktır. Yetkililerin ve ilgili kurumların gerekli önlemleri saptaması ve gerçekleştirmesidir. İklim değişiminin yarattığı tehlikeleri önlemek, özellikle susuzluk sorununu çöz CUMHURİYET 02 CMYK
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog