Bugünden 1930'a 5,432,146 adet makale [Gelişmiş]



Katalog


«
»

OCAK 2000 ÇARŞAMBA CUMHURİYET 17 Yepyeni vergiler Içişleri Bakanlığı'nın hazıriadığı yerel yönetimler yasa tasansı ile şehir içlerindeki yol, kavşak ve köprüleri kullananlara vergi getiriliyormuş. Sinemaya gidenlerlerden de aynca vergi alınacakmış. Memlekete hizmet olsun diye tasanyı geliştirelim, başka hangı vergiler alınabilir hep birlikte düşünelim: Pencereden dışan bakanlardan, balkonda çiçek sulayanlardan, parkta oturanlardan, yürürken simrt yiyenlerden, durakta otobüs bekleyenlerden, sokakta tokalaşanlardan, alışverişe çıkınca vttrin seyredenlerden, kaldınmda yan yana yürüyen üç kişiden, televizyon karşısında ayağını uzatanlardan, şemsiye kullananlardan, güneş göziüğü takanlardan, dolmuşta gazete okuyanlardan, toplu yerlerde başkasının gazetesine gözucuyla bakanlardan, açık havada derin nefes alanlardan, nefesini bir dakikadan fazla tutanlardan, son nefesini verenlerden. Efektronik posta: someposta.cumrnjriyetcom.tr Tet: 0.212.512 05 05 Faks: 0.212.512 44 97 - Milletvekilleri kıyak emeklilikte ısrar ediyormuş.. "Evet. emekli olsunlar. vekillikten emekli olanlar bir daha secilmesin!" ürkiye bir deprem bölgesiydi... Ne ki, Tür- kiye'nin deprem gerçeğiyle tanışması ve ül- keyi yönetenlerin depremi ciddiye alması için Istanbul'un sallanması gerekiyordu. 17 Ağustos'ta Istanbul fena halde sallandı, fürkiye'yi yönetenler depremi anladı. Türkiye, yıllardır terörle yaşayan bir ülkeydi... Türkiye'yi yönetenler yıllarca aynlıkçı terörü küçüm- sedi. Türkiye'nin aynlıkçı terörle tanışması, terörün büyük kentlere özellikle Istanbul'a taşınmasıyla ol- du. Aynlıkçı terör, liderinin yakalanıp yargılanmasıyla yeni bir dönemece girdi... Ancak terörün bir başka yüzü hep geri planda kaJdı. Ne zaman ki Istanbul'da önceki gün saatler sü- ren ve televizyonlardan naklen yayımlanan silahlı bir çatışma yaşandı; Türkiye Hizbullah'ı da tanıdı. Yıllardır Güneydogu'daörgütlenen Hizbullah, bu- Sonuçne?güne dek devlet güçleriyle hiç çatışmaya girme- mişti. Hizbullah'ın devletin bazı kesimleriyle ilişkisi ol- duğu iddia edilmişti. Hizbullah'ın camileri kullandığı biliniyordu; Gü- neydoğu'da örgütlenirken ortaokullara dek girmiş- ti; kimi vakıf ve derneklerle ilişkisi gün ışığına çık- mıştı. Meclis araştırma raportarında kamu kesiminin Hizbuflah'a karşı "hoşgörü'sünden bile söz edil- mişti. Hizbullah, yıllarca bir terör örgütü olarak değer- lendirilip peşine düşülmedi. Hizbullah, PKK'nin sanki panzehiri gibi değerlen- dirildi. Oysa Hizbullah'ın hedefi Güneydoğu'da Iran çizgisinde bir Kürt devleti kurmaktı. Kimi siyasiler topluma "Hizbullah" mesajlan ve- recek denli ileri gitmişti. Bu arada Hizbullah da ileri gitmiş olmalı ki, "teb- liğ" aşamasını tamamlayıp "cihat" aşamasına gel- di ve büyük kentlere taşınmaya başladı... Istanbul Beykoz'daki hücre evi operasyonu her ba- kımdan önemli... Ya bu operasyonla örgüte çok bü- yük bir darbe vurulmuş oldu ya da örgüt, adını Is- tanbul'da duyurmayı bir avantaj olarak değerlendi- rip terörü tırmandıracak. Istanbul, sahipsiz şehir... Hücre evleri artık gece- kondularda kurulmuyor; kapısında lüks otomobiller duran kaçak villaJar satın alınıyor! Paranın kaynağını ne arayan var ne soran... Istanbul sallanınca Türkiye deprem gerçegiyle ta- nıştı, ama kaçak inşaat cenneti Istanbul depreme karşı önlemini henüz alamadı. Hizbullah'tan bakalım ne sonuç çıkacak! SESSİZ SEDASIZ (!) NURİKURTCEBE Denizyolları'nın biletsiz yolcuları! Vakur Bayraktar, Türkiye Denizci- lik Işletmeleri Denizyolları Işletme- si'nde MaJzeme Dairesi Kodlama Mü- dürü... Ancak yaklaşık 10 yıldır mü- düriük yapmıyor; bir "memur" gibi Denizyollan'nın merkez acentesi ola- rak çalışıyor... Acentede bilet kesiyor, kesilen bi- letlere bakıyor! Müdür kadrosunda olmasına karşın bir "memur" gibi çalışırken merkez acenteliği nedeniyle kasa sorumlulu- ğu taşıyor ve dolayısıyla yılda yakla- şık 1 milyar lira tazminat alıyor! Bu arada geçen Şeker Bayramrnda Istanbul-lzmir seferini yapan Ankara feribotunun biletlerinde galiba bir ka- nşıklık oluyor... Daha doğrusu, gemiye biletsiz dört yolcu biniyor; bir de otomobil! Yolcular iki kamarada Istanbul'dan Izmir'e gidiyor, bir gece Izmir'de ge- mide yatıyor, Izmir'den Istanbul'a dö- nüyor, gemide günde üç öğün yemek yiyor ve böylece bayram tatili beda- vaya gelmiş oluyor. İddia o ki, biletsiz yolculardan biri Vakur Bayraktar, öteki Bayraktar'ın eşi, üçüncü biletsiz yolcu Bayraktar'ın kızı, diğeri de kızının arkadaşı. Vakur Bayraktar'ın ailesiyk birlikte yılda bir kez Denizyolla- * n gemileriyle ücretsiz seyahat hakkı var. Bayraktar permisini kış gününde kullanmış olabilir; ancak Denizyolla- n'nda çalışanlann permisi çocukları- nın arkadaşlarını kapsamıyor. Konuyu en iyi bilecek kişi Türkiye Denizcilik Işletmeleri Genel Müdürü Muzaffer Akkaya ise "toplantıdalar efendim" olduğu için, bayram sefe- rindeki biletsiz yolcularia ilgili sorular yanıtsız kaJıyor! Çocukluk Dualarım... Muhsine HELİMOĞLU YAVUZ Yüregimde onlarca yaşa- yan ölü ve çevremde yüzler- ce ölü yaşayanla birlikte, ya- şam akıp gidiyor. Bu sevgili yaşayan ö/ü/er/'mden, Âh- met Taner Kışlah'yla konu- şuyorum bugünlerde. Zaten hep böyle olur. Yıtiklerimin ilk günlerinde söz edemem onlardan. Edersem sanki yokluklannı onaylayacakmı- şım duygusuna kapılınm ve bir türlü yazmaya varmaz elim. Zaman geçip, her şey yerii yerine oturunca, duygu durulup akıl yine egemenli- ğini yürütünce, çözümleyici (analitik) düşünce, eleştirel bakış açısı gelip eski yerine oturunca, olayları yeni baş- tan değerlendirir ve yazma- ya soyunurum yeniden. Bu kez de öyle oldu. Sev- gili Kışlalı'yla konuşup durdu- ğum şu günlerde, eski Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Sayın llhan Kı- lıç'ın, "AGİT99 ve 21. Yüz- yılda Türkiye'nin önemi" ko- nulu açıkoturumda yaptığı konuşmada, "Anlamadığım bir dilde değil, Türkçe iba- det etmek istiyorum " dediği- ni okudum (Cumhuriyet, 9.12.1999). Negüzel, neya- lın, ne haklı bir istek. Ben de her yerde ve herkesle, yerle ve gökle kendi dilimle ko- nuşmak istiyorum. Dilekçe- lerimin sonlarında da "kul" konumunu çağrıştıran "arz" ederim değil, "özgür birey" kimliğini çağnştıran "dilerim" sözcüğünü kullanmak isti- yorum. Kendi dilimi Arapça- yayeğlemem konusunda, bi- rilerinin gizli tehdit kokan "za- vallı parmak saJlamalan" be- ni yalnızca gülümsetiyor. Bu "karanlıklara" karşı, güzel ozanımız Dağlarca'mızın şu anlamlı dizesini yineliyorum: "Türkçem, benim ses bayra- ğım." Bir insan coşkulannı, duy- gulannı, korkulannı, dilekle- rini en içten, en kolay, en açık ancak kendi diliyle anlatabi- lir. Yıne en sağlıklı iletişimi kendi diliyle kurabilir. Hele bu iletişimin öteki ucundaki "hedeflenen alıcı" soyut bir coğrafyanın, soyut bir kavra- mı ise bu iletişime aynı za- manda "yürek dili" gerekir. Yürek dili de ancak ve ancak, insanın kendi diliyle dillenir. Bu konuda Sevgili Kışlalı da ne güzel yazılaryazdı. "Türk Islamı mı, Arap-lran Islamı rrv?' (Cumhuriyet, 23.9.1998) başlıklı yazısında, "Arapça dualarbeni etkilemiyor. Ama, Türkçe Mevlit'ten duygula- nıyorum. Arapça ezan beni et- kilemiyor ama, çocukluğu- mun Türkçe ezanını unuta- mıyorum" diyordu. Ben de çocukluğumda, bir zamanlar ülkemizde ezanın "Tann uludur... Tann uludur..." diye Türkçe okunduğunu öğ- rendiğimde, bunu "masalsı" olacak kadar güzel bir uygu- lama olarak algılamış ve baş- ta öğretmenim olmak üzere çevremdeki büyüklere ne- den artık böyle okunmadığı- nı sorup durmuştum; çünkü dualarda söylenenleri anla- mak istiyordum. Sordukla- nmdan, anlayabileceğim öl- çüeteaçık, yalın, inandıncı bir yanıt alamadım. Pek çok ko- nuda olduğu gibi bu konuda da "Vehbi'nin kerrakesi"x\\ öğrenmem için bir an önce büyümem gerekiyordu anla- şılan. Sonra da din dersinde, duanın bir bakıma Tann'yla konuşmak olduğunu söyle- yen öğretmenime, ben Tan- n'yla kendi dilimle ve istedi- ğim gibi konuşmak istediği- mi söyledim. öğretmenim "olmaz" deyince de sorgula- mamda direnip Tanrı Türkçe bilmiyor mu, o yalnızca Arap- ça mı anlar, diye "çocuk" so- rularımı sürdürdüm. Çünkü "o" bize "karanlık" gecede, kara taşın üstünde, kara ka- nncayı gören; her yerde, her şeyde ve her zaman hazır ve nazırolan ve her şeyi bilen di- ye belletilmişti. Oyleyse, be- nim dilimi bilmiyor olması mümkün müydü?.. Bu ço- cuksu ve "derin " sorgulama- larımla başa çıkamayan öğ- retmen, sonunda sesini yük- seltip "Sen de böyle hep ol- mayacak şeylersorarsın " di- yerek beni susturmuş ve öte- ki çocuklar ne yapıyorsa be- nim de öyle yapmamı (yani benim de herkes gibi "arz" et- memi) ve hiç değilse "Süb- haneke"yi ezberiememi is- temişti. (O günden sonra da bana, pek "tefan'olmayan bir varlığa bakan birisi gibi, bi- raz korku ve endişeyle bak- mışt.) Sevdiğim birçok şiiri bir anda ezberieyen ben, bir tür- lü bu kısacık, Arapça duayı ezberieyemiyordum; çünkü anlamını bilmediğim sözcük- ler, kafamda bir kavram çağ- nştırmıyor ve bildik bir kav- ramla örtüşmüyordu. Aynca psikolojik olarak da "çocuk ruhumda" bir "üvey- //7c"duygusu oluşmuştu. Ne- den Tann Arapça anlıyor da beni anlamıyor. O, yoksa yal- nızca Araplann Tannmı?.. Be- nim dilimi bilmiyorsa, biz üvey miyiz?.. Çocuk yüreğim kır- gındı doğrusu... Sevgili Kışlalı, tüm bu dü- şüncelerden sonra, senin dostluğunu ne kadar özledi- ğimi bir kere daha anlıyor ve sana, senin o ışıklı güzel ru- hun için bir "Yasin" okuyo- rum. Kendi istediğim gibi ve tam senin istediğin gibi Türk- çe bir yasin: "O, her şeyiya- ratan, gören, bilen, bildiren I Ol deyince olduran, öl de- yince öldüren I Onunla var oldunuz, onunla gerçeksiniz. I Ondan kopup geldiniz, ona döneceksiniz." KİM KİME DUM DUMA BEHİÇAK behicak@turk.net >•< tr* ÇtZGtLİK KÂMİL MASARACI İHARBÎ SEMİH POROY semihporoy(qyahoo.com MIRMIRLAR UĞUR DURAK Yıne beni bırakıp g-ittiJcr... Evde bırakılmalr TARÎHTE BUGÜN MÜMTAZ ARIKAN 19 Ocak POZİTMST F/COZOF C0MTE 1798 'OE BUGÜH, ÛNLÜ FeAKiS(2. FİLOZOPU AueusTE COMTE(peusr Kour) OOĞOU. I?89 PPAKISI2. DEVIÜMı 'fL£ &KAN ŞOSVAL ÇAL- KAMTILAR, TEHMOLJCJI VE BİUMDBKİ İLEg- LEMBLER OUU ÇOK eTKİUYECjEK, Öz&U- LİKLB BİUM ve F£LSeFeYİ BHZBiR-İYLe /L/ÇKİLÎ DÜSÜNMeSİNE YOİ- AÇACAK77B. AVfî/CA, GĞiTiMİUDe, YAÇLt FİI-OZJOF SAIHT- SIKAOhl'UM BÛYÜK KATKISI OlA- CAKrtZ., AUGUSTB COMTB. OZ-TAYA KO- YAÇLAGI "POZİTİF FELSEFB"t>e, BİLMLE- RİN PeUEVL£ SAPTANİU1IS SONUÇCAfSj İLB FELSEFENİN AYAJI POTADA SENTBZE. ULŞ FİZİĞE BİR. FELS£f=£YP/ BU-- PANO DENtZ KAVUKÇUOĞLİT Ahiret SevabT Geçen cuma, Adnan Hoca soruşturmalan- na ilişkin olarak günlük gazetelerden birinde yer alan ayrıntılı bir haberde adının yalnızca baş harfleri geçen üniversiteli genç kızın, iyi bir dos- tumun kızı olduğunu anlamıştım... Bir bölümü- ne yakından tanık olduğum uzun biröykünün kah- ramanıydı bu genç kız... Kızın, Istanbul'un ya- bancı dilde eğitim veren köklü liselerinden birin- de öğrenciyken "Adnan Hocacılar" diye adlan- dınlan, ama dinciliğinden başka, "ne olduğu", o zamanlar pek bilinmeyen birgruba katıldığı du- yulduğunda buna kimse bir anlam verememiş- ti. Özgür bir aile ortamında yetişmiş, gözde semt- lerden birinde, konforlu bir evde yaşayan, bir dediği iki edilmeyen, böyle alımlı, güzel bir kı- zın, onun gibi başırılı, zeki bir öğrencinin bu gi- bi çevrelerde ne işi vardı? Herhalde, gönlünü kaptırdığı o "Adnan Hocacı", üniversite öğren- cisi erkek arkadaşının etkisinde kalmış olmalıy- dı kız! Olsa olsa bir "merak"tı onunkisi.. Üzeri- ne pek gitmemek, işi oluaına bırakmak gereki- yordu.Nasıl olsa, bir süre sonra "merak'ı geçe- cek, o da eski günlük, olağan yaşantısına döne- cekti. Haftalar ayları, aylar yılları kovalamış, ama söylenenlerin, beklenenlerin, varsayılanlann hiç- biri gerçekleşmemişti. Kız annesini, babasını hoşnut kılacağını bildiği "iyievlat", "iyiöğrenci" rolünü elinden geldiğince Daşarılı oynamaya ça- lışıyor, ama bu arada "Adnan Hocacılar" ile bağ- larını daha da yoğunlaştırarak sürdürüyordu. Ai- le bireyleri ile arasındaki ilişkileri gündelik kural- lar çerçevesinde biçimselleştirmiş, iletişim alış- verişini olabilecek en aza irîdirmişti. Bu grupla ilgili olarak basında yer alan olumsuz haberier sıklaşıp aile çevresinden gelen eleştirileryoğun- laştıkça, kız da yeni savunma mekanizmalan ha- rekete geçiriyor, "yalan", genç kızın yaşamında belirleyici olmaya başlıyordu. Bilgi alışverişinin, iletişimin koptuğu, yok ol- duğu ölçüde kızın, artık "neolduğu"kamuoyun- da ayrıntılarıyla bilinen bu grupla bağlarının gö- nüllülüğe mi, yoksa zorbalığa mı dayandığını kestirmek de güçleşmişti. Birkaç yaz önce kızı- nın, arkadaşlarıyla çıktığı bir "mavi yolculuk"tan bembeyaz bir tente döndüğünü gören babası kuş- kulanmış, "iplerikoparma" pahasına da olsa, tar- tışarak, kavgalaşarak sonunda, kızının deniz ge- zisi için bir seyahat acentesine yatırılan parayı çekip gruba verdiğini öğrenmişti. Kız, bu süre için- de nerede kalmış, kimle, kimlerle birlikte olmuş- tu? Bu öğrenilememişti. O aynntılı gazete haberinde kızın polise ver- diği ifadeleri okurken yakından tanık olduğum bu. olayı anımsamıştım. Kız, onu "Adnan Hocacılarla tanıştıran, onlara katılmasında etkili olan sevgi- lisinin, "ecr" için kendisini grup içindeki başka erkeklere "//r/am"ettiğinianlatıyor, yattığı erkek- lerin adlannı tek tek sıralıyordu. Bir, üç, beş, se- kiz... "Ecr", Arapçada "ahiret sevabı" anlamına geliyordu. Sevgilisi kızı, ahiretteki hesabına "se- vap" yazılsın diye başka erkeklerte yatnmıştı. "Ecr" yada "ahiretsevabt", herhakte pezevenk- liğin Arapçası olmalıydı. Bir kadının "mal" görü- lüp tezgâhlanmasındaki amacın, "maddi"ya da "manevi" olması, fark eder miydi? Kız, tıbben" tescilli bir psikopat-manyağın kurduğu, pezevenk- lerin cirit attığı bir "cemaafin içine düşmüştü. "Darvvin Aldatmacası" diye kitaplar bastıran va- kıflan bile vardı bunlann. Paralar topluyorlar, in- sanları şantajla, karalamayla, yalanlarla korku- tuyorlardı. Insanlar, bunlardan korktukları için siniyoriar, seslerini çıkaramıyoriardı. Hem "Müs- lüman" hem de "Atatürkçü" o\duk\annı söylüyor- lar, yeri geldiğinde "solcu, laik" aydınlan bile kan- dırıp toplantılarında konuşturuyorlardı. Çeşitli kurumlardan, örgütlerden, basın organlanndan siyasal partilerden, yerel yönetimlerden destek görüyorlardı. Bir yandan şeriatçı örgütlerin top- lantılarında boy gösteririerken öbür yandan "Ata- türi<çülük" pazariıyorlardı. Istanbul'un kimbilir kaç bûyük duvarını süsle- yen, dev, "Atam izindeyiz!" resimlerinin altında; büyük caddelerde her gün altından geçtiğimiz, "Atam izindeyiz!" yazılı bez afişlerden kimbilir kaçının alt köşesinde vakrflarının adı vardı. Hiç- birimiz, "kim bunlar" diye merak etmiyorduk. Sormuyor, sorgulamıyor, suskun kalıyorduk. Yı- lan bizi sokmuyordu ya!.. Hep başkalarına dü- şen ateş, bir gün bize de düşüp yakmaya baş- layınca telaşlanıyor, ne yapacağımızı bilemiyor- duk. Vurdumduymazlıkların bedeli ağır ödeniyor- du. (Faks: 0212 - 723 84 97) B U L M A C A SEDAT YAŞAYAN SOLDAN SAĞA: 1/ Bir çeşit Ital- yan peyniri. II Yabancı... Terie- mekten ya da sı- caktan vücutta 3 görûlen küçük pembe kabartı- lar. 3/ Bacağın alt bölümünü ve ayakkabının üs- " tünûörtenbirtür j tozlıık... Kumar oynatanın ka- 8 zançtan aldığı n pay.4/lşçi...Bu- dizm'tn, Buda'yla tek vücut olmayı amaçlayan kolu. 5/ îsa'nın vücudu- nu ekmek ve kanını şa- 2 rap olarak simgeleyen 3 Hıristiyan ayini. 6/ Aşk 4 ateşi... Bir ilimiz... Mo- libden elementinin sün- gesi. II Eskiden Malta- lüartarafindan kullanıl- mış yelkenli bir tekne. g 8/ Bir bağlaç... Sanat, hüner. 9/Maden ve inşa- at işçilerinin giydiği koruyucu ba$hk... Gözdeki canlılık YUKARIDAN AŞAĞIYA: 1/Yunanmitolojisindekanathat 2/Bayrak... Yeteneği ve saygınüğiyla iinlü kadın şarkıcı. 3/Bir sanat yapıtında iş- lenen ana konu... Kimi kâgıt oyunlannda aynı cins iki kâ- ğıda verilen ad. 4/ Osmanlılarda miralay ile ferik arasın- daki askerirûtbe. 5/Dumanlekesı.. Tuîsaklık. 6/ "Bir — çıkmaz eğer karnını yarsan / Camiye geür de erkân be- ğenmez" (Kaygusuz Abdal)... Züppe. 7/Dökülentohıun- larla ertesi yıl çıkan tahıl... tzmir'ın Kemalpaşa ilçesinin eski adı. 8/ Torun sahibi kadın... Ördeğe benzer bir su ku- şu. 9/ Günlük yaşanıı kolaylaştırafl maddi rahatlık.
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog