Bugünden 1930'a 5,433,387 adet makale [Gelişmiş]



Katalog


«
»

27 MAYIS 2007 PAZAR CUMHURİYET SAYFA KÜLTÜR kultur࠽cumhuriyet.com.tr 60. Cannes Film Festivali bu akşam yapılacak ödül töreni ile sona eriyor 15 ESİNTİLER ZEYNEP ORAL Altın Palmiye kimin olacak? VECDİ SAYAR Aynaların İki Yüzü… Elimin altında müthiş bir servet… Olağanüstü bir çalışma… İnsana “İyi ki yaşıyorum. İyi ki böyle bir kitap ben ölmeden yayımlandı, iyi ki bu sayfalar arasında muhteşem bir yolculuğa çıkabiliyorum. Öğreniyorum, anlamaya çalışıyorum, sorularımı çoğaltıyorum, tartışıyorum, yeniden öğreniyorum, gözlerim açılıyor, duyularım keskinleşiyor, yeni ilişkiler kuruyorum, bağlantıları görüyorum, büyüleniyorum, coşuyorum… Öğrenme, öğrenmekten tad alma hiç ama hiç bitmeyecek…” ve daha bunlara benzer bir sürü şey söyleten eşsiz bir kitap… ૽૽૽ (Yukarıda, “İyi ki yaşıyorum” sözcüklerini yazarken yüreğime hançer saplanıyor. O gün Ankara’da, Ulus’ta Anafartalar Çarşısı’nda olanlar yaşamıyor… Bombaya dönüşmüş bir insan… O da bir çocuk… Ölüm makinesine dönüştürülmüş bir çocuk… Ve kopan başlar, kollar bacaklar, çevreye dağılan et parçaları, her yere bulaşan kan… Düğününden iki gün önce ölen delikanlı, asgari ücretle yıllardır tezgâhtarlık yapıp ailesini geçindiren Tuğba, çarşının önünde seyyar satıcılık yapıp çocuklarını büyüten Serdar, yine seyyar satıcı 23 yaşındaki Ferhat, dükkânların birinde çalışan 19 yaşındaki İsa, o gün rastgele oraya alışverişe gidenler… Hepsi kendi hallerinde ekmeğini taştan çıkaranlar … Onlar artık yaşamıyor…) ૽૽૽ Büyük format, 700 sayfalık hazine, sonsuz saygı duyduğum Doğan Kuban’ın eseri. “Osmanlı Mimarisi” adını taşıyor. Benzersiz bir başyapıt diye sunulan eseri YEM (Yapı Endüstri Merkezi) eşsiz bir özenle yayımladı. Doğan Kuban, yarım yüzyıldır üzerinde kafa yorduğu, emek verdiği uzmanlık alanını bugün bu eserle taçlandırıyor. İlk kez özgün çizimlerle (300 kadar yapıtın plan kesit ve rölöveleri) ve hem mimar hem fotoğraf sanatçısı olan Cemal Emden’in bu kitap için çektiği yüzlerce fotoğrafla bütünleniyor bu dev eser. Hıristiyan ve Müslüman toplumların oluşturdukları İmparatorluğun heterojen yapısı içinde, Osmanlı mimarisi, Akdeniz Yakın ve Ortadoğu mimarisinin bir sentezi… Ama bu mimari aynı zamanda çok kültürlülüğün bir aynasını oluşturmaktadır. Bugüne dek İstanbul Mimarisi üzerine çok kitap (hele hele yabancı uzmanların yazdıkları) yayımlandı. Ama ilk kez, bu çok kültürlü yapıyla mimari, mimariyle tarihsel gelişmeler arasındaki ilişkiler ortaya konulmak üzere yola çıkıldı. Doğan Kuban bize salt sanat ve mimarlık üzerine bilgi vermiyor. Mimari ile tarih arasındaki ilişkileri irdelerken, bu mimariyi yaratan kültür ortamı arasındaki bağları, şimdiye dek alışılmış olan yaklaşımlardan farklı ve en ayrıntılı biçimiyle ele alıp yorumluyor. ૽૽૽ (Çok kültürlülük, tarihkültür ilişkileri… Neler diyorum ben… terörün hem sivilleri, hem askerleri hedef aldığı bir ülkede yaşadığımı unutup kitaplardan nasıl söz edebilirim… Şırnak’ın Bestler Dereler bölgesinde PKK’nin döşediği mayınlarla sönen canlar... Hepsi gençtiler. Sizin oğlunuz, sizin nişanlınız, sizin kocanız, sizin babanız olabilirlerdi… Daha kaç ananın hayatı sönecek, kaç çocuk yetim kalacak… Öyleyse daha çok şiddet, daha çok saldırı, daha çok hücum, daha çok savaş, daha çok mayın mıdır, bunun yanıtı… Topyekun buna inanmamız, bunu kabullenmemiz için mi bunca şiddet?) ૽૽૽ Doğan Kuban’ın, ‘Osmanlı Mimarisi’ 7 yüzyıllık İmparatorluk mirasını yorumladığı eseri, aynı zamanda Osmanlı tarihi, kültürü ve sanatına ilişkin önyargıları da ortaya koyuyor. Amaç 19. yüzyıldan bu yana Türk ve yabancı tarihçiler tarafından oluşturulan klişelere son vermek… Kitap, birkaç gün önce Topkapı Sarayı’nda Hümayun girişinde tanıtıldı. Cemal Emden’in kitap için çektiği fotoğraflardan oluşan “Osmanlı Mimari’sinden bir kesit” başlıklı sergi eşliğinde (Sergiyi haziran sonuna dek görebilirsiniz)... Gerçekte kimi fotoğraflar öyle açılardan çekilmiş ki, sanki o yapıtları ilk kez görüyormuşum duygusuna kapıldım, kimi fotoğrafta da şimdiye dek hiç göremediklerimi gördüm. Henüz kitabın tümünü okuyamadım (aylar, yıllar boyunca yeniden yeniden dönüp dönüp okuyacağımı biliyorum). Ama şimdiden önyargılarımın değişeceğine, kimi klişelerden kurtulacağıma inanıyorum. ૽૽૽ (Önyargılar deyip duruyoruz… Yozgat’taydı halkımız, “İçinde fahişeler var” varsayımıyla diyelim ki gerçekten var, ne fark eder ki! evleri ateşe veriyor! Amaç, Sıvas’taki gibi tasvip etmediklerini ateşe vermek, yakmak, yok etmek! Amaç o kadınları linç etmek, öldürmek! Bu yetmiyor, polis engel olmaya kalkışınca, bunları yapanları gözaltına aldı diye öfkelerini polisten çıkarıyorlar, yolları kesiyorlar, gözaltındakileri “kurtarıyorlar”… Bu dehşet verici olay üzerine bu ülkeyi yönetenler sus pus… Acaba hangisi daha korkunç! Nasıl bir ülke burası!) ૽૽૽ Her aynanın iki yüzü var: Karanlık yüzüyle aydınlık yüzü arasında gidip geliyorum… Boğulmamaya çalışarak… eposta: Zeynep@zeyneporal.com faks: 0 212 257 16 50 FATİH AKIN’IN FİLMİNE ‘EKÜMENİK JÜRİ ÖDÜLÜ’ 60. Cannes Film Festivali’nde en büyük ödül olan Altın Palmiye için yarışan yönetmen Fatih Akın’ın son filmi “Yaşamın Kıyısında”, Ekümenik Jüri Ödülü’ne layık görüldü. Ekümenik Jüri heyetinin açıklamasında, “Yaşamın Kıyısında’’ filminde, Almanya ve Türkiye’de, farklı kültürlerden gelen kişilerin ilişkilerinin anlatıldığı belirtildi. Ekümenik Jüri Ödülü, Hıristiyan dini kuruluşları tarafından 1974’ten beri veriliyor. Jüri heyeti, 6 kişiden oluşuyor ve bu kişiler, sinema alanında çalışan profesyoneller ve değişik kültürlerden gelen Hıristiyanlardan oluşuyor. CANNES 60. Cannes Film Festivali, bu akşam yapılacak ödül töreni ile sona eriyor. Bu yıl 22 filmin yarıştığı festivalin resmi yarışma bölümünde, farklı sinema anlayışlarını yan yana getiren, tahammül sınırlarını zorlayan filmlerin sayısının epeyce fazla olduğu bir seçki izledik onbir gün boyunca. Altın Palmiye’yi kimin alacağına ilişkin tahminler genellikle iki film üzerinde yoğunlaşıyor. Coen kardeşlerin “Yaşlı Adamların Ülkesi Yok” adlı ‘genre’ filminin hayranları çoğunlukta; onlara katılmadığımı biliyorsunuz, ama Romen yönetmen Christian Mungiu’yu tercih edenlere bir diyeceğim yok. “4 Ay 3 Hafta 2 Gün” adlı filminde Çavuşesku döneminin baskıları bir kürtaj öyküsü üzerinden anlatılıyor. Yasakların birey üzerindeki yıkıcı etkisini anlatan yalın bir senaryo ve reji çalışması ile doğal oyunculuğun el ele verdiği, mütevazı ama etkileyici bir film. James Gray’in, Amerikan polisi ile Rus mafyası arasındaki çatışmayı klasik bir anlatımla sergilediği “We Own the Night / Gece Bizimdir” de, suç ve sorumluluk kavramları üstünde yoğunlaşan bir film. Tıpkı, “Dövüş Kulübü”nün, “Se7en”ın usta yönetmeni David Fincher’in “Zodiac”ı gibi... Macar sinemasının en yetenekli yönetmenlerinden Bela Tarr da, bir psikolojik polisiye (bir Simenon uyarlaması) ile gelmiş Cannes’a. Öyküsünü anlatmaktan çok, görüntülerin mükemmelliği üzerinde duran Tarr değil ama, filmi sonuna kadar izleyebilenler ödülü hak ediyor doğrusu. Bir başka karamsar film de, Avusturyalı Ulrich Seidl’ın “İthalatİhracat / ImportExport” adlı filmi. Viyana ile Ukrayna arasında gidip gelen, mutsuz insanları, günümüz toplumuna egemen olan yalnızlık duygusunu özgün bir dille anlatıyor Seidl (bir Jüri ödülü alırsa şaşırmam). Sokurov ve Savaş Benim Altın Palmiye adayım ise dergilerin yıldız tablolarında pek parlak bir konumda görünmeyen, Rus yönetmen Alexander Sokurov’un “Alexandra”sı. Savaşın insan doğasına aykırılığını konu alan nice film yapılmıştır. Ama, Sokurov kadar yalın ve çarpıcı anlatanı çok azdır her halde… Putin Rusya’sının Çeçenlerle savaşını konu alıyor Sokurov; ama filmde tek bir silah bile patlamıyor. Bir Rus askerin büyükannesi, yedi yıldır görmediği torununu görmek üzere cepheye gidiyor. Orada, yalnızca torunu ile ilgilenmiyor; gencecik askerleri izliyor, yakındaki köyün pazarına gidiyor, Çeçen kadınlarla ahbaplık kuruyor. Bir Çeçen kadın onu alıp evine götürüyor. “Erkekler birbirine düşman olabilir ama biz kardeşiz” diyor Çeçen kadın ona. Köydeki gençlerin ağzından bir tek cümle çıkıyor: “Özgürlük istiyoruz.” Filmde başka bir tek politik sözcük yok. Ama, o bakışlar... yaşlı kadının Alexandra’nın bakışları, askerlerin bakışları ve Çeçen çocukların bakışları o kadar çok şey anlatıyor ki… Görüntüleri, müziği ve ünlü opera sanatçısı Galina Vişnevskaya’nın olağanüstü oyunculuğu ile bütünlenen “Alexandra” Altın Palmiye’nin en güçlü adaylarından biri bana göre. İhanet ve ölüm Bir başka adayım da gene az kişinin üzerinde durduğu bir yapım. Meksikalı yönetmen Carlos Reygadas’ın “Sessiz Işık” adlı yapıtı. Son derece uzun sekanslar içeren, ama sonuna kadar izleme cesaretini gösterdiğinizde, etkilenmemeniz olanaksız bir film. Meksika’ya yerleşmiş muhafazakâr bir Alman Protestan cemaati olan Mennonit’lerin dünyasında geçen bir aşk üçgeninin öyküsü, “Sessiz Işık”. Bir ailenin yaşamını altüst eden ve ölümle sonuçlanan bir tutkuyu anlatıyor Reygadas. Reji, senaryo, ışık, görüntü ve oyunculuk görkemli bir bütünlük oluşturuyor. Başroldeki iki kadın oyuncu, özellikle de Kazak asıllı Maria Pankratz kadın oyuncu dalında, Vişnevskaya’nın en önemli rakiplerinden biri. Cornelio Wall Fehr de erkek oyuncu ödülünü alırsa hiç şaşırmam. Bir ihanet öyküsü de Rusya’dan. Andrey Zvyagintsev’in “The Panishment / Ceza” adlı filminde, gene karıkocaâşık üçgeni var. Ama, bu klasik şemadan felsefi boyutlara uzanan bir film yapmış, ülkemizde de “Dönüş” adlı filmi ile tanınan Rus yönetmen. Tıpkı Sokurov ve Reygadas’da olduğu gibi bu filmde de görüntü yönetimi ve oyunculuk dört dörtlük. Bir başka oyunculuk başarısı da, Güney Kore’den. Lee Changdong, “Gizli Günışığı”nda, dul bir kadının çocuğunun kaçırılmasını, istenen fidyeyi verememesi üzerine çocuğun öldürülmesini ve annenin deliliğe uzanan ruhsal çöküntüsünü anlatıyor. Ölüm, bu filmde de başrolde. Koreli yönetmen, farklı türler arasında dolaşan bu psikolojik gerilim filmi ile bir ödül kazanır mı bilemem ama.. ünlü Koreli oyuncu Jean Doyeon kadın oyuncu dalında ödüle en yakın duranlardan biri (sanırım jürinin en fazla zorlanacağı dal bu olacak). ‘Nefes’i zorlananlar Dünya sinemasının son zamanlardaki en parlak isimlerinden biri olan Kim Kiduk, hemen tüm filmlerinde olduğu gibi ‘varoluşcu’ bir yorumla, bu yılın ana teması ‘ihanet’ üzerinde duruyor. Mutsuz bir evlilik ve varoluşunu bir ölüm mahkumuna aşkını sunarak anlamlandırmaya çalışan bir kadın… İyilik, kötülük, suç ve ceza kavramları üstüne düşünen, ama yönetmenin kariyerinde çok parlak bir yerde durmayan bir yapım. Kim Kiduk’un ustaca tasarladığı ‘kitch’ çerçeveler ve sinemasına özgü Brecht’yen anlatım, filmi yüzeysellikten kurtarmaya yetmiyor. Ama, hemen hiç konuşmayan suçlu rolündeki Chang Chen’in oyunculuk dalında şansı olabilir. HongKong’lu Wong Karwai de, Kim Kiduk gibi biçimciliğin tuzağına düşüp eski günlerini aratıyor, “My Blueberry Nights”da… Tıpkı Reygadas ve Zvyagintsev gibi, suçluluk duygusunu anlatan bir başka yönetmen de Gus van Sant. Amerikan bağımsız sineması nın Altın Palmiye’li yönetmeni, “Fil”de anlattığı gençlerin dünyasına yeniden eğiliyor “Paranoid Park”ta ve istemeden de olsa cinayet işleyen bir gencin sorumluluktan kaçışının öyküsünü izlenimci bir anlatımla sergiliyor. Suç ve ceza kavramları bir kez daha karşımıza geliyor böylece. Suçu eğlenceye dönüştürmek Amerikan sinemasının aykırı çocuklarının hepsi Gus van Sant gibi değil. Quentin Tarantino, “Death Prof / Ölüm Geçirmez”de, şiddetin her türünü (pornografi dahil) kullanarak, suçu eğlenceye dönüştürmek için elinden geleni yapıyor. Bu filmin, kadın özgürlüğünü savunduğunu söyleyenlere (filmin kötü adamı ilk yarıda bir sürü kadını öldürdükten sonra, ikinci yarıda kadınların eline düşüyor da…) ne diyeceğimi bilemiyorum. Eleştirmen arkadaşlarımızın çoğunluğunun yere göğe koyamadığı “No Country for Old Man / Yaşlı Adamların Ülkesi Yok” ise çağdaş bir romandan yola çıkarak, dürüstlük ve kötülük arasındaki ince çizgiyi anlatıyor. Kötülerle mücadele ve şiddetin egemenliği filmin ana teması. Bu mücadeleyi, şiddeti (bana göre) alabildiğine sömürerek yapıyor Coen kardeşler! Yaşamın kıyısındakiler Tarr’ın ve Seidl’ın karamsarlığındansa, Fatih Akın’ın iyimserliğini tercih ederim. Kuşaklar ve kültürler arası çatışmayı konu alan Akın, uzlaşmanın olanaklı olduğuna inanıyor ve iyimser bir tonda bitiriyor filmini. Daha önce de yazdığım gibi, “Yaşamın Kıyısında” (ya da özgün adıyla “Öteki Taraf”)ı, çok beğenen eleştirmenler olduğu gibi, beğenmeyenler, çok yüzeysel ve şematik bulanlar var. Bakalım, jürinin hükmü ne olacak? Japon yönetmen Naomi Kawase, “Yas Ormanı” adlı filminde 33 yıl önce ölen karısının yasını tutan ve bu acıyı doğaya sığınarak sonlandıran bir yaşlı adamın öyküsünü, Fransız yönetmen Raphael Nadjari ise bir Yahudi ailesinin aniden ortadan kaybolan babanın yokluğu ile baş etme mücadelesini anlatıyor. Yaşam ve ölüm üstüne bir başka film de, Amerikalı yönetmen Julian Schnabel’in bir Fransız romanından yola çıkarak, Fransa’da gerçekleştirdiği “Dalgıç Başlığı ve Kelebek”. Geçirdiği felç sonucu tek gözünü kırpma dışında tüm fiziki yeteneklerini yitirdikten sonra, düşgücünün zenginliğine sığınan ve bir roman yazan JeanDominique Bauby’nin gerçek yaşam öyküsünü anlatıyor Schnabel. Başroldeki Mathieu Amalric, hiç kuşkusuz erkek oyuncu dalındaki ödülün en güçlü adaylarından biri. Yarışmadaki Fransız yapımlarının çoğunluğu aşk üstüne elbette! Kadının cinsel özgürlüğü üstüne tarihsel bir yapım olan Catherine Breillat’nın “Eski Bir Metres”i ve Jacques Demy’nin izinden giden bir müzikal olan Christophe Honore’nin “Aşk Sarkıları”, türlerine yeni bir şey getirmeyen yapımlar. Ama, siyasal içerikli bir çizgi film olan “Persepolis” yarışmanın en güzel sürprizlerinden biri. Fransa’da yaşayan İranlı kadın yazar Marjan Satrapi, kendi yazdığı çizgi romandan yola çıkarak, Vincent Parannaud ile birlikte gerçekleştirdiği “Persepolis”te, İran’ın yakın tarihine bir yolculuk yapıyor. Şah’a karşı gerçekleştirilen İslam devrimi sonrası ailesinin yaşadığı sıkıntıları, yurtdışına sürgün gidişinin öyküsünü anlatıyor. Hem öğretici, hem de keyifle izlenen bir film. Avrupa’daki (ve de ülkemizdeki) konjonktüre çok uygun düşen “Persepolis”in bir jüri özel ödülü alması sürpriz olmaz. Ve geldik, sıcağı sıcağına izlediğimiz son filme... Emir Kusturica, “Söz Ver Bana”da, ölmek üzere olan bir babaya verdiği üç sözü tutmak için kentin yolunu tutan delikanlının öyküsünü anlatıyor. Düğünle cenazenin iç içe geçtiği, hayvanların romantik, eşkıyaların sevimli olduğu, aşk ateşinden ve Balkan müziğinden güç alan çılgın bir güldürü. Yugoslavya’nın parçalanma sürecinde (isterseniz demokrasiye geciş süreci de diyebilirsiniz!) yaşadığı travmayı anlatan eğlenceli bir masal olarak keyifle izleniyor hiç kuşkusuz; ama yönetmenin o ilk filmlerinin, başyapıtlarının bütünlüğüne yaklaştığı söylenemez. Gene de, birbiri ardına izlediğimiz demir leblebi filmlerden sonra ilaç gibi geliyor. T.C. UŞAK 2. ASLİYE HUKUK HÂKİMLİĞİ’NDEN Esas No: 2003/155 Karar No: 2006/1 Davacı Uşak Belediye Başkanlığı vekili tarafından davalı Arif Çayır ve arkadaşları aleyhine açılan kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davasının yapılan yargılaması sonunda; Adresi tespit edilemeyen davalı AYŞE ÖZDEMİR tüm aramalara rağmen bulunmadığından bu kişiye tashihi karar dilekçesinin tebliğ edilmesi gerekmekle “mahkememiz kararı yargıtayca onanarak gelmiş” ve yeniden davacı vekilince tashihi karar talebinde bulunulmuş olmakla, tashihi karar tebliğinin davalı AYŞE ÖZDEMİR’e tashihi karar dilekçesinin tebliği yerine kaim olmak üzere ilanen tebliğ olunur Basın: 27996 İDSO sezonu kapadı Ⅵ Kültür Servisi DenizBank’ın kurumsal sponsorluğunu üstlendiği İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası sezonu ‘3 Tenor Konseri’ ile kapattı. Önceki akşam ve dün sabah Atatürk Kültür Merkezi’nde yapılan konser kapsamında, tenorlar İhsan Ekber, Aydın Uştuk ve Şenol Talınlı, şef Rauf Abdullayev yönetimindeki İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası eşliğinde müzikseverlerle buluştu. Ünlü tenor Ömer Yılmaz anısına düzenlenen konser; teknik açıdan güç tenor partilerini ustalıkla yorumlayan tenorların üstün performansları ve klasik Avrupa müziğinin yanı sıra Türk ezgilerini de içeren özgün repertuvarı ile izleyicileri büyüledi. Esas No: 2003/153 Karar No: 2005/464 Davacı Uşak Belediye Başkanlığı vekili tarafından davalı Ali Demirci aleyhine açılan kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davasının yapılan yargılaması sonunda; Adresleri tespit edilemeyen davalı ALİ DEMİRCİ tüm aramalara rağmen bulunmadığından, bu kişiye tashihi karar dilekçesinin tebliğ edilmesi gerekmekle “mahkememiz kararı Yargıtay’ca onanarak gelmiş” ve yeniden davacı vekilince tashihi karar talebinde bulunulmuş olmakla, tashihi karar tebliğinin davalı ALİ DEMİRCİ’ye tashihi karar dilekçesinin tebliği yerine kaim olmak üzere ilanen tebliğ olunur.. Basın: 27997 UŞAK 2. ASLİYE HUKUK HÂKİMLİĞİ’NDEN CUMHURİYET 15 K
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog