Bugünden 1930'a 5,491,976 adet makale



Katalog


«
»

SAYFA CUMHURİYET 30 MAYIS 2007 ÇARŞAMBA 4 HABERLER Erdoğan, partisine 9 katılımın yapıldığı grupta Cumhurbaşkanı Sezer’i ve CHP’yi eleştirdi GLOBALPOLİTİKÜLTÜR ERGİN YILDIZOĞLU Soldan dönme ‘çiçekler’ ANKARA (Cumhuriyet Bürosu) Başbakan Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in cumhurbaşkanının halk tarafından seçimine ilişkin anayasa paketini iade etmesini eleştirdi. Erdoğan, “Bunu tarih değerlendirecektir” dedi. AKP’nin grup toplantısında eski CHP’liler Ertuğrul Günay, Erdal Kalkan, eski DSP’li Haluk Özdalga’nın da aralarında bulunduğu 9 kişi AKP’ye katıldı. AKP’nin dünkü grup toplantısında eski CHP Genel Sekreteri Ertuğrul Günay, eski CHP PM üyesi Erdal Kalkan, eski DSP Genel Sekreteri Haluk Özdalga, eski CHP’li İbrahim Yiğit, karikatürist Salih Memecan’ın eşi Nursuna Memecan, eski DYP Genel Başkan Yardımcısı Re ‘Önemli Olan Değiştirmektir’, Ancak... Evet, Marx’ın vurguladığı gibi “Filozoflar, bugüne kadar, dünyayı yalnızca yorumladılar. Halbuki önemli olan değiştirmektir”. Ancak, değiştirmeye niyetlendiğimiz dünyayı bütünlüklü bir biçimde “düşünemezsek” değiştirme şansımız büyük ölçüde azalıyor. Hatta, değiştirmek bir yana, yeniden konsolide edilmesine katkıda bulunabiliyoruz. ᮣ AKP’nin dünkü grup toplantısında eski CHP’li Ertuğrul Günay, eski CHP’li Erdal Kalkan, eski DSP’li Haluk Özdalga, eski CHP’li İbrahim Yiğit, karikatürist Salih Memecan’ın eşi Nursuna Memecan, eski DYP’li Reha Çamuroğlu, Çağdaş Hukukçular Derneği üyesi Ayşenur Bahçekapılı, eski DYP’li Mehmet Sağlam ve Mehmet Şimşek AKP’ye katıldı. Erdoğan, katılım töreninde yaptığı konuşmada, “Burada bahçenin bütün çiçekleri varlığını sürdürür” dedi. ha Çamuroğlu, Çağdaş Hukukçular Derneği üyesi Ayşenur Bahçekapılı, eski DYP yöneticisi ve Bakan Mehmet Sağlam, Merly Linch Türkiye Temsilcisi Mehmet Şimşek AKP’ye katıldı. Ertuğrul Günay, demokrasinin özgürlük, adalet ve insanca yaşamanın temeli ve tek güvencesi olduğunu belirterek AKP’yi demokrasinin sağlıklı gelişebilmesinin güvencesi olarak gördüğünü söyledi. Haluk Özdalga, Türkiye’nin peşinde koşması gereken büyük hedefleri olduğunu belirterek, “Önümüzdeki kritik dönemde bu hedefin peşinde koşarken Türkiye, ona en etkili ve başarılı siyasi liderliği yapacak grubun AKP olduğunu, böyle bir liderliğe şiddetle ihtiyaç olduğunu düşünüyorum” diye konuştu. 12 Eylül öncesinde sol fraksiyonlarda yer alan, son olarak DYP’de genel başkan yardımcılığı yapan Reha Çamuroğlu, Türkiye’nin kemale erme sancıları çektiğini belirterek “Bunu hep birlikte tamamlayacağımızı düşünüyorum. Türkiye’nin partisine hoş bulduk” dedi. Türkiye’nin özleminin ayrılık, hizip, zümre, kavim ve kabile siyaseti değil, birlik siyaseti olduğunu kaydeden Erdoğan, millete rağmen siyaset yapılamayacağını, AKP’nin milletin ideal ve özlemlerini buluşturan büyük bir çatı olduğunu ileri sürdü. “Burada bahçenin bütün çiçekleri varlığını sürdürür. Bu bahçede gül, yasemin, nevruz yetiştirenlere aynı gözle bakılır” diyen Erdoğan, bu bakışı bulandırmak isteyenlerin, aynanın önünde durarak sadece kendi gölgelerini uzatanların beyhude bir çaba içinde olduğunu, onların bilerek ya da bilmeyerek Cumhuriyeti cumhurdan, adaleti milletten esirgeyebileceklerini zannettiklerini, ancak hiç kimsenin suları yokuş yukarı akıtamayacağını söyledi. Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde olup bitenleri milletin çok iyi gördüğünü, şimdi söz sırasının kendisine gelmesini beklediğini anlatan Erdoğan, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in anayasa paketini iade gerekçesini değerlendirdiklerini, ama tarihin de bunu değerlendireceğini söyledi. Esas olan ‘ekonomi’ ama… Korkut Boratav hocamız 27 Mayıs tarihli yazısında, “dünyamızın durumunu” tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyordu: “Egemen sınıfların gündemi, geçmiş dönemlerde sermayenin sınırsız egemenliğine karşı konmuş, tüm engel ve pürüzlerin adım adım kaldırılmasıdır. Bu gündem beynelmilel sermaye ile tam bir işbirliği içinde oluşmuştur. Düzeni temsil eden siyasi partiler arasında bu ana gündeme bağlılıkta hiçbir fark yoktur. Nitekim, bir önceki ve şimdiki parlamentoda temsil edilen büyük siyasi partiler, ekonomik ve sosyal alanlarda sermayenin programının sadık temsilcileri oldular: ... Farklı hükümetler, tek siyaset...” Bu “tek” siyasetin ülkeyi getirdiği yerdeki halimizi, Türkel Minibaş dostumuz, pazartesi yazısında karanlık bir görüntü oluşturan verilerle ortaya koyuyordu: Toplumun çok büyük bir kısmı, özellikle kadınlar ve gençler açısından, yoksullaşma, işsizlik, refah kaybı... Yine pazartesi günü, bir yorumcu, Faik Öztrak, “Uluslararası yatırımcılar faiz dışı fazla hedefini yakalamak için GSMH’nin yüzde 11.5’i arasında tasarruf sağlayacak tedbir paketlerinden söz etmeye başladığını” aktarıyordu. Böylece, önümüzdeki dönemde GSMH’nin yüzde 1.15’inin halkın cebinden alınarak ülke dışına transfer edileceğini öğrenmiş oluyorduk. Boratav hocamızın aktardığı gündemin bir parçası olan bu haber, Minibaş dostumuzun çektiği fotoğrafın daha da çirkinleşeceğini gösteriyor. Durum böyleyse, “seçmen bu durumun sorumlularına, değil bu gerçekleri açıklayanlara oyunu verir, 23 Temmuz günü yeni bir dünya başlar...” Ancak, bilgi eyleme, doğrudan yol açmıyor! Bu gerçekleri ne kadar dile getirirsek getirelim, bir “şey”, halkın kendi çıkarlarına aykırı biçimde davranmaya devam etmesini sağlıyor. Sorun da burada: Kültürel ortam bu olguların bir sonuç yaratmasını, “halkın” kendi gündemine sahip çıkmasını engelleyecek biçimde şekillenmiştir. Genel olarak, sermaye ilişkisi, özel olarak neoliberalizm salt ekonomiyi değil, Prof. Dr. Baskın Oran gibi, sosyalist solun adaylığına soyunmuş aydınlara bile, sosyalist solun tüm tarihini yadsıyarak, aniden “İşgal olmadan emperyalizm olmaz” dedirten kültürel bir egemenlikle, bu ekonomide yaşayan insanların öznelliklerini de şekillendiriyor. Türkiye’de bu sürece özellikle 1990’ların ikinci yarısından bu yana, yeni bir boyut eklendi: Siyasal İslam. Siyasal İslam neoliberalizmin sivil toplumda yarattığı tahribatın üzerinde, sivil toplumu (aile ile devlet arasındaki alanı) işgal etmeye ve moleküler düzeyde, AKP döneminde de hükümetin yardımıyla, dönüştürmeye başladı. Bugün, halkın gündemi salt ekonomik çıkarlarından değil, bu çıkarları düşünmesini ve eyleme geçmesini engelleyen neoliberalizmin ve siyasal İslamın kültürel egemenliğinden kurtulmayı da içeriyor. A RTIK ELEŞTİRDİĞİ PARTİDE İĞNELİ FIRÇA ZAFER TEMOÇİN Günay ‘ilkesizler’in safına geçti ᮣ Karşı Siyaset isimli kitabında AKP’yi dürüstlük konularında ilkesiz bulduğunu belirten eski CHP’li Ertuğrul Günay, bu partiden aday oldu. ANKARA (Cumhuriyet Bürosu) “Karşı Siyaset” adlı kitabında AKP’nin, “vahim bir iktidar seçeneği” olduğunu vurgulayan eski CHP’li Ertuğrul Günay, AKP’den milletvekili adayı oldu. Günay, piyasaya yeni çıkan, çeşitli dönemlerde yaptığı açıklamaları ve değerlendirmeleri içeren kitabındaki “CHP’nin Sorunu” başlıklı makalesinde, AKP’ye ağır eleştirilerde bulunmuştu. Dün grup toplantısında AKP’ye övgüler yağdıran Günay’ın kitabından bazı satır başları şöyle: AKP, ülke yönetimi ile ilgili birçok konuda hazırlıksız, dış politikada aceleci, kamu yönetiminde reformcu söylemine karşın saydamlık ve dürüstlük konularında ilkesiz, henüz oluşum halinde bir siyasal partidir. Böyle bir partinin karşısında sadece laiklik ve güvenlik politikalarının klasik söylemine takılıp kalmak ve sosyal politikalar konusunda bir duyarlılığı yükseltip, kitleselleştirmemek gerçekten bir basiretsizliktir ve sosyal demokrat bir parti açısından talihsizliktir. Bugün AKP’nin tabanında toplumun yoksullaşan kesimleri, kentlerin varoşları yer alıyorsa, bu, CHP’nin kendisini sorgulaması için önemli bir gerekçedir. Sadece ekonominin tepedeki sorunlarıyla uğraşan bir görüntü verilirse, seçmen kitlesinin olmaması gereken bir yerdeAKP’de yoğunlaşması gibi bir sonuçla karşılaşabiliriz. Şu anda böyle bir tehlike var. Eski ve eskimiş Selamet/Fazilet çizgisinden kopan kadrolar, bir buçuk yıl içinde önemli bir sonuç elde etmeyi başarmışlardır. Bu sonuca giden yolda, ülkemizi yönetmeye pek hevesli büyük medya çevrelerinin Erbakan hareketini bölmek için, bir dönem Recep Tayyip Erdoğan’a verdikleri şimdi belki pişmanlıkla anımsayacakları abartılı desteğin payı olduğu açıktır. Bu amaçla ismi büyütülen Erdoğan’a, Türkiye’nin egemen bürokratik çevrelerinin acemice karşı koyuşu da, onun kitleler gözündeki mağdur/mazlum imajının gelişmesine yardımcı olmuştur. Bugün de Türkiye’de, en uzun süren hükümet dönemi sonunda iktidar elbette yıpranıyor. İşsizlik azalmadığı, ekonominin iyileştiği iddialarına karşın insanların günlük yaşamlarına somut yansımaları olmadığı için, toplumsal adalet, sosyal güvenlik, hukuk devleti ilkelerine bağlılık, kamu yönetiminde saydamlık ve dürüstlük sağlanamadığı için iktidar yıpranıyor... G ‘Kapalıaçık ayrımcılığı’ ÜL’ÜN SÖZLERİNE TEPKİ namikzafer@yahoo.com ANKARA (Cumhuriyet Bürosu) Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, dünkü Hürriyet gazetesinde yer alan röportajında türbanın modernleştirilebileceğini söyledi. Gül’ün kadınları “kapalılar” ve “açıklar” olarak ikiye ayırması tepkilere yol açtı. Cumhuriyet Kadınları Derneği (CKD) Başkanı Şenal Sarıhan, Gül’ün sözlerini “İslami politikayı sürdürme noktasındaki kararlılığı ifade eden bir açıklama” olarak yorumladı. Röportajın sanki Gül’ün aklanması içinmiş gibi sunulduğunu, oysa aklamak bir yana, dinin siyaset için kullanılması noktasından ayrılınmadığının bir kez daha gözler önüne serildiğini vurgulayan Sarıhan, kapalıaçık ayrımını da “Topluma bu gözlükle bakıyorlar; kapalı ve açık... Üstüne, kapalıların daha az kusurlu olduğu, açıkların daha çok kusurlu olduğu gibi düşünceye sahip olunduğu da yine açıklamadan görülüyor” dedi. Gül’ün cumhurbaşkanlığı adaylığının ABD’ce desteklendiğini söylediğine de işaret eden Sarıhan, “Bu açıklama bize ılımlı İslamın kimin tarafından pompalandığını da gösteriyor” diye konuştu. ÇYDD Genel Başkan Yardımcısı Filiz Meriç de “Değiştim” demeyle değişilmediğini vurguladı. Gül’ün ifadelerinin, bundan önce de olduğu gibi AKP’nin dini simgeleri istediği gibi kullanacağını gösterdiğini kaydeden Meriç, “Görüyoruz ki bu bundan sonra da böyle olacak” diye konuştu. Demokrasi mi, darbe mi? ‘Teşekkür ederim, istemem’ Bir yaklaşım da, haklı olarak “askeri müdahale” tehlikesinden korkuyor: “Hepimiz nefes almak istiyoruz. Ve unutmayın, ‘biz’lerin (orta sınıfları kastediyor E.Y) nefes alabileceği yegâne atmosfer demokrasidir, ülkenin nefes alabileceği yegâne atmosfer demokrasidir.” Bu yaklaşım, öncelikle, bu “demokrasinin”, son yıllarda “halkın” nefes aldığı atmosferi, ekonomik, kültürel açıdan ve kimyasal (Co2/metan gazı vb.) olarak zehirleyen ilişkilerin üzerinde mutabakat oluşturmanın aracı olduğunu görmüyor. Bu, eşitlik, ulusal bağımsızlık ilkelerinden arındırılmış, sömürü, emperyalizm gibi kavramların düşünülmesine izin vermeyen, “yaşam dünyasını” piyasa ilişkileriyle paranteze içine alan, AKP döneminde de egemenliğin, halka değil de Hakk’a ait olduğuna inanan, toplumda bu inanışa uygun bir “hakikat rejimini” egemen kılmayı amaçlayan bir akımın, siyasal İslamın iktidara gelmesine olanak veren bir “demokrasidir”. Tabii ki askeri diktatörlük, bu “demokrasinin” ilacı değildir, ama, toplumu, ya (bu) “demokrasi ya da askeri rejim” ikilemine kilitlemeye kalkmak da, “yaşam dünyasının” atmosferini ısrarla kirletmeye devam eden sosyoekonomik yapılanmayı, siyasal İslamın gelişmesine olanak veren ortamı savunmak anlamına geliyor, bir başka demokrasiyi düşünmeyi engelliyor. Bu nedenle, ben, “Darbe mi, demokrasi mi” sorusuna (Zizek’ten ödünç alarak) “Teşekkür ederim istemem” diyerek cevap vermeyi tercih ediyorum. erginy@tr.net http://erginyildizoglu.blogspot.com Başbakanlık’tan sansür girişimi Sayıştay’ın Bilkent’te yapılan kuruluş yıldönümü etkinliğine ‘akredite olmadıkları’ gerekçesiyle Kanal B, Kanaltürk ve ART’yi almak istemediler ANKARA (Cumhuriyet Bürosu) Başbakan Tayyip Erdoğan’ın katıldığı Sayıştay’ın 145. kuruluş yıldönümü törenine, Başbakanlık’a akredite olmadıkları gerekçesiyle Kanal B, Kanaltürk ve ART televizyonları alınmadı. Törenin Başbakanlık’ta yapılmaması ve Başbakanlık’ın düzenlediği bir etkinlik olmamasına karşın böyle bir yöntem izlenmesi “basına sansür girişimi” olarak değerlendirildi. Sayıştay yetkililerinin görüşmelerinin ardından gazetecilerin töreni izlemesine izin verildi. Sayıştay’ın kuruluş yıldönümü nedeniyle dün Bilkent Üniversitesi Konferans Merkezi’nde tören düzenlendi. Sayıştay Başkanı Mehmet Damar, yeni bir Sayıştay Yasası’nı hazırlamanın zorunlu hale geldiğini belirterek “Sayıştay’ın genişleyen rol ve sorumluluklarına paralel olarak organizasyon yapısını yeniden şekillendirmek, uluslararası standartlarla uyumlu olarak çağdaş denetim tekniklerinin daha yaygın biçimde uygulamaya geçirilmesini sağlamak, kamu fonlarının kullanıldığı tüm alanların Sayıştay denetimine tabi olmasını sağlamak, Sayıştay yargısını, günün koşulları doğrultusunda daha etkin kılmak gibi amaçlarla hazırladığımız Kanun Taslağı 2005’te TBMM’ye sunulmuş bulunmaktadır’’ dedi. Damar, Sayıştay’ın “tüm halkın çıkarlarının bekçiliği görevini üstlendiğini” kaydetti. Erdoğan, törende 4.5 yıllık iktidarının icraatını anlattı. Erdoğan, devletin imkânlarının çarçur edilmesine izin vermediklerini savunarak “‘Devletin malı deniz’ demedik. Hassasiyetle işin üzerine gittik’’ dedi. Uygulamaya tepki yağdı Çağdaş Gazeteciler Derneği Başkanı Ahmet Abakay, bazı muhabirlerin dışarı çıkarılmasının kabul edilemeyeceğini vurguladı. Türkiye Gazeteciler Federasyonu Başkanı Nazmi Bilgin, uygulamanın basın özgürlüğü adına “yüz kızartıcı’’ olduğunu belirterek “Başbakan ve etrafındakiler, her kuruluşu Başbakanlık ve AKP Genel Merkezi sanıyorlar’’ dedi. ÇGD Ankara Şubesi Başkanı Ali Tarık Hatipoğlu ise “İktidarın demokrasi maskesi düşmeye başladı” diye konuştu. Lübnan tezkeresi kabul edildi Selçuk Polat, “Mahşerin Beyaz Atlısı” (Kibele Yayınları) kitabında, 68 anılarını anlatıyor. Selçuk, bizim kuşaktan, Ankaralı… Aynı yılları, aynı eylemleri birlikte yaşadığımız arkadaşlarımdan. Tabii hepimizin ortak öyküsü olduğu gibi herkesin de kendine özgü bir öyküsü var. Selçuk Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi öğrencisiydi. Sosyalist hareket içindeki ilk bölünme Türkiye İşçi Partisi (TİP) içinde çıkmıştı. Biz gençlerin büyük çoğunluğu TİP’e muhalefet eden ve Milli Demokratik Devrim’i savunan Mihri Belli’nin yanında saf tutmuştuk. Mihri Belli’ye yakın gençler de 1970’ler yaklaşırken değişik gruplara bölündüler. ૽૽૽ Selçuk Polat, Mahir’lerle birlikte ilk eyleme katılanlardandı. Birlikte yaşadığımız döneme ilişkin anlattıklarının bir kısmının tanığıyım, bir kısmını ise ilk kez öğreniyorum. Selçuk’un okulunda gençlerin arasında ilginç bir tip yer alıyordu: Sami Gürler. Kimdi? Neyin nesiydi? Hiçbir za ‘Mahşerin Beyaz Atlısı’ man biz DevGençli’lerle birleşmedi, hep kendi adına çevresinde bir grup oluşturdu. Selçuk da ilk başlarda onunla birlikteydi. Selçuk onu şöyle anlatıyor: “Sıvas’ın Yıldızeli ilçesinden olan Sami su katılmamış bir Çerkezdi. Konuşmasına silahla başlayıp silahla bitirirdi ve silahsız asla gezmezdi. Sesi gür ve etkiliydi. Soyadı da zaten Gürler’di. Örgütün doğal lideri ve belki de yaratıcısıydı. Onun emir ve kararlarına açıktan ve doğrudan karşı çıkıldığını hiç görmemiştim. Fakat gelişen öğrenci hareketleri, benim ve Şaban’ın (İba) tüm aktivitelerde yer alması, onun liderliğini giderek tartışmalı hale getiriyordu.” “… Toplantı başladığında ben FKF’yi bombalama türünden önerilerin dilim döndüğünce yanlışlığından ve devrimci amaçlarımızdan uzaklaşma olduğundan bahseden bir konuşma yaptım… Sami silahını göstererek ve tam karşımda oturarak toplantı başlamadan önce gözleri ve vücut hareketleri ile üzerimde taciz uyguluyordu… Sami, benim yaptıklarımın örgütsel disipline aykırı ve ihanet derecesinde olduğunu ve bu ihanetin ölüm dahil her türden cezayı gerektirecek bir faaliyet olduğu biçiminde bir konuşma yaptı. FKF binasının bombalanması vb. eylemlerin neden gerekli olduğunu anlatmaya başladı… Zaten daha önce Suriye devrimcilerinin jandarma kılığına girerek köylüleri katlettiğini ve köylülerin de devlete karşı ayaklandığını anlattı…” ૽૽૽ Sami tipi o dönem gençlik hareketi içinde yer yer ortaya çıkıyordu. Bunlar gerçekten devletin aramıza soktuğu kışkırtıcı ajanlar mıydı? Yoksa o hava içinde kendine özel misyonlar yükleyen değişik tipte adamlar mıydı, tam olarak bilemedik. Bazılarının ajan olduğunu sonradan mahkemelerde öğrendik. Selçuk’un anlattığı Sami öyküsü ilginçtir. Daha sonra ondan şüphelenip, kaçırıp işkence yapmaları da ayrı bir öyküdür. O günlerde yaşadıklarımızdan bugün bile dersler çıkaracak önemli örnekler olduğuna inanıyorum. Selçuk Polat’ın anıları da bu açıdan ilginç öykülerle dolu. Tabii onun dışında banka soygunları, hapishaneler, işkenceler, ölümler ve arayışlar... Hepsini bu anılarda bulabilirsiniz. ૽૽૽ Söz kitaplardan açılmışken, son okuduğum kitapları da sizlerle paylaşmak isterim: Berrin Karakaş “Hayalhane” (Merkez Kitaplar) romanıyla karşımızda. Halim (Spatar) ağabey, müzik konusunda yazdığı makaleleri bir kitapta topladı. “Müzik Yazılarım” başlıklı kitap Pan Yayıncılık’tan. Oldukça yetkin bir kalemin yılların içinden süzüp getirdiği bu yazıları keyifle okuyacaksınız. Burton G. Malkiel’in “Yatırımcının Başucu Kitabı” Rastgele Seyir, Scala Ya yıncılık’tan. Gazeteci arkadaşımız Aykut Küçükkaya’nın YİMPAŞ’la kurulan para diktatörlüğünü anlatan “Şef” kitabı Cumhuriyet Kitapları’ndan. Erbil Tuşalp’ın “Kuklaturka”sı Say Yayınları’ndan. Ümit Otan’ın Medyatelli’si (Agorakitaplığı) sendikasızlaştırmadan iş takipçiliğine, bizim mesleğin dertlerini dile getiriyor. Çetin Yiğenoğlu “Kırmızı Koku” (Cumhuriyet Kitapları) romanıyla karşımızda… ૽૽૽ Bizim Tarsus ve Talas Amerikan Koleji mezunları uzun süredir bir kampanya yürütüyorlar. Uluç Gürkan’ın CHP’den milletvekili adayı olmasını isteyen imzaların sayısı yüzlerle ifade ediliyor. NOT: Yarın, 31 Mayıs Perşembe günü saat 13.00’te biz 68’li arkadaşları, Sinan Cemgil, Alparslan Özdoğan ve Kadir Manga’yı anmak amacıyla Sinan’ın Karacaahmet’teki mezarı başında buluşuyoruz. Cahit Berkay şarkılarıyla, Sennur Sezer şiirleriyle eşlik edecekler. ‘Asker göndermemiz gereken yer Başbakanlık’ ANKARA (Cumhuriyet Bürosu) TBMM Genel Kurulu’nda, Lübnan’da BM Geçici Görev Gücü’ndeki (UNIFIL) Türk askerlerinin görev süresinin 1 yıl uzatılmasına ilişkin Başbakanlık tezkeresi, sert tartışmalar arasında kabul edildi. Görüşmeler sırasında Anavatan Partisi Grup Başkanvekili Süleyman Sarıbaş, Türkiye’nin birçok ülkeye asker gönderdiğini, asker gönderilemeyen tek yerin ise Kuzey Irak olduğunu belirtti. Sarıbaş, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın El Kadı’ya kefil olduğunu anımsatarak “Esas asker göndermemiz gereken yer Başbakanlık. Afganistan’da, Kosova’da, Bosna Hersek’te askerimiz var, Irak’ta yok. Askerimizin, Afganistan’da, Lübnan’da işi yoktur, Irak’ta işi vardır” dedi. CHP’li Onur Öymen de “Nerede bir terör örgütü varsa o ülkede onu bertaraf edecek güçler vardır. Bunun tek istisnası Irak’tır” diye konuştu. CHP Grup Başkanvekili Haluk Koç, İsrail’in çıkarları için Lübnan’a asker gönderildiğini söyledi. Koç’un sözlerine AKP’lilerin tepki göstermesi üzerine gerginlik yaşandı. CHP ve AKP’liler birbirinin üzerine yürüdü. Yöneticilerin araya girmesiyle tartışma sona erdi. CUMHURİYET 04 K
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog