Bugünden 1930'a 5,466,868 adet makale



Katalog


«
»

-S9 ŞUBAT 2000 CUMARTESİ CUMHURİYET SAYFÂ DİZİ ICenthafla cezalandırıfcyor' • ANKARA(ANKA)- CHP Genel Sekreter Yardımcısı Bekır Yurdagûl, afetle ılgısı olmayan 46 MHP'h, 16ANAP'hvel2 DSP'li belediyenın lller Bankası paylan artanlırken, CHP'h 25 belediyenın afet kapsamından çıkanlmasına tepki gösterdi. Belar Yurdagül yaptığı açıklamada, sıyası iktıdann doğal afet gerekçesiyle kendısine mensup beledıyelere lller Bankası ndan kaynak aktarmaya devam ederken, depremin merkez üssü Kodcaeli'nın en çok etkilenen beledıyelenni, başkanlan CHP'li olduğu içın adeta cezalandırdığını söyledı. CHP'li belediyeletin paylannın sadece iki kat arttınldığuıa dıkkat çeken Yurdagül, "Burada cezalandınlan CHP deği, kent halkıdır" dedi. Haberdmn ohmu • Istanbul Haber Servisi - lkıtellı'de polıs ekıbtne sılahla ateş açıldı. 1 'ı kadın 3 kişı daha sonra teslım olurken, görüntü almak amacıyla olay yerine giden Samanyolu TV kameramanı Osman Özküçük, kalp krizi sonucu öldü. "Silahlı kavga olduğu" yönündeki telefon ıhban üzenne Başakşehir 3n(utlan 2. Etap D-37 >k 10. kat 42 numaralı daireye gelen polis ekıbine, içeriden ateş açıldı. Bölgede geniş güvenlik önlemleri alınırken daıredekıler teslım oldu. Bu kişilerin ekibe, polis olduklannı anlamadıklan için ateş açtıklannı iddia ettiklen öğrenildi. Can kaybının olmadığı olayı ızleyen Samanyolu TV kameramanı Osman Özküçük, şahıslar daıreden indirihrken yaşanan koşuşturma sırasında bırden fenalaşarak yere düştü. Kalp krizi geçirdiği anlaşılan gazeteci hastaneye kaldınldı, ancak Özküçük yapüan tüm müdahalelere rağmen kurtanlamadı. Içki kaçakçılığı davasi • İSTANBUL(AA)-Ünlü restoran ışletmecisi Celal Çapa'nın da aralannda bulunduğu 3 kişı hakkında, yurda yasal olmayan yollardan sokulan yabancı ıçki satuklan ve bu şekilde "toplu içki kaçakçdığı" yaptıklan gerekçesiyle 8 yıldan 12 yıla kadar hapıs cezası istemiyle dava açıldı. tstanbul Kaçakçılık Savcıhğı'nca hazırlanan iddianamede, Malı Şube Müdüriüğu'nün yaptığı çalışmalar sonucunda Eminönü'nde bulunan Sepetçiler Kasn içerisindeki Hamam Restoran'da, yurda yasal olmayan yollardan sokulan yabancı içkiler olduğunun öğrenildiği belirtiliyor. İhbariap İnternerten • ANKARA(ANKA)- Emnıyet Genel Müdürlüğü, vatandaşlann "155" numaralı telefondan yapabildikleri suç ve suçlu ihbannı Internet üzerinden yapabilmeleri için yeni bir uygulama başlattı. Buna göre herhangi bir suç olayına tanık olan ya da bir suçluyu saptayan vatandaşlar, 155 numaralı telefonu çevirmek yerine Emniyet Genel Müdürlüğü'nün "www.egm.gov.tr" web adresinde bulunan Internet sıtesınden "155-thbar" bölümüne geçerek ihbarda bulunabilecekler. îstanbul Emniyet Müdürlüğü'nde önce hücreye atıldım, sonra katil muamelesi gördürft - v * Sonunda Davutpaşa'dayım B u arada Sevınç'le daha büyük bir çanta hazırlama karanna vardık. İstanbul'da ne kadar kaiacağım belli degildi. Şükrü, Fadıl oğullanm şaşkın şaskın bana bakıyorlardı. Yemeğe oturduk. Telefonlar devam ediyordu. Bunlara hep, karşılık verirken, herkesi teselli etmek bana düşüyordu (!). Oğullanma, bu gözaltına alınmamın önemlı olmadığını, gocunacak hiçbır halun, eylemün olmadığını anlattım. 'Kahnunan babanızla iftihar edip, derskrinize bakın (!)' dıye sözü bağladım. Yataga gırdığım zaman, kafam ıyıce kanşmıştı. Olup bitenleri durmada zihnimden geçiriyordum. Baktrm olmayacak; iki tane birden Libnyum aldun. Sevınç de uyanıktı; ama konuşulacak söz de bulamıyorduk. Sabah, dokuzda hava alanındaydık. Alanda hoparlörden bem çağırdıklanru duydum. Göstermelık biletime çantamın ağırlığı yazıldı mı? dıye baktılar Oysa önceden bu işlem yapılmıştı. Bu kez birileri uçağı binip binmedığimi öğrenmek istıyordu anlaşılan. Havaalanında pollsler fcarşıladı Uçak havalanırken pencereden baktım: Çocuklar öylece uçağa bakıyordu. Sevinç, onlann yanındaydı; başıru biraz göğe doğru kaldırmıştı. Halim Bey, yanlanna yaklaşan bir polisle görüşüyordu. Anlaşılan polis, uçağa binip binmedigimi soruyordu. Yeşilköy Havaalanı'na geldiğimizde beni, uçağın merdivenlennde üç sivil polıs karşıladı. Biri, Izmır'dekiler gıbı çok şık, uzunca kumral bir delıkanlıydı. Öteküer biraz onun gerisinde duruyordu. Şık polis, hemen yaklaşıp elimı sıktı, 'hoş gekrmiz Samim Bey' diye yol gösterdi. Alanın Emniyet Amirüği bölümüne yürüdük. Elimden çantanın numarasını aldı, 'meşgul olsaBİar' dedi. Alanın amirine beni tanıtn. B u denli kibarlık, nezaket tuhafıma gıdiyordu. Beni bir sandalyeye oturtmuşlardı. Ha babam beklıyordum. Beklıyordum ki, 'haydi buyurun, Sıkıyönetim Komutanhğı'aa gidm' desinler. Birkaçı ortalıkta dolaşıyordu. Amir de durmadan, 'yahu bu araba nerde? Nereye gitti?' diye soruyordu. Anladım ki beni gönderecek bir yerlere, götürecek araç anyor. Oturduğum yerden seslendim: 'Komiser Bey, araba yoksa, ben, Sikryönetime kendi gkkbilirinu.' dedim. Şöyle bir baktı yüzüme; 'öoce Emniyet Müdürtüğü'ne gnmeniz gerek. Kayrt düşükcek-.' karsılığını verdi. 'Peki Müdürlûğe gideJün; taksi parasnu ben vereyim-' diye söylendim. Amir, 'oldu!' dedi kısaca. Bir taksiye atladık. Sansaryan Ham'nın önünde durduk. Falk Türün denetlmde Şofor, "Ne verirsen bey" dedi. Bir elli lira verdım. Çantam elımde, polıs bir adım genmde hana girdık. Hana girmemizle iki yakamızı bir gazeteci kalabalığı aldı. Durmadan resim çekıyorlardı. I. Şube hanın ta en üst kaöymış. Beni geüren polis, elindekı kâğıdı bu- komisere imzalattı gitti. Çantam yanımda bir iskemleye oturdum. Komiser çok telaşlıydı. Yan taraftakı sırada bırtakım gençler oturuyordu. Bir köşeye de bir yığın parka, postal konmuştu. Bu sırada kapıdan biri uzandı "GeHyor!" diye seslendi. Komiser kapıya çıktı, selama durdu. Gelen, teftiş için I. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanı Faik Türün Pasa imiş... Neyse bu hengâmeyi de akumızın akıyla atiattık(!) Orgeneral gidinceye değin bir işlem yapdmadı. Komiser, önce yanda oturanlan, iki polise teslım edip bir yerlere yolladı. Daha köşede ıkı orta yaşlı adam vardı. Onlardan önce beni çağırdı. Kapuun yaıunda dikilen bir sivil, "Bu sikryönetime gönderüecekmiş»" dedi. Komiser, "Acelesi yok ya_" diye beni masasının önüne dikti. Üstümü başımı aramaya başladı. Ceplerimde ne varsa masanın üstüne koyuyordu.Bu sırada kabak kafalı, mavi gözlü bir adam gırdi odaya. Kafasım uzatarak nedir, kımdır? gibisine beni işaret etri. 'Atın hücreye...' Üstümü arayan komiser, "Sıkryönetime gktecek." diye söylendi. Kabak kafalı, sivri, zat, şöyle beni tepeden tırnağa bu" süzdü. Dudaklanna bir gülümseme geldi. Alaylı bir gülütnseme, birden tok bir sesle emir verir gibi: "Atm hücreye, canınuz istediği zaman akryönetime yoOanz!" dedi. Karşı çıkacaktım ama nedense, şu hücreyi görme merakım depreşti. Bu hücreler hakkında çok şeyler duymuştum. Enınde sonunda beni sıkıyönetime teslim etmek zorunda kalacaklaruıı kestiriyordum. Beni bir ufak tefek memurla hücreye gönderdi. Hangisi boş? diye şöyle hücrelere baktılar. Birisinin kapısını açıp içeriye basbayağı ittiler. A radan bir süre geçtikten sonra hücrenin kapısı açıldı. Kapının önünde orta yaşlıca, orta boylu, kıvır kıvır san saçh, papyon kravath bir beyefendi duruyordu. Bana, "Buyurun Samim Bey", dedi, yürüdü. Arkasından ben de yürüdüm. Ne merdiven çıknk indık, ne koridorlan dolaştık, sağdakı kapıdan çok geniş bir salona gıriverdik. Sıra sıra masalar vardı burada. Yazı makineleri, belleri tabancalı daha bir rütbeli polisler kaynaşıyordu. Beni aldılar bir masanın önüne oturttular. Getiren polis birden ortalıktan yitu. Sağıma bir adam, soluma bir başkası oturdu. Bu sırada makinedeki polis, babamın adını, anamın adını, doğum yerimi sormaya başladı. Yazıcı polis, mesleğimi sordukta, yazar, dedim. Hangı gazetede yazarsın? diye sordu. Hiçbir gazetede yazmam, canım isterse her boylu bir adam, beni getiren polisin elindeki kâğıda baktı, bir dosyayı kanştırdı. Sonra hırsızlara, katillere yapılan işlemi bana yapmaya başladı: Once on parmağımı kara boyaya bastınp kâğıt üzenne izlerini aldı. Sonra göğsüme yine katiller gibi büyük bir numara asıp, resmimi çekti. Işte, bu ana değin koruduğum soğukkanhlığırnı yitirdim. Fena halde sinirim bozuldu. Ne ki adamlara renk vermedim. gazetede yazanm.. karşılığinı verdim. Adam şaşırdı. Yüzüme baktı "Ben, roman hikâye yazanyun, ara sıra da gazetelere \aa yazanm»" dedım. Yanımdakı pohs, yazana kızdı: "Yaz ulan serbest yazar!" diye.. söylendi. Makinedeki şöyle bır doğruldu, kendisıne çıkışana ınat, mınldanarak, "Serbest roman, hikâye yazan Samim Kocagöz, makamuuza»." diye yazmaya girişti. Birisi dirseğimden tuttu; "Aşağıya ineceğiz_'' dedi. Bır kapıdan çıktık; bır merdiven indik -üa mi ındik?-, bır geniş salona daha girdik. Uzun boylu bir adam, beni getiren polisin elindekı kâğıda baktı, bır dosyayı kanştırdı. Sonra hırsızlara, katillere yapüan işlemi bana yapmaya başladı: Önce on parmağımı kara boyaya bastınp kâğıt üzerine izlerini aldı. Sonra göğsüme yine katiller gibi büyük bir numara asıp, resmimi çekti. Işte, bu ana değin koruduğum soğukkanlılığımı yitirdım. Fena halde sinirim bozuldu. Ne ki adamlara renk vermedim. Içımden, "Eh Sadi Koçaş olacak adam", dedım. "Günün birinde şu on parmagmıdaki karayı, senin suraona sürmezsem_" Bu parmak ızı, fotoğraf ışınden sonra, tekrar yukan çıktık. Her yerde gazetecl var Merdıvenlerde durmadan resmimi çekıyorlardı. Ta Sansaryan Hanı'ndan çıkıp polis muubüsüne bınınceye dek bu ış devam ettı. Bır de şoförün bulunduğu pencereden resmimi çektiler. Işte buna yanımdakı polisin biri dayanamadı.' 'Amma da meşhur adanımışsın be yahu! Resmini çekmek için gazetedler birbirine girdL." dedi Ben de "İyi, ben, ünlü. meşhur bir adamım. Resmimi çekiyoriar. Dikkat ettim. sizin beninue resmini/ çıkmasın diye başuuzı, yüzünüzü niye sakhyorsunuz. Benimle resim çıkarmak bir şerefrir! Sizin için.." dedim. Resmini çektiklen içın bana kızan, benimle alay eden polis nedense susuverdi. Şoför, saflığından mı, yoksa bılgiçliğınden mı ne "Haydi yahu sen de! Bizi enayi yerine koyma. Yann resmimiz seninle birtikte gazetelerde çıksuı da sonra sokak aralannda ünrversitehler bizi teker teker kısanp dövsünkr öyle mi?" karşılığuu verdi. Resmimi çektıklennden örürü bana kızan, karşımda oturan polıs boynunu büktü, saf saf "Biz, getirip götürücüyüz™" diye söylendi. Haklı mıydılar, haksız mıydılar, bılemeyeceğun. Ben de sustum. Öteki arkadaşlan da getirdiler o sırada. Yürüdük, Sirkeci'den araba vapuruna girip Selüniye Kışlası'na gitmek için Haydarpaşa'ya geçtık. Selimiye'nin kapısmda uıdik. Büyük kapıdan girdik, boydan boya mermer bır geniş koridorda beklemeye başladık. Ayakta dıkilecek halım kalmamıştı, su-tmıı duvara venp çömeldim yere. Bir süre sonra bir kapıdan bır kurmay albay çıktı. Elınde kâğıtlar. Önümden geçerken bana doğru eğilip baktı. Doğrusu istifimi bozamadım, * birden çıkmış gelmiştı. doğrulamadım ^ Elindekı bır kâğıda bakarak 'Samim Be>', sizi Davutpaşa'ya göndereceklerdL.." dedi. Ayağa kalkıp "Bir şey demediler albayun..." karşılığinı verdim. Anlaşılan evTak hazu- degildi. Albay bir odaya girdi çıktı. Arkasından bir deniz subayı göründü. Bana "Böyle buyurun Samim Bey.." diye seslendi. Odaya girdik. Geniş, büyük bir salondu. Halkla ilişkıler komutanıymış. "Hoşgeküniz", dedi: bır koltuğa oturtru "Evrak hazırianrvor; sizi Davufpaşa'ya gönderecekler, bir süre orada kalacaksınız, bütün arkadaşlannız orada_" diye gülümsedi. Bir emrim olup olmadığını sordu kı şaşırdım. Akhma geldi "Rica etsem binbaşun. evden sabah çıkrun; Davutpaşa'da oiduğumu büdirir misiniz" diye sordum. İzmır'm Karşıyakası'ndakı evımin telefon numarasını söyledim. Telefona uzandı. gülümseyerek birdüğmeye bastı, "Oğlom" dedi, 'bana tzmir, 15465'i bağla.." Bır dakıka geçti geçmedi, konuştu binbaşı, "Hanımefendi, bakuiız Samim Bey ; buradalar, veriyonun; konuşunuz..." Hayretler içınde kalmıştım Bız şehırler arası sıra beklerdık, aklım kanştı. Kendımı J toparladığımda Sevinç'in sesini duydum. ı Beni merak etmemelerini, söyledim. Sevınç soruyordu bır sürü soru, ama ıçınden bınsını ben de bilmıyordum. "Binbaşun var burada soranm_." dedim. Sürecek Eskiden poliste Sansaryan Hanı, Uhısal Kurtuluş Savaşı sırasında tşkencehane olarak kullaıulnıasının ardından tstanbul polisine hizmet etti. büyüktü(!)' Yıflarca önce, fakulteyi bitirdiğinı sıralar Sansaryan Hanı'ndaki tstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne gehniştim. Isviçre'ye Lausanne Universitesi'ne, hem dilimi gelistirmek bem de sanat tarihi n derslerini izlemek için gidiyordum. Bir gece önce beni pasaportumun çıkış vizesinin tarihi geçti diye trenden indirmişierdi. Ertesi gün, doğru Halûk Nihat Pepe\i be>e gittim. Halûk Bey, tstanbul Emniyet Müdürü'ydü. Ve de biz edebnatçılann her hafta Nisvaz t Pastanesindeki edebiyat sohbetlerine şairim drye geiirdi Hikâyelerimi yüzüme karşı çok övmüştü. Son haftada *Gidiyonım* diye kendisine - bütün edebiyatçı dostlara olduğu gibi- Nisvaz'da Allahaısmarladık "' demiştiın. Beni makanunda ^ görünce, "Siz dün akşam yola çuanadınız mı?" diye sordu. SıkmOmı öğrenince, beş dakikada , pasaportumun gereken işiemini , yaptırdL Düşünüyorum da 1942'Ierde. 1943'İerde biz ö>lesine ünlü bir edebi>atçı(!) ounadığımız halde emniyet müdürhlkfcrinde t " itibanmı/ büyüktü(!) Hücredeherkes korku içindeydigöre, bir metre eninde, bir buçuk metre JL derinlığinde alacakaranlık bir yerdi hücre. Gözlerim biraz sonra karanlığa alışınca hücrede benden başka üç delikanluun daha bulunduğunu gördüm. Hücrede bir tek sandarye vardı. Çocuklar hemen koluma girip, "Geçmiş oisun ağabey-" diye beni sandalyeye oturttular. Sankı benim gelişimden çok memnun görünüyorlardı. Sonradan anladım ki, çocuklannkisi, bir çeşit kendi kendilenne teselliymiş; beni yanlannda görmek maneviyatlannı düzeltiyordu. Bunu birisi, "Samim Kocagöz de yanunıza getirikiikten sonra, yammızda olduktan sonra, korkacak. çekinecek bir şey kaunadj. Demek sıra yazârlara da gekJL." diye konuştu. Çocuklann anladığnna göre bir şeyden haberi yoktu. Bir haftadır buradaymışlar; gazete filan görmemişler. Onlara 19 numaralı bildiriyi ve olup biteni anlatmaya giriştim kısaca. Durmadan beni uyanyorlardı: "Aman.alçak e_" diye; risıltı halmde G ördüklerim beni o denli şaşırtmıştı ki, iki yakama yeterince dikkat etmemişinı; oysa her şeyi çok iyi gördüğümü sanıyordum. Çocuklann korkusu, telaşı, aklımı başıma getirdi. Baktım, üç delikanh da ne oturabilecek, ne de ayakta durabilecek haldeydi. konuşuyorduk. Çocuklar tutuklananlann adlannı duydukça, şaşkına dönüyorlardı. Tam bu sırada bir yoklamadır başladı. Dısardan srrayla hücrede bulunanlann adı okunuyordu. Her adı okunan "Burada!" diye bağınyordu. Baktım bu yoklama beş dakikada bır tekrarlanmaya başladı. Gülesün geldi; akülarmca bıze eziyet ediyorlardı... Petı$et görüntülerl "Şimdi'', dedım. "Adnn okunuoca: kaçü diye bağmversem." Çocuklardan biri koluma yapıştj: "Sakın ha! AHab aşkma ağabey!" dedi. Çocuklann korkusu, telaşı, akhmı başuna getirdi. Baktım, üç delikanh da ne oturabilecek, ne de ayakta durabilecek haldeydi. Üçü de teknik üniversitedenmiş. Karanlığa gözüm alıştıkça, dehşetler içinde kalıyordum. Bu arada beş dakikada bir adlanmız okundukça, burada! diye bağnmaya devam ediyorduk. Dayanamadım. sandajyeden kalktım, yere çömelmeye uğraşan berikı delıkanlıya yerimi verdim. "Ben, diniendun, sen otur_" dedim. Delıkanlı güçlükle oturdu. Bu hemen hemen hiç konuşmayanıydı; çok fena hırpalanmış, dövülmüştü. Yüzü gözü çürük içindeydi; kapının üstündekı delikten uzanan ışıkta gördüm. Bu delikten de ara sıra birileri bize bakıyordu. Sadece gözlerini görebüiyorduk. Bunlar, neden kendilerini göstermezler? diye sordum. Dayak atanlarmıs geceleri. Içlerinden delıkanlılann en ufak tefek olanı, kapıfıın dibine çömetebilmişti Bu sırada kapı açıldı. Sanşın, ince uzun, saçlan dökülmüş bir delikanlı göründü. Kapınm dibine çömelen deiikanlıya şöyle bır baktı. Yumruğunu uzatarak kafasına bir vurdu: "Beni tanıdm mı ufan?'* diye sordu. Deükanlı, çömeldiğı yerden, şaştığım bir soğukkanlılıkla karşılık verdi: "IVasıl tanunam; suufta yanunda oturuyordun-." Benim yüzüme baka baka konuştu herif: "Pbüs bem de llkü Ocakb oJduğurnu da biHyor muydun?" Yerde çömelen delikanlı, biraz alaylı sesle, "bütün suuf, senin ne olduğunu bâiyorduk»." karşılığinı verdi. Sanşm polis, "tyi öyleyse, akşanıa daha çok göruşür, ranışmz..." dıye kapıyı kapadı. 'Akşama dayak w r Bu ne demek? diye söylenmişim. Çocuklardan biri, "Akşama dayak vax demek" karşılığinı verdi. Niye? Niçin? diyecek oldum; bu sonınun yersizliğini hemen anladım Sandalyeye bir türlü oturamayan ögrencinin bir yerlerine.. cop sokulduğunu öğrenince şaşkmlıktan, düştüğüm büyük bir öfkeden kendımi zor kurtardım. Birdenbire yine hücrenin kapısı açıldı Bu kez, esmer, kaytan bıyıklı, san gömlekli bir adam, tıpkı paryaçolara benziyordu. Eiınde havaya kaldırdığı bir gazeteyi bana göstererek, "Burada senin resmin var, gazeteye basnuşiar!" diye bağırmaya başladı. Ben, ağır ağır ona doğru yürüdüm: "Basariar oğhun", dedim, çok soğukkanlı. "Ben, ünlü bir yazanm!'' Adam, ha ha! diye bir kahkaha attı: "Şu yazar bozuntusuna bakın!" Hiç ıstifimı bozmadan, "Şu karşmızdaki yazar bozuntusunu, hemen Semniye Kışlası'na, I. Ordu'va teslim etmezseniz, sonra sizin başmıza geieceklere yine hep birükte güfcriz!'" dedim. Elinde gazeteyi sallayan polis, bir durakladı; beni hücreye itti. Kapıyı kapadı. Suspus olmuşlardı. Içerdekı çocuklar, hayretler içinde kalmışlardı. Nasıl bana, onlara çıkışmca daha kötü bir işlem yapmadıkJanna şaşıyorlardı.
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog