Bugünden 1930'a 5,446,863 adet makale



Katalog


«
»

SAYFA CUMHURİYET 4MART2003SAL 14 KÜLTÜR kultur@cumhuriyet.com.tr TİYATRO DÜNYASINDAN DtKMEN GÜRÜN Sorunlu bir 'Kral Lear'Shakespeare'in "Kral Lear* tra- gedyasında toplumsal ve siyasal dü- zenin doğa düzeniyle çelişkisi irde- lenir. Bu oyunu Shakespeare'in di- ğer tragedyalanndan ayıran en önem- li özelliklerinden biri Lear'in yıkıma doğru giderken insanlığını ve bede- nini keşfediş sürecini yaşamasıdır. Doğada çınlçıplak kalışı onun bir insan ve bir kraJ olarak kendi kendi- siyle yüzleşmesini simgeler. Lear, toprakJannı kızlan arasında paylaş- tırdığı noktadadüzeni bozarak kaosu yaratan yönetici olarak tiyatro dün- yasında unutulmaz yerini akr. ••• Shakespeare'in dizelerinde dün olduğu gibi bugün de çok derin an- Iamlar yakalanır. Yüzyıllardır bit- meyen bir hesaplaşmadır bu. Bu ne- denle de onun yapıtlanna el atan yö- netmenler nabız atışlannı çok iyi dinlemek durumundadırlar. Yanılnuyorsam, RaxaneRogers' ın Türkiye'de ilk yönetmenliği "KraJ Lear*, aynı zamanda da ilk Shakes- peare rejisi. Tabii ki bir yönetmen hakkında fikir sahibi olabilmek için onun diğer çalışmalannı da izlemek gerekir, ama ben yine de neden bu- rada bir ilk adım böyle dişli bir oyun- la atıldı diye sormadan edemiyo- rum. Roxane Rogers'm şansı îstan- bul Devlet Tiyatrosu'nda iyi birekip- le çalışma olanağını yakalamış ol- ması. Şansızhğı ise bu olanağı de- ğerlendirememesi... Tüm ödeneldi ti- yatrolanmızın biraz da işlevleri ge- reği konukyönetmen konusunda çok titiz davranmalan gerektiği düşün- cesindeyim. Oyunun özünde sürekJi bir dalga- lanma ve akış vardır. Sanınm yönet- men de bu dalgalanma ve akış üze- rine görüntü olarak gitmeyi yeğlemiş. Bunun sonucunda, olaylar bir fılm şe- ridi gibi gözlerimizin önünden geçi- yor ama iz bırakmıyor. \z bırakmı- yor, çünkü kanımca görsel akış vur- gulanırken ya da vurgulanmak iste- nirken ilişkilerin, çelişkilerin altı ye- terince çizilmemiş. Kişilerin hesap- laşmalan yüzeyde bırakılmış. Bu- nun sonucunda, Shakespeare'e uza- nan yolda el yordamıyla yolculuk kaçınılmaz.... Buradadiİckat çeken bir 'hakespeare'in dizelerinde dün olduğu gibi bugün de çok derin anlamlar yakalanır. 'Çağdaşımız Shakespeare' ile yüzyıllardır bitmeyen bir hesaplaşmadır bu. îşte bu nedenle de onun yapıtlanna el atan yönetmenler nabız atışlannı çok iyi dinlemek durumundadırlar. tirir. Ama, oyunda bu etki yakalana- mıyor . Aynca, bir anlamda Lear'le aynı kaderi paylaşan Gloucester de eritilmişlikten kendini kurtaramı- yor. Goneril Regan ve Edmund kuş- kucu, sert ve acımasız kişilerdir. Ama, onlara dar birpencereden bak- mak bu karakterleri güdükleştirmek- ten öteye geçemez düşüncesinde- yim. Ahlak, iyiliklcötülük kavram- lan ve doğa/insan yasalan onlann bir- birleriyle ve çevreleriyle ilişkileri bağlamında irdelenir. Onlarda sor- gulananpiçlik gibi, cinsiyet gibi, ai- le bağlan gibi faktörler oyundaki kaosun güçlü uzantılandır ve bu sor- gulama bu karalcterlerin davranışla- nnda gözlemlenir. Roxane Rogers'm nokta da çok geniş perspektifli bir oyunun dar paralel içinegidip-gelen noktacıklara sıkışması ve sahnede ciddi bir odaklanma sorununun ya- şanması. Bu durumda, Ethem Ozbo- ra'nın günümüzün ekonomik ve sos- yal yapısına yönelik göstergeler ta- şıdığını düşündüğüm sahne tasan- mı da işlevselliğini yitirerek salt et- kileyici bir görüntü olmaktan öteye geçemiyor. Sanatçılarmekânda, me- kânla bir şeyleri paylaşamıyorlar. ••• Yönetmen, dramatik yapıyı bi- linçli olarak kırmış, olayı zaman ve mekân koşullanndan anndırarak gü- nümüze taşımak istemiş olabilir. Ama bunu yaparken sanıyorum ki Shakespeare'in kişileriyle kesin bir hesaplaşmaya gitmesi ve oyuncu- larla yoğun bir çahşmaya yönelme- si gerekirdi. Oyunun en önemli so- runlanndan biri böyle bir hesaplaş- manın yapılmamış olması... Bunun sonucunda da Gloucester (Kaya Akarsu), Cornwall Dükü (Hakan Vanlı), AJbany Dükii (Cem Kurtoğ- lu) hiçbir etki uyandırmadan silini- yorlar sahneden. Bu, rollerin bastı- nlmış olmasıyla bağlantıh kuşku- suz. Aslında onlann temsil ettiği değer- ler "KralLear"deki çok katmanlı tar- tışmalan çeşitli açılardan zenginleş- yorumunda karşımıza çıkan ise tek yönlü kötü kişilerdir. Kuşkusuz, ge- nelde oyunculuklarda da daha es- nek bir bakış açısının gerekliliği ka- çınılmaz. Edmund (Taner Birsel) olumsuzcu yapısına özgü saplanh- lar ve onu bu saplantılar içine iten çelişkiler yeterince ortaya konmadı- ğı için yüzeysel. Aynı şekilde, Go- neril (Melek Baykal) ve Regan (Me- ral BilginerJ salt "kötü, hain evlat- lar ve eşler" olarak Edmund'la bir- likte sahnedeki yerlerini alırken sis- temle ve bu sistem içinde konumla- nyla ilgili eleştirel boyutu yansıtmı- yorlar. CordeJya(Zeynep Kumral) ise varlığı ile yoklugu fark etmeyen ci- ci bir kız olarak belirleniyor. "KralLear"de Soytan aklın sim- gesidir. Aynı zamanda şiirseldir, çün- kü tercihini Lear'le birlikte olmak- tan yana kullanır. Yalındır ve zeki- dir. Söylediği her söz oyundaki yo- ğun anlamlan pekiştirir. Bu rolde Levent Öktem gibi bir oyuncu kuş- kusuz çok daha dinamik bir çalışma yapabilir ve onu omuzlannda değer- İi bir yük olarak kolaylıkla taşıyabi- lirdi. KentKontu (Mehmet Ali Kap- tanJar) ise Lear'e Soytan kadar bağ- lıdır. Duygusal birbaghlıknr bu. Kent de kuşkusuz daha farklı bir boyutta izlenebilirdi... Oyunculann üstünde genel bir isteksizlik bulutu sezinle- niyor demek yanlış olmaz kanımca. Edgar'da Mustafâ Uğurlu dinamik yorumuyla oyunu kaldıran ve Lear rolünde Çetin Tekindor'a destek olan bir sanatçı. Lear, buyurgan, kibirli ve görkemlidir, güçlüdür. Güçsüzlüğün ne demek olduğunuzaman içinde ya- şayarak öğrenir ve bakan ama gör- meyen gÖzleri açılır. Çetin Tekin- dor bu değişimleri, fırtınah iniş çı- kışlan seyirciyle paylaşırken yönet- mene de el veriyor. Aynı şey Mus- tafa Uğurlu için de geçerli. Edgar'ın ruhsal çöküntüsü bedensel çıplakh- ğına yansırken deli Tom olarak çev- resinde olup bitenleri algılamaya ça- lışır. Süreç tamamlandığında yine kendi olarak döner saraya, ama hiç- bir zaman kral olmayacaktır. Tekin- dor ve Uğurlu'nun başanh yorum- lan ilgiyle izleniyor, ama "KralLe- ar"in özündeki geniş perspektifi se- yirciyle buluşturmaya tabii ki yeter- İi olmuyor. Ömer Kaleşi'nin değişik dönemlerden çalışmalannı içeren sergisi, Tem Sanat Galerisi'nde Bir içe kapanışın sürekülikdöngüsünde• Kaleşi'nin bu kez sergilediği resimlerin arasında, Akademi'deki Bedri Rahmi atölyesinde çalıştığı bir resim de yer alıyor. 196O'lı yıllann başlanna ait bu resim, tema yönünden olmasa bile, renk yönünden (kırmızı) hocasının dikkatini çekecek boyutta bir tutkunun, daha o yı1larda Kaleşi'yi kuvvetle bağlayıcı bir unsur niteliğinde biçimlenmiş olduğunun göstergesi. 1970'li yıllara kadar uzanan resimleri kırmızı, daha sonrakileri ise beyaz resimler olarak tanımlamak mümkün. KAYAÖZSEZGtV Gerilerde kalmış, ama etkisini yitirmemiş anı ve izlenimlerin izini süren, bu izleklerin tin- sellik grafiğini belli birdüzeyde tutarak ona gön- dermede bulunansanatçı, kendi açısından önem- li bir olgunun altını çizmiş olur böylece: Iç dünyanın açımlanması, bu dünyannı karmaşık ilişkıler yumağının çözüldükçe yeni veri kay- naklannın resim yüzeylerine taşınmasına yol açacak bir malzeme bolluğunu da beraberinde getirir. Bu malzeme çoğul nitelikli olduğu gibi, te- kil bir imgeyi derinleştirici yönde de olabilir. tkinci türe ağn-lık veren çalışmalar, sanatçının psişik saplantısı yönünde, birbirine organik ilintilerle bağlanmış olan ana izlekler çevresin- de gelişir, zaman zaman küçük bazı yan eklen- ti motifleriyle yeni boyutlar kazanıyor olsa da, başlangıçtaki tutkusal zemini hep konır Bir dramın şifresini gizleyen gözler... Ömer Kaleşi'nin Balkan ülkelerinde geçen ve trajik olaylarla iç içe yaşamış olmaktan kay- naklanan ilk gençlik yıllannın acı ve buruk iz- lenimleri, Türkiye'ye geçtikten sonra da onun yakasını bırakmamış, tanık olduğu olgulann ka- rabasanlı etkisi, resimlerine renksel ve tema- tik bağlamlarda yansıyagelmiştir. Yoğun kırmızının kan ve gözyaşını simge- leyen \Tirucu etkisi, derviş ve çoban başlannın, bedenden kopuk cansız ve donuk imajlanyla bütünleştikçe, Arnavutluk ve Makedonya'da yaşanan, daha sonra da tarihin sayfalanna gö- mülerek unutulan insan mezaliminin anılan yeniden canlanır Kaleşi 'nin portre-resimlerin- de. Bu portreleri oluşturan figürlerin gözleri, yerlerinden oyulmuş gibidir, çoğu zaman da ka- palıdır. Hiçbir şey söylemez bu insanlar, size bir şey anlatmazlar, sır veremezler. Ama bakış- tan yalıtılmış gözleri, bir dramın şifresini içle- rinde gizlerler. Bu nedenle olacak, kısa bir sü- re önce Paris'te, Türkiye, Makedonya ve Ar- navutiuk cumhuriyetleri delegasyonlannın kat- kılanyla UNESCO'da düzenlenen sergisi ne- deniyle kaleme aldığı yazısında Jasques Lacar- riere, haklı olarak, bu çehreler dizisinin, "ild- H" bir yapıyı bünyelerinde banndırdığına de- ğinmiş, onlann hem "zaman-djşı varhklar'' ol- duklannı, hem de kökleri, göçebe insanlan ve hayvanlanyla, sürüleri, dervişleri, çadırlan ve tekkeleriyle Anadolu'ya ait bir tarihin, bir top- rağın, bir belleğin, kendine özgü bir geleneğin bağnnda yaşadığı sonucuna varmıştı. Gerçekten de Kaleşi'nin kendi dünyalarına itilmiş olmanın sessizliğini neredeyse bir yaz- gı olarak çehrelerine geçirmiş olan insanlan, soydaşlannın yaşadığı Balkanlar'dan Anado- lu'ya değişmeyen ve toprağa bağlı kalan bir fiz- yonomi çizerler. fşte bu fizyonominin zamanla fosilleşmiş olan bir görüntüsünü model almaktadır resim- lerinde Omer Kaleşi. Geçmişten gelen ve son- suzluğa uzanan, kendi yerini insanhk ailesinin portreler galerisinde arayan bir çehre imajına eşlik eder bu model. Aynı saplanülı imajın peşinde... Kaleşi, yeni sergisine, eski dönemlerinden bugüne uzanan çalışmalannın küçük bir dö- kümünü koymuş. Böyle yapmakla, aynı sap- lanhlı imajın gene peşinde olduğunu, bu tü- kenmez görünen imajın, resmine kaynakhk ya- pan görüntüsünü işlemeyi sürdüreceğine da- ir bir karuyı, içinde hep saklı tuttuğunu söy- lemek istiyor gibidir. Bu kez sergilediği resim- lerin arasında, Akademi'deki Bedri Rahmi atölyesinde çalıştığı bir resim de yer alıyor. 196O'lı yıllann başlanna ait olan bu resim, tema yönünden olmasa bile, renk yönünden (kırmızı) hocasının dikkatini çekecek boyut- ta bir tutkunun, daha o yıllarda Kaleşi 'yi kuv- vetle bağlayıcı bir unsurniteliğinde biçimlen- miş olduğunun göstergesi. 1970'li yıllara kadar uzanan resimleri kır- Kaleşi'nin kendi dünyalanna itilmiş olmanın sessizliğini neredeyse bir yazgı olarak çehrelerine geçir- miş olan insanlan. soydaşlanıun yaşadjğı Balkanlar'dan Anadolu'ya değişmeyen ve toprağa bağh ka- lan birfizyonomiçizerler.Kaleşi bufizyonominin zamanlafosiDeşmtş olan birgörüntüsünü model ahyor. mızı, daha sonrakileri ise beyaz resimler ola- rak tanımlamak mümkün. Kırmızı resimler, bu zengin zeminde monok- rom (tek renk) etkisini sürdürdüğü dönemin çalışmalandır. Daha sonraki dönemin resim- lerinde ise larmızı. belirleyici özelliğini ko- rumakla beraber, bu kez, tuvalin önemli bir bö- lümü, bezin doğal rengine (beyaz) dokunul- madan olduğu gibi bırakılır. flcinci bir değişim ya da katkı olarak, son dö- nemin kimi resimlerine, insanportrelerininya- nı sıra ölüdoğa (natürmort) unsurlan, portre- den bağımsız biçimde girer; bu resimlerde çeh- reler, önceki resimlerden farkh olarak görece bir canlılık kazanır. Her tür moda eğilimin, güncellik özentilerinin uzağında kalmayı, yay- gın tutumun aksine, ilke olarak benimsemiş olan Ömer Kaleşi, ürettiği işleriyle çağdaş re- sim sanatımızda, benzerlerine fazla tanık olma- dığımız bir sanatçı profili çiziyor. YAZIODASI SELİM İLERİ KışGünüLimonataid) Kaç gündür kar yağıyor. Kar yağıyor. Sıkıntıdan yaz aniları kuruyorum. Güzel yaz günleri. Galiba Cehennem Kraliçesi'nde yaz- mıştım: Harikulade bir gece denizi, gün ağdı ağa- cak, kıyıdaki bomboş gazinoda bir kadınla bir erkek dans ediyorlar. Bayılırım öyle Hollyvvood sahnelerine. Işte öyle bir yaz gecesi... Sonra bu sahne silindi. Onun yerine, 'rek- lam/ar'da görülebilecek bir görüntü saltanat kurdu. Yine yaz. Bir kır gazinosu. Mermer üst- lüklü masada bir bardak limonata. Limonata şim- diyakın plan. Içiniz ferahlıyor, misgibi kokusu- nu adeta görüntüden duyuyorsunuz... İyi de, limonataya ahım şahım gönül vermiş- liğim yoktur. Durup dururken nerden çıktı? Sa- vaş, çıldırmış Amerika, kar, tipi derken öylesi- ne bunalıp kalmışım ki, limonatayla gönlüm se- rinler umudundayım. Belki de bambaşka sebepten bu çağnşımlar: Yüksek tansiyona iyi gelir dediler, bir bardak suda yarım limonu dörde bölüp, beş altı saat kabuğuyla bekletiyorum. Cümle pek tuhaf ol- du. Kabuğunu soymadan yarım limonu dörde bölüp bir bardak suda beş altt saat beklettiği- mi söylemek istiyorum. Sonra lıkır lıkır içiyor- sunuz. Yeniden su dolduruyor, yine bekletiyor- sunuz, limon pörsüyünceye kadar işlem tekrar- lanacak. Lezzeti fena değil. Hatta hoş. O zaman ço- cukluğumdan kalma limonata isteksizliği ner- den geliyor? Kar yağıyor. Lapa lapa kar yağıyor. Ansiklopedilerde limonun peşine düşüyorum: Biz limon deyip geçiyormuşuz. Limonun çe- şitleri var. Bilimsel adı 'citrus aurantifolia' ola- nı, limon türierinin en küçük meyvelisrymiş. Yus- yuvarlak, tostoparlak, oyuncak gibi birmeyve. Ama asit sitrik açısından alabildiğine zengin. özünü, Batı'da, şişelere doldurup satıyorlar- mış. Canınız çektiğinde şeker, su veya soda ek- leyip limonata yapabiliyormuşsunuz. Ansiklo- pedi biraz eski, söylememe gerek yok. Ama Londra'dan öyle bir şişenin geldiğini hatırlıyo- rum. Üstündeki tarif uzun uzadıya okunmuş, söz- lüklere bakılmış, Kızılay maden suyuyla lezzet- siz bir içecek yapılmıştı. 'Citrus limonia' ağacının meyvesi galiba bi- zim hergünkü limonumuz. Çünkü bu ağacın çi- çekleri hem güzel kokulu hem beyazmış. Işin tuhafı, az önce, Cahit Uçuk'un pınar Türkçe'li anı kitabı, Erkekler Dünyasında Bir Kadın Yazar'öa şu satırları okumuştum: "(...) Kayacığıma (romancının kızkardeşi) dümdüz, kapalı yakalı, üzüm kollu, sadece ar- kada hafifçe kuyruğu olan, beyaz, ipek saten birgelinlik dikivermiştik. Hiçbir sösû, hiçbir iş- lemesi, hiçbir gösterişi olmayan bu masumi- yet, temizlik sembolü, Kaya'ntn bütûn güzel- liklerinisergileyecek sade elbiseyi, turfanda li- montarın her mevsimde açan gerçek limon çi- çekleriyle süslenecek bir taç tamamlıyordu." Citrus limonia'nın meyvesi sarı renkli ve ince kabukluymuş. Ama oval meyveler hamken renk- leri de yeşilmiş. Meyvenin kabuğundan limon ruhu çıkartılıyor; hem pastacılıkta hem ıtriyat- çılıkta kullanılıyor. Ansiklopediler bana daima pek karmaşık an- latımlı gelir. Mesela bir de 'citron' var. Akdeniz'de, Kali- forniya'nın güneyinde bolcayetişen citron. Ko- kulu. Suyu bol. Kabuğundan çıkartılan esans, kolonya yapımında kullanılıyor. Reçeli yapılı- yormuş, limon şekeri yapmaya da yarıyormuş. 'Limon şekeri', benim bildiğim olabilir mi? Limon dilimi gibi kesilmiş, incecik limon kabu- ğuna iliştirilmiş, toz şekere batırılmış, görünü- mü de sıcacık, güneşli bir şekerleme. Onu yıllardırgördüğüm yoktu. Geçen cumar- tesi, Beyazıt'tan Aksaray'a inerken şekerteme- ci vitrininde gördüm. Eski bir dosta rastlamış gibi sevindim; içim cız etti. Takvimde İz Bırakan: "Istediği ölüm kimindi? I bumerangdırölüm, herkese döndü." Gülten Akın, Uzak Bir Kıyı- da, Yapı Kredi Yay., 2003. BUGUN • CEMAL REŞtT REY'de 19.30'da tdil Biret konseri. (0 212 232 98 30) • AKM'de 20.00'de İstanbul Devlet Opera ve BaJesi'nden 'Agjr Roman' balesi. (0 212 251 56 00) • BORUSAN KÜLTÜR SAJNAT MERKEZJ'nde 19.00 da Gökalp BajkaJ ve grubunun rock konseri. (0 212 292 06 55) • İTÜ MASLAK KAMPUSU SÜLEYMAN DEMİREL KtJLTLTR MERKEZİ'nde 17.00'de şef Cem .Mansur'un yönetimindeki Akbank Oda Orkestrası'mn konseri. (0 212 252 35 03) • NARDİS'te 21.30'da Kent Mete Trio'nun konseri. (0 212 244 63 27) • ENKA ODİTORYUMU'nda 20.00'de Izmit Bmükşehir Beledhesi Şehir TfyatrosıTnun "Bahar Noktası' adh oyunu. (0 212 276 22 14/209) • tSTANBUL TEKNİK ÜNÎV'ERSİTESİ MİMARLIKFAKÜLTESt'nde Mimarlar Odası istanbul Büyükkent Şubesi ve Goetbe Enstitüsü'nün işbirliğiyle 18.00'de Dr. Regina Stephan'ın 'Erich Mendelsohn - Düıamizm \e Eylem Kozmopolit Bir Mimann Gerçekleşen Vîz>onlan' konulu konferansı. (0 212 249 20 09) • AKBANK KÜLTÜR SANAT MERKEZİ'nde 18.30'da Semra Çekin'in 'Eteğimdeki Taşlar' konulu dia gösterişi. (0 212 252 35 03) • ATATÜRK KİTAPLIĞI nda 18.00'de Ken Annakm'in yönetmenliğini yaptığı \ahşetia Çağna' adlı filmin gösterimi. (0 212 249 09 45)
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog