Bugünden 1930'a 5,439,171 adet makale



Katalog


«
»

SAYFA CUMHURİYET 24 HAZİRAN 2001 PAZAR 14 KULTUR kultur@cumhuriyet.com.tr Yunan Ulusal Balesi'nin yorumu, seyircinin düş gücüne, imgelemine fırsat veriyordu Aspendos 'Zorba' ile coştu...ZEYNEPORAL Her yaz haziran ayında beni As- pendos yollanna düşüren, orada en azından birtemsil izlemeye zorlayan. olmazsa olmaz dedirten. olmazsa yaşamımdan bir şeyler eksilecek- miş duygusunu veren dürtü nedir diye düşünüyorum. Iki bin yıllık birikim mi? Roma tm- paratoru Marcus Aureliusun em- riyle, mimar Zeno'nun dehasıyla gerçekleşen o görkemli tıyatronun. Antik Roma taşlannın festival gün- lerinde soluk alıp vermesi mı? Bu bi- rikimden, dünyanın ortak kültür mi- rasından pay alıyorum duygusu mu? Işte bakın bu birikimi, bu mirası, iki bin yıl sorvra biz de değerlendiriyo- ruz, yaşatıyoruz gururlanması mı? Yoksa, geçmişin birikimiyle bugü- nün yaratıcılığının harmanlandıgı bir arenada, nitelikten ödün verme- meye çalışarak, çağdaş. e\Tensel kül- türün bir parçası olma çabasma ta- nıklık etmek isteği mi? Farklı milletlerden, farklı birikim- lerden, farklı mesleklerden, farklı sınıflardan, farklı diller konuşan bin- lerce izleyiciyle omuz omuza oturup onlarla birlikte soluğumu tutup sah- nenin, müziğin, sanatçılannın, gece- nin, yıldızların. ışığın, karanlığın büyüsüne kapılmak mı? Belki de, bundan sekiz yıl önce bu festivalin tohumlannın nasıl atıldı- ğını, biravuç insanın olanaksızı olur kılan çabalannı, özverili çalışmala- nnı yakından izlediğimden. nasıl ge- liştiğini, gelişeceğini görmeden ede- miyorum. Belki de tüm bu saydık- lanm nedeniyle Aspendos Festıva- li'nin tiryakısi oldum. GiritB Zorba Bu yıl, Aspendos 8. Uluslararası Opera ve Bale Festivali'nde. ağzına dek dolu antik tiyatroda, Yunanıstan Ulusal Bale Koro ve Orkestrası "ndan "Zorba"yı izledim. Kazancalds'in ölümsüz eseri üze- rine bestelenmiş, Mikis Theodora- kis'in görkemli müziği, sahnede kırk kadar dansçı, oditoryumun sah- neye en yakın bölümüne yerleşmiş altrruş kişilik koro, Lucas Karytinos yönetimindeki orkestra... Tümü, alıp bizi Girit Adası'na götürdü. Renkleriyle, vurgulamalanyla. ara tonlanyla, içe kapanıklığı ve dışa- vurumculuğuyla tepeden tırnağa ızancakis'in ölümsüz eseri üzerine bestelenmiş Theodorakis'in görkemli müziği, sahnede kırk kadar sanatçı, altmış kişilik koro ve Karytinos yönetimindeki orkestra... Tümü alıp bizi Girit adasına götürdü. Renkleriyle, vurgulamalanyla, ara tonlanyla, içe kapanıklığı ve dışa vurumculuğuyla tepeden tırnağa Giritli bir 'Zorba'ydı bu. Giritli bir >4 Zorbar 'ydı bu. (Girit'in belki de Yunan adaları içinde en or- yantali olduğunu unutmamak ge- rek.) Sahiciydi, inandıncıydı, öz- gündü. Koreografıyi gerçekleştiren ve yö- neten Lorca Massine'nin bence en büyük başarısı romana öykünme- mesi, "Zorba"yı bize dansın gerçe- ğiyle iletmesiydi. Konuyu, öyküyü, olaylan değil. ilişkileri, duygulan. tut- kulan. bırikimleri vurgulaması; gö- rülmeyenı göstermesi, söylenmeye- ni söylemesiydi. (İki yıl önce Istan- bul'da izledığim Macar Devlet Ba- lesi'nin yorumu bunun tam tersiy- di. Her olayı "anlatma", "göster- me", "açıklama" telaşı ve Zorba'yı canlandıran sanatçının rahmetli Ant- hony Quinn'e benzemeye çalışma- sı. beni çok tedirgin etmişti.) Yunan Ulusal Balesi'nin yorumu. seyircinin düş gücüne. imgelemine fırsat veriyordu. Daha ılk andan köy halkını tanımaya başlarken kadın- larla erkeklerin ilişkilenni. erkekle- rin egemenlıgini ve kadınlar üzerin- deki gücünü. baskısını, ilişkilerde- ki "oyunun kurallannı" kavradık. Sonra bellı başlı kişileri. adaya ge- len yabancıyı. dulu. dula âşık Ma- nolios'u, Zorba'ya âşık Madam Or- tense'yı ve elbet Zorba'yı tanıdıkça. onlann ilişkilerini de o kavradığımız çerçeveye oturttuk. Yabancıyla du- lun karşılaştıklan ilk andan başlaya- rak "kaderin -ya da koşullann- ağ- larmıöreceğini'' hissettik. Neredey- se elle tutulur, gözle görülür gerilim hiç eksilmeyecekti. Hüzünden sevince Köyü ve insanlan tanıdıkça, aşkı, sevinci, acıyı, hüznü, öfkeyi, kıs- kançlığı, ölümü ve yaşama sevinci- ni duyacaktık. Dansçılann danslan kadar tavırlan da "oyunculuklarT da önemliydi. Hüzünden yaşama se- vinçlerine geçişler vurgulanarak danslar kanatlanıyordu. "Nezaman ağlayacak olsam, içimden bir ses, dans ermerni haykınr", sesini duyar gibiydik. Zorba rolündeki Kirriakos Kos- midis, Kazancakis'indeyişiyle "ha- yatın tadı: çılgınhğı" yansıtan, şey- tan tüyüne sahip bir sanatçıydı. Iz- leyiciyi hemen avcuna alacaktı. Ha- laya, horaya. sirtakiye dönüşen ka- labalık sahneler seyirciyi coştura- caktı. Benim için eserin unutulmaz sah- nelerinden biri Yabancı'yla (Stratos Papanousis) Dul' un (Cyntia Fridas), şarkıcı Sophia Michailidi'nin sesi eşlığindeki aşk sahnesi ve bu ikili ile Manolios'un (George Varvariotes) kıskançlık, öfke sahnesiydi... Ya- bancı'yla Zorba'nın farklılığı, çe- lişkisi, ama aynı zamanda birbirle- rini bütünlemeleri çok ustalıklıydı. Zorba sona erdiğinde Aspendos Tiyatrosu'nu dolduran binlerce se- yirci ayağa fırlamış. sahnedekilen coşkuyla alkışlıyordu. O çok bildik melodi eşliğinde, final yeniden tek- rarlandı. Alkışlar dinmedi, yeniden, yeniden, yeniden (dört kez mi, beş y kez mi?) tekrarlandı. Tam önümde oturan, fınaldeki coş- kulu alkışı gören Yunanh bir gaze- teci, "Seyirci hep böyle midir'' diye sordu. "Yunanlüara iltimas yapıyo- ruz, sevgiyi, dostluğu gösteriyonız" diyecek değildim elbet. "Bizimizie- yici iyiyle kötüyü ayırt etmeyi binr" dedim. ("2jorbA m y\ Aspendos'ta iz- lemek için Yunanistan'dan beş gaze- te, üç televizyon kanalı elemanlan- nı yollamıştı.) Aspendos'un büyüsü henüz bit- medi. Bundan sonra Istanbul Dev- let Operasf ndan "Rigotetto" (26 Ha- ziran), Kazak Devlet Operası'ndan "Carmen" (29 Haziran), Antalya Devlet Operası'ndan "LaTraviata" (3 Temmuz) operalannı ve Belarus Ulusal Opera Balesi'nden "Sparta- cus" (7 Temmuz) balesini izleyebi- lirsinız. Ute Lemper,'Yaramaz Şeytan dlı tek kişilik bir gösteriyle gelecek ay Londra'da sahneye çıkacak mursamaz ve harikaKültür Servisi - Almanya'dan nefret eden bir Alman, anne baba- sma dayanamayan bir anne. Madon- na'ya tahammül edemeyen. Britney Spears'ın adını bile ağzına almak is- temeyen. son 10 yıldır Londra. Paris, Milano, New York, Berlin gibi mer- kezlerde sahnelenen müzikallerin. kabarelerin vazgeçilmez yıldızı. Ber- tolt Brecht. KurtVVeiB NickCave, Ne- il Hanon ve Tom VVaits hayranı. dün- ya çapında bir şarkıcı. Ute Lemper. Bu kadının hiç kimse için söyleyeceği olum- lu bir sözü olup olmadığı herkesçe me- rak konusu. Ya kendisi, acaba kendisi çok mu mükemmel? 'Naughty Baby' (Yaramaz Kız) adlı tek kişilik bir gösteriyle gelecek ay Londra'da sahneye çı- kacak olan bir gram fazlasız kemikli bünyenin yanı sıra sonsuz gibi görü- nen nanılmaz uzun. göz kamaştıncı bacak- lara sahip olan bu kadının herkes ve her şey hakkında da bi- raz provokatif. biraz tutucu, biraz da ob- jektif olarak değerlen- dirilebilecek sürüyle düşüncesı var. Bütünbu 'ukala' olarak yorumlanabilecek düşünceleri, Ute Lemper'ın şeytansılığından mı yoksa sahip olduğu Alman şakacıhğmdan mı bilinmez ama, konuşurkenki doğallığı, umursamazlığı; harika, tehlikeli ve sinirli hali onu vazgeçilmez yapıyor. Zaten yaradıhşında da tahammül edemediği o 'yu- muşakhk' yok. Herr Lemper adlı bir banker ile evlendiğinde kariyerine son veren .opera şarkıcısı Elfrieda Lemper'ın kızlan olarak jambonlanyla ünlü Münsterkasabasındageçen çocukluğundan nef- ret eden Ute'nin ağzından olumlu sözler duya- bilmek neredeyse olanaksız. Annesi için bile. "Annem opera kariyerini sürdürmek için gere- ken hevecana sahip değüdi. O, amacına evlendi- ğinde ulaşmıştı." Ute'nin, hiçbir zaman aynı zevkleri paylaşmadığı, tutucu, sıkıcı ve baskıcı Madonna: Cesur bir kadın, fakat gerçekten iyi bir şarkıcı değil. Celine Dion: iyi feryat edebilir ama ortaya çıkan şey ilginç değil. Britney Spears: En kötüsü, çocuklanm ona bayıldığı için evde devamlı dinlemek zorunda kalmam. Spice Girls: Yaptıklan müzik bir hiç. Bu müzik çeşidi tarihten silinmeli. olduklannı düşündüğü, kendisini her fırsatta ku- rallara uymadığı gerekçesiyle cezalandıran aile- si hakkındaki sözleri bu kadarla da bitmiyor: "Ai- lem, eve gekliğimde sigara içtiğimi anladıklann- da dünyada her şeyden çok sevdiğim mü- zikle ilgUenmemi yasaklardı. Genç kız oi- duğumda babam bana ya kafa atardı ya da yüzümün ortasma tokadı yapışünrdı."' Mümkün olduğunca çabuk evden uzaklaşan Ute, şimdilerde ise evine çok nadir uğruyor. "Oradan hoşlanmıyorum. Kendimi asla bir Al- man gibi hissetmedim. Bu dil beni rahatsız edi- yor. Orasıyla ilgili tatülan özellikle de Haribo marka ayıcıkh çikolatalan dışında hiçbir şeyi öz- lemiyordum. Ama şimdi bende mide ekşimesi ve gazdan başka bir his u\andırmıyor." Brecht ve VVeilI'ın müziğini keşfettiğinde 17 yaşında olan Ute Lemper, onlann müziğinde kendisini neyin çektiği sorusunu. "Tıpkı benim gibi isyankâr. politik ama romantik ağırhkh ol- mayan rutkulan, fabrikasyon ohnayan üretimle- rive Yahudi olmalan" sözleriyle cevaplıyor -Ute Yahudi değil ama. bir Yahudiyle evli-. Bu arada Yahudi olan Brecht. sinegogda ilahi söy- leyenlerin lideri bir babanın oğlu olan Weill ve bir zamanlar komedyen ve yazar olan şimdiler- de ise tiyatro yönetmeni olan eşi David Tra- deskj'nin Ute için çok özel ortak bir yönleri var- dı. O da, Nazi Almanyasf ndan kaçmak zorun- da kalmalanydı. Buna kayıtsız kalamayan Lem- per, ailesinin tüm soykınm meselesini reddet- me eğiliminde olmalanmn da tepkisel olarak Yahudiler hakkında daha duyarlı olmasını sağ- ladığını söylüyor: "Ne zaman televizyonda soy- kınmla ilgili belgesel nitelikli bir program yavım- lansa tek yapûklan, televizyonu kapatmakü. Ko- nu hakkında okulda da hiçbir şe> duymuyor, ög- renmiyorduk. 2. Dünya Savaşı düşüncesi kafa- larda tarihi bir öykü gibiy di." Hitler'in adını bile 13 yaşındayken öğrenci olarak Fransa'ya gittiğinde öğrenmişti. "18 ya- şıma kadar da hiçbir Yahudi ile tamşmanuşüm, çünkü Münster'de hiç Yahudi yoktu.*" Eşi David ve çocuklan 7 yaşındaki Mark, 5 yaşındaki Stella ile Ne\v York'ta yaşayan Ute. iyi bir anne. kötü bir eş olduğuna inanıyor: "Çocuk- lannıı her şeyden çok seviyorum. Onlara verebi- leceğim her şeyi veriyorum. Onlara soykınmı an- latmak istiyorum. Sadece annelerinin insanlan- nın, babalaruun insanlannı neden öldürmek is- tediklerini açıklamak gerçekten çok zor. £\1iliğe geüncc: c\ liliğin kola> olduğunu düşünmüyorum. Ashnda i\i bir eş olduğumu da söylevemem. Çok sıktarüşryoruz. Sanınm probkmler beni daha güç- lü bir kadm \ apıyor." Umursamaz görünen bu güçlü kadın hiç kork- mazmıydı?: "Evet" diyor Lemper. "Kendüneher şe> hakkında o kadar da güvenmem. Ne zaman bir konsere ya da gösteriye çıkacak olsam sesim konusunda endişeye kapıürun. Ya sesim çıkmaz- sa, diye düşünürüm. Şarkı söylcme>i daima sev- dim. Kendimi sürekli yeniden yeniden eğitmem gerektL Çok parlak bir şarkıcı değüim ama, mü- zik konusunda mütniş bir duyarhhğa sahibim. Ya- pabildiğimin en iyisini yapma>a çahşmm. Masum bir ses tonunun yanı sıra kışkırtıcı. boğuk ve kı- sık seslerle söylemeyi \e bazen de tüm bu tonlan birbirleriyle etkileştinneye bayıuyorum." OKUMALAMBASI ENtS BATUR Şanat Neden Toplum İçin Olsun? Önemli bir belgesel: Yeni dalga sinemacılan, ye- ni dalga hareketini anlatıyor. 1960'ların hemen ba- şında gerçekleştirilmiş filim; Truffaut, Chabrol, Go- dard, Rivette ve başkalan söz alıyor akış içinde. İki saptamayı ayirdım, izlerken. Jacques Rivette, ötekilerin de girdiği bir boyuta en açık gerekçeler- le yer verdi konuşmasında: Yeni Dalga'nın tecimsel başansızlığa yazgılı olduğunu vurguladı: "Bekle- nen, istenen sinemayı yapmadık". Senaryolar açı- sından geçerli bir kere bu; dilsel özellikleri, anlatım yenilikleri işin tuzu biberi olmuş. Godard seyirciye yüklendi tabii: En başarılı savaş filmlerinden biri "Les Carabiniers" idi, dedi, savaşın yaratıcısı insan- lann bönlüğünü bütün çıplaklığıyla veriyordu. Ama, diye sürdürdü: Bunu istemiyordu sinema seyircisi, "En Uzun Gün" gibi filmlere bayılıyoriardı, onlann beklentisi ortadaydı: Bol kan, kahramanlık hikâye- leri, yaşlı kadınlara tecavüz, vatan uğnjna vahşice ölme ve öldürme. Kim tersini savunabilir, bütün bunlar dogrudur. Go- dard'ın, gerçekten sinema, sanat olarak sinema yapmaya kalkışan yönetmenlere ilişkin bir başka göz- lemi de şu: Yapımcılann, teknisyenlerin yarartığı en- gelleri bilmek gerekir, dedi: "O ışık olmaz", deyip işin içinden çıkariarmış. Birçok özgün buluşu doğ- madan öldürürlermiş. Cocteau'ya kan kustumnuş- lar sözgelimi. Beni asıl ilgilendiren, Fransa'daki sinema seyir- cisinin alışkanlıklan (ki bu alışkanlıklar bence evren- seldir) üzerine görüşleri oldu Godard'ın: "Türiere ka- yıtsız şartsız bağlıydılar, biri çıkıp sınırlan çiğnedi- ğinde çileden çıkartar, asla benimseyemezlerdi". Otuz yıl sonra degışen bir şey mi var, evet, her şey daha kötü şimdi. Belgesel, geceyansını hayli geçe yayımlandı, yor- gun ve uykuya hazırdım, sonra yattım, uykum kaç- tı, yatakta muhasebeye daldım: Zor zanaat, kendi işini dogru bildigin yoldan yapmakta direnmek. Ne küstahlıklar, zorbalıklar, hafifsemeler çıkıyor kişinin karşısına. Sanat, topluma karşı savaşım vermektir - bir de sorariar: Sanat, toplum için değil mi? İçin- de yaşadığımız toplumlann sağlığı yerinde olsaydı belki bizim de sağlığımız bozulmaz, şiir yazmaya ya da film yapmaya kalkışmazdık._ Altı-yedi yıl önceydi, Ismet Özel'le başbaşa bir açık oturuma çıkmıştık Istanbul Üniversitesi'nde, "ıslam toplumu gerçekleştiğinde şiire, resme, yon- tuya gereksinme kalmayacak" demişti Ismet. Bir ütopya çerçevesı çiziyordu (Islam'ın sağlıklı birtop- lum yaratacağı varsayımıyla), komünistler de öyle düşünmüşlerdi, hepsi haklıydı. Gelgelelim, Islam da Komünizm de toplumlan sağlığına kavuşturamı- yoriar, hastalığın nitelikleri, kimliği değışiyor yalnız- ca. Ama işin özü doğru: Şiir ya da Sanat, toplumun hastalığı yüzünden vardır. Neden onun için yapılsın- lar ki? "Türierin hiyerarşisi" konusuna dönüyorum, o bağ- lamda yaratılan gözle görülmez teröre. "Shakespe- are bundan çok geç girebilmiştirFransa 'ya" dedi Go- dard, bile isteye büyük bir örnek üzerinde durarak. Asıl sorun tabii modemlerfe başfa'dı. Muhafazakârka 1 lıplar eritildi, sınıriar aşıldı, iletişım koptu. Kitleler te- levizyon devreye girmezden önce de ortalama an- latıma, kurallara, tarrflere kayrtsız şartsız teslim olrnuş- lardı: Tefrika roman varken Balzac'ı, uyaklı ölçülü şi- ir varken Apollinaire'ı ne yapsınlardı? Tür sının çözülünce kördüğüm başladı, hâlâ da sürüyor. Faulkner'ın akıl fakiri Benjy'si nasıl araba alıştığı yoldan sapınca ağlamaya baştarsa, vasat okur ya da izleyici de öyle, hemen yolunu yitiriyor, vızıl- danmaya başlıyor, "o/ayyeri"nden uzaklaşıyor, ka- çıyor. Alışmış bir kere: "Şiir şöyledir, şuna resim denir, böyle film olmaz". Sorunun kaynağında, ger- çekte yaratıcı bir yanlan olmadığı halde alana gir- miş olanlar var: Alışılagelmişin yörüngesinden çık- madan tekrarlayan edebiyatçılar, sanatçılar. Geniş bir tampon bölge yaratıyoriar, böylece tüketici de rahatlıyor: Ortalık, kimseyi uzun boylu tedirgin et- meyen "yapıtlar" kaynıyor. İşin özü tedirgin etmeyi amaç bilmekte, ille de çiz- gidışı ve alışılmadık ürünler doğurmakta biçimlenir, diyecek değilim elbette. Sancı, arayış kendiliğinden kopuşu gerçekleştirir. Türler, sınırlayıcı tanımlan eli- mizi kolumuzu bağlar bir yerden sonra, çeperi kınp dağıtmak, açılmak kaçınılmaz bir dürtü halini alır - yoksa, caka adına, "orijinallik" çırpınışıyla amuda kalkmaktan dem vuruyor değilim herhalde. Gene de, zorianan sınıriar, töhmet altında bırakı- yor kişiyi. Ciddi bir baskı çemberi söz konusu. Uz- laşma eşiği var, hiç değilse onu aşmamalısınız. Or- tam da, dönem de, siz içindeyken yargılayıcı, hat- ta infaz edici. Çok diklenirseniz variığınızı kabul edi- yoriar ya, sizi sığmadığınız, sığamayacağınız bir ka- vanoza yerieştirip etiketleyerek. Benicio Del Torof bileğini kırdı • LOS ANGELES(AP) - Oscar ödüllü aktör Benicio Del Toro, 'The Hunted' adlı filmin çekimlerinde bir kavga sahnesini oynarken bileğini kırdı. 'Trafik' adlı filmdeki rolüyle en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscar'ını alan 34 yaşındaki Del Toro, bu kazayı geçirdiğinde, yönetmenliğini William Friedkin'in yaptığı filmin çekimlerinin bitmesine yalmzca beş gün kalmıştı. 'The Hunted' adlı filmin 2002 yılının ilk bahannda gösterime girmesi planlanıyor. Yıllar sonra İran'da caz • TAHRAN (AFP) - lranlı cazseverler geçen perşembe, 1979'daki Islam devriminden sonra ilk kez bir caz konsen izleme fırsatı buldular. Fransız Mathieu Donarier Trio'nun konseri. Fransız Konsolosluğu tarafından Tahran'da düzenlendi. Saksofonda Donarier, gitarda Manu Codjia ve davulda Joe Quitzke'nin olduğu trio Batılı müziğin Tahran'a gelişinin ilk adımı oldu. Öte yandan lranlı bestecı ve müzik tarihçisi Mehran Purmandan piyano ve gitar gibi Batılı müzik aletlerinin lran'a ithal edilmesinin hâlâ yasak olduğunu belirrti.
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog