Bugünden 1930'a 5,457,467 adet makale



Katalog


«
»

30 HAZİRAN 1998 SALI CUMHURİYET SAYFA KULTUR 13 Feyza Hepçilingirler son romanında 1980 sonrasının siyasi ve toplumsal gelişmelerini irdeliyor ^Yaşatıanlar boşa gilmemelfGÜLERÇETİN Feyza Hepçilingirler şiir , öykü, oyun, düz yazı ve çocuk romanı türlerindeki yapıtlannın ardından bu kez bir romanla çıktı okurlannın karşısına. 'Kır- mızı KaranfU Ne Renk Solar?' adh romanında bü- yük ölçüde kendi yaşamında karşıhğı olan mücade- lelerden yola çıkıyor. farklı katmanlan bir araya ge- tiriyor yazar. Düşüncelerini eyleme dökmemesine karşın bu düşünceleri ifade edildiği takdirde tehli- keli olabileceğı düşünülen Sibel öğretmenin YÖK ve sıkıyönetipıe karşı verdiği mücadele. kadının bi- rey olarak var olma ve diretilen aile bağlanna kar- şın kendini bulma savaşımıyla harmanlanıyor. Ya- zarla etkileri günümüze dek süren bir dönemin pa- noraması niteliğindeki son yapuı ûzerine konuştuk. - Kitabuuzda kendi yaşamınızdan yola çıkarak Türkiye'nin kanayan bir yarasına parmak basıyor- sunuz. Sizi bu dönemi kaleme almaya yönetten ney- di? Belırttiğiniz gibi kitaptakiler benim yaşamımda karşıhğı olan şeyler. Özellikle YÖK ve sıkıyönetım- le ilgili olan bölümler, nerdeyse belgesel nitelik ta- şıyor. Özel yaşamla ilgili olarak roman kurgusu için- debelirti aynntılareklendi. Kendi çocuklanmdan ve öğrencilerimden biliyorum. Türkiye'nin bir döne- mine yabancılar. Bugün yaşanan olaylann birden- bire ortaya çıktığını sanıyorlar. Oysa bu sürecin mü- cadelesı zamanında verilmiş ve yanm bırakılmıştı. O yanm bırakılan yerden sürdürülmesi gerekiyor mücadelenin. Beni bu romanı yazmaya götüren şey de bu yaşananlann boşa gitmemesini istememdi. Yetişmekte olan gençler nasıl bir süreçten geçtıği- mizi bilsinler. Faşizm, ayak sesleriyle geldi bu ül- keye. Yaşananlan yazmak istememin ikinci nedeni de bunlann benim özel yaşamımı da altüst etmiş bende de bir ağırlık yaratmış olmasıydı. Bunlan an- latmadan kurtulamayacağımı düşündüm. O yüzden anlatmak zorunda hissettim kendimi. 'Faşizmin kökleri çokeskiden aüldT - Romanınızda başlangıcını anlartığınız sürecin arduıdan bugün nerede görmorsunuz Türkiye'yi? Ne yazık ki o gün başlangıcına tanık olduğumuz amaçokda farketmediğimiz şeyin büyüdügünü gö- rüyoruz. Susurluk Çetesi örneğin. Bugün artık ra- hathkla konuşuluyor. Şimdinin cumhurbaşkanı o dönemlenn başbakanı olan kişi 'Banasağcılaradam öldüriiyor dedirtemezsiniz' diyordu. Bir tarafa da- yatılan yasaklar, öbur tarafın güçlenmesini sağladı. Öylegüçlendı ki bugün tümüyleegemen. Türkeş'in söylediği başka bir şey vardı. 'Biz hükümette deği- liz, ama düşüncemiz iktidarda' diyordu. Doğru da söylüyordu; bugün de iktidarda o görüş. O partı ya da bu parti olması önemli değıl. Bütün partilerin üs- tünde birleştiklen ilkeler hep aynı aslında. Bu faşi- zan tutumun kökleri çok eskiden atıldı. -Siyasaltutumlara yönelik eieştirilerintzin yanı sı- ra geleneksel Türk kadınının rolünü de eleştiriyor- sunuz romanda. Bu iki bakış, açısı nasıl bir araya gel- di? Türk kadınının bugün geldigi noktaya nasıl san- cılı bir süreçten sonra ulaştıgi Türk edebıyatında pek işlenmemiş bir konu. tnsanlarkadının birden evin- den dışanya çıktığını ve çalışmaya başladığını sa- nıyorlar. Oysa bu süreç de çok sancılı geçti. Bu sancıyı da bir yanıyla hissetim kendi yaşamımda. Kadının ça- lışmaya karar vermesi, kocasına bir hakaret gibi al- gılanıyordu. Bu nedenle bu sürecı de anlatmak ge- rekiyor diye düşündüm. Türk edebiyatında pek çok öğretmen yazar var. Ama öğretmeni anlatan yazar çocuklanmdan ve öğrencilerimden biliyorum, Türkiye'nin bir dönemine yabancılar. Bugün yaşanan olaylann birdenbire ortaya çıktığını sanıyorlar. Oysa bu sürecin mücadelesi zamanında verilmiş ve yanm bırakılmıştı. O yanm bırakılan yerden sürdürülmesi gerekiyor mücadelenin. Beni bu romanı yazmaya götüren şey de bu yaşananlann boşa gitmemesini istememdi. Yetişmekte olan gençler nasıl bir süreçten geçtiğimizi bilsinler. Faşizm, ayak sesleriyle geldi bu ülkeye. Bunlan anlatmadan kurtulamayacağımı düşündüm. pek yok. Bir yanıyla öğretmeni. bir yanıyla da ka- dının bu noktaya gelişinin nasıl büyük bir mücade- le gerektirdiğini anlatmak istedim. - Son öykü kitabınızdaki savrulan insanlardanson- ra dimdik ayakta duran Sibel öğretmeni okuyoruz bu kez. Bu geçiş süreci nasıl yasandı. Aslında Sibel öğretmeni daha önce yazmıştım. Ro- manımda 1984 Türkiyesi'ni anlatıyorum. Devrim- ci bir süreçten de yeni çıkılmıştı. Bu nedenle diren- me gücü, ayakta durma arzusu bu romanda çok be- lirgin. "Sa\ rulmalar' ise Türkiye'nin savrulduğu yerden bakıldığında görülen tabloyu yansıtıyor. Çün- kü ıyi bir yere savrulmadı Türkiye. Savrulma, zaten ülkeleri ya da insanlan belki çok büyük bir rastlan- tı sonucunda iyı bir yere götürebilir. Yoksa hedefı belırsiz bir noktaya atarbırakır. Türkıye'nin savrul- duğu. bana savrulmalan yazdıran nokta da bu aslın- da. - Pek çok türde ürün vermentze karşın öncelikle bir öykiicü olarak tanımlıyordunuz kendinizi. İlk romanıntan ardından öykü ve roman yazarüğınızı karşıiaştınr mtsınız? Yazar bence türler arasında seçim yapmaz. Ben öykücü olayım, romancı olayım diye yola çıkılaca- ğını sanmıyorum. Son kitabım bir öykü de olabilir- di ama, öykü olamayacak kadar katmanlı bir yapı- sı vardı. Roman olmaya kendisi zorladı beni. Üste- lik ben çok da karşı çıktım öyküyü romana geçmek için basamak olarak kullananlara. Aynı şeyi kendim de yapmış oldum. Ama ben romandan öyküye de dön- düm. Romanın rahatlığına alışan yazann tekrar öy- küye dönmesi çok zordur. Roman insana yazma se- rüveninin tadını doyasıya veren bir türdür. Öykü yazarken ise ağır bir işçilik altındasınızdır ve o ışçiliğin ortaya çıkardığı şey de pek göz doyur- maz. Üç beş sayfalık bir şeydir. Roman, yazan da- ha özgür bıraktığından yazma keyfıni almak için, bi- tirmek zorunda değilsiniz. *DU konusunda hatasız değüim' - 'Türkçe-OfT adlı dil yanlışlaruu irdelediğiniz kitabınızın ardından,getebilecckeleştirüeri gözönüne alarak romanınızın dili konusunda daha titiz davranmak zorunda hissettiniz mi kendinizi? Aslında kıtabı yeniden ele alıp Türkçe açısından düzeltmedim. Türkçe-Off, ilk çıktığı zaman insan- lardan iki türlü tepki almıştım. Bir grup çok olum- lu karşıladı. Pek çok kişi 'Etinesağlık' dedi. Bir baş- ka tarafda 'Türkçe-OfF'taki dil yanlışlannı bulmak için kollan sıvadı. Oysa ben, Türkçe konusunda ha- tasız sunmadım kendimi. Edebiyatçılar dili iyi bil- mek zorundadır, ama o dih çok iyi biliyor olmak \yi edebiyatçı olmayı sağlamaz. Yoksa bütün dilbilim- cilerin çok iyi edebiyatçı olması gerekırdi. Hatta za- man zaman o dili bozmak bile gerekir. Ben bunu ken- di yazılanmdaayınyorum. Dil yazılanmda başka bir titizlik gösteriyorum. Ama roman ya da öykü yazar- ken aynı titizliği gösterirsem hiçbir şey üretemem. Bir kere o akış hızı gider. O yüzden çok fazla titiz- lenmiyorum, daha sonra şöyle bir bakıp çok belir- gin hatalan düzeltiyorum. O yüzden romanımda hiçbir hata yok diyemiyorum. -RomanınsonundaSibel öğretmendimdik ayakta. Buaçtdanbakacakohırsak,soakaranfüsotarmısizce? Aslında solmaz. En solmuş göründüğü zamanda bile bir tek yaprak olsun dipdiridir ve oradan yeni- den uç verecek, yeniden o kırmızı rengine kavuşa- caktır diye düşünüyorum. O yüzden umudumu hiç yitirmedim. Belki kırmızı karanfillerden biri olarak ben solabilirim günün birinde ama, benden daha kırmızı başka bir karanfil çıkacaktır. T i y a t r o F e s t i v a l i ' n d e n g e r i y e k a l a n l a r Festivafler insanin ııfkııııu açar 1ESENÇAMURDAN Geçen günlerde sona eren 10. Ulusla- rası Istanbul Tiyatro Festivali'nde benzer duygular yaşadık. 1997-1998 kış döne- minde izlenip programa ahnmış olan oyunlann dışında kalan, yani yabancı ya da tasan olarak festıvale sunulmuş gös- tenlere bakılacak olursa önce Mirva ile Gisela May'ın Brecht konserleri dikkati çeker. Nitelikli ve coşkulu bir ortam ya- ratması bakımından Giorgio Strehler'in yönettiği Milva Yeni Bir Brecht Söylüyor - AyHer Zaman Parlamaz adlı konser, fes- tıval açıhşı için doğru bir seçimdi. Mıl- va yalnızca başanlı bir şarkıcı değil, ay- nı zamanda iyı biroyuncu, tiyatrocu; mü- zikle birlıkte sahnenin de hakkını veriyor. Şarkı söylemenin. oynamanın tadını çı- kanyor ve bunu seyirciye aktarabiliyor. Milva'yi dinlerken. çoğu gösteride atla- nan Brecht lirizmini yakahyor, şiirin in- celiklerinin zevkine vanyordunuz. Milva ile Strehler ikilisinin Akdeniz- lilere özgü o yaşama sevinciyle yorum- ladıklan şiir ve şarkılann ardından Gise- la May'ı dinlemek, daha Alman ve kla- sik bir Brecht konserine tanık olmak de- mektı. EHi beş yıllık sahne yaşammm otuz yılını Berliner Ensemble'da geçirmiş olan Gisela May, insanı kendine hayran bırakan bir performansla verdi konsen- ni. Programın ilk bölümünü doğumunun 100. yıldönümü kutlanan Brecht oluştu- rurken. ikinci bölüm, ölümünün 20. yı- lında anılan ünlü Fransız şarkıcı Jacqu- esBreTe aynlmıştı. Niyet iyi olmasına iyiy- di de gerek Fransızca kadar incelikleri, şiirselligi ohnayan Alman dilinin yadır- gatıcılığı, gerekse Gisela May'ın yorumu, insana "Keşke Brecht'le ye(inse>di" de- dirtecek nitelikteydi. Derin duyarlık, büyüle>ici estetik Festivalde üç büyü ustasının (Pina Ba- usch.Robert\V'ilson,TadashiSuzuki),üç ayn zamanda geçen (günümüz, 19. yüz- yıl, Î.Ö. V. yüzyıl), üç tragedya boyutun- daki durumu, üç ayn bıçemle ele aldık- lan çahşmalanm izledik. Yönetmenler, birbirlerinden çok farklı görünümlerine karşın, birçok ortak noktada buluşuyor- lardı: Derin duyarlık, büyüleyici estetik, yüksekentelektüel düzey, insan enerjisi- ni olabildiğince ortaya çıkanp onu oyu- na yönlendirme arayışı ve en küçük ay- nntısına dek hesaplanarak koreografîk bir sıralamaya oturtulan kurgu anlayışı. Pina Baucsch, 'Cam Temizleyicisi' ile belirlibirkonuyu(Hong-Kongkenti)çı- kış noktabi olarak alıyor, buradan yola çı- karak insanlann -trajik boyuta ulaşan- var olma savaşımı verdikleri, kopukluğun, iletişimsizliğin yansıtıldığı birdünya ser- giliyor seyirciye. Pina Bausch'da dans unsuru, müzik ile öyküyü pekiştiren bir araç olmaktan çok, kendi içinde bir bü- tün olarak çıkıyor karşımıza, Wuppertal Dans Tiyatrosu'nun özünü doğrudan in- san enerjisi oluştuyor. Herhangi bir anlatım çizgisi olmayan, birbirlennden kopuk sahnelerden oluşan göstende, izlenen parçalann bütünleşti- rilmesi seyirciye bırakılıyor. Seyirci ken- dine göre anlamlanduıyor bunlan ve kur- guyu, kişısel deneyim ve birikim doğ- rulnısunda yeniden yapıyor, böylece sah- neyle dolaysız iletişime girmiş oluyor. 'Cam Temizieyidsr birtakttn durumlan. koyuyor ortaya ve yanıt vermekten kaçı- narak, soru sordurtma yolunu seçiyor. Bunu yaparken de aktarmak istediğıni oynarmış yapmaktan çok onu "oldugu gibi" iletiyor salona. Oyun kişilerinin se- yirciye ısrarla çocukluk fotoğraflannı gösterdikleri, kendi öykülerini anlatma- ya çalıştıklan o çarpıcı sahne, söz konu- su yaklaşımın unutulmaz örneğini oluş- turuyordu. 'Cam Temizleyicisi'ndekı yoğun devi- nim, "Denizden Gelen Kadın'da yennı. VVUson'un deyışiyle "Ibsen'in hayalleri- ne" bırakır. Ne var ki bu kez, oyun kişi- lennin iç dünyalannın derinliklerinden ula- şılır seyirciye ve sahnede yaşanmakta olanlann sarsıcı yoğunluğu gıderek tüm tiyatro uzamını kuşatır. Estetik minima- lizmin doruğundaki Robert Wilson'un sahne tasanmı ve tbsen'in zaman ve uza- mını başka bir yere. daha soyut ve evren- sel bir düzleme çekmek istercesine hazır- çok, erk ile hahcm-torşıthgına dönüştü- rülmüştür. Yine aynı bağlamda, asal so- run insan ve Tann arasında olmaktan çı- kıp "bir tarikat ile politik otorite arasın- daki çeüşki" niteliği kazanmıştır. Keskin bir dışav urumcu biçem Oyunun Japon geleneksel tiyatrosu ile savaş oyunJan arasında gidip gelen kes- kın bir dışavurumcu bıçemı vardı. Kışi- lerin duruşlan. davranışlan. konuşma bi- çimleri, konuşma yerine bir atılımda bu- lunmalan. devınimsizlikleri ve benzeri öğelerin hedefı çeşıtlı duygulan, tepki- leri beden diliyle yansıtmaktı. Beden di- li nasıl birhareketin hakkını veriyorsa. ko- nuşma dili de her sözcügün üstünde du- ruyordu. Amaç. "insan bedeninin fizik- sd veduygusal gücünübirteştirmek"tı. El- len Lauren'ın canlandırdığı ana kraliçe Agave'ın oyuna katılmasına dek -mini- malist sahne düzeni ve ışık da içinde ol- mak üzere- sahnedeki her öğe iki boyut- dığt metni genç yönetmenin nasıl ele al- dığını merak ediyordum, daha dogrusu, onu sahnede nasıl seyredilebilir kılaca- ğını Gördüğüm oyun beklentimin çok altındaydı. Yönetmen olsun, oyuncularol- sun metinle baş edememiş, ezilmişlerdi. Metnin ağırlığı, durağanlığı ve kimi za- man kendini yinelemesi, yalnız sahnele- meyi değil, oyunculuğu da etkilemişti, bu durum çok geçmeden seyirciye de yansıdı. Braunscvveig' in AKM'nin o de- vasa sahnesini, yukandan indirilen per- delerle bölerek çeşith uzamlar yaratma- sı, oyun alanında olabildiğince az, nere- dey se minimalıst düzeyde aksesuvar kul- lanması ve özenli seçılmiş bu nesnelere yüklediüi anlamlar, gösteride ilgimi çe- ken unsurlar oldu, Daha çok komedi tü- ründe yaptıklan çahşmalarla tanman Jerome Deschamps ile Macha MakeierTın ilk klasik oyunu 'Gülünç, Kibarlar'. Sa- natçı çitt, Fransa'da sahnelenen Moliere yapıtlannın içerdiği fars bölümlerinin çı- gerek metin gerekse sahneleme ve oyun- culuk açısından hazin bir sahipsizlik ya- şanıyordu sahnede. Bunlaryetmiyormuş gibi metin ile dil, yanlış kullanılan bir öykünme öğesine, bir aksesuvara dönüş- müştü, oyunun kurulduğu yer ve tarihle kurulan ilişki ise folklorik bir görüntüden öteye gidemiyordu. Ne kadar da yükle- nilmişti her şeye... Sahnede öyle konu- şuldu, gösterildi, anlatıldı ki seyirciye bir şey kalmadığı gibi onlarca soruyla çıkıl- dı tiyatrodan: Neden izbe bir ahşap ko- nakta unutulmuş bir tiyatro kumpanya- sı? Bunu "Kibarhk Budalası" ile buluş- turmanm mantığı nedir? Moliere, "için- de gönlü zengin insanlann yaşadığı bu yv kıkkonağa" neden konuk olsun kı?.. HaJ- dun Taner'in 'Sersem Kocanın Kurnaz Kansı'nı anımsatan oyun kişilerinin dil karmaşasını nasıl açıklamalı? Neden uyar- lama yoluna gidildi? İlle de "bİ2den" bir şey olsun kaygısının yarattığı bir zorun- luluk muydu bu?.. //aı 1)'GüzBitimindeMoliereyadaKibarhkBudalası'-tstanbul ŞehirTıvatrolan 2) 'Gülünç Kibarlar"- DeschampsetDeschamps,3) 'Balkon'-Tryatro Stüdyosu ' angi dalda olursa olsun, her sanat festivali günlük yaşamdan çalınmış değişik bir zaman dilimidir. Bu tür etkinliklerde insan kendi dışındakı dünyalarla tanışır, yaşantılara tanıklık eder, farklı olmanın getirdiği zenginliğin keyfine vanr. lanmış ve işin artık felsefesine vanlmış ışık düzeni seyirciyi, ona çok uzakmış gi- bi görünen. ama aslında bütünüyle için- de yaşadığı, ama herkesten -kendinden bi- le- titizlikle gizlediği bir iç dünyaya gö- türür. Bu noktada Susan Sontag'ın başa- nlı uyarlamasının yönetmenle buluşma- sının büyük önemi olduğunu unutma- mak gerekir. Söz konusu birlikteliğe Do- minique Sanda, Philippe Leroy gibi usta oyunculann katkılan da eklenince. orta- ya gerek sahneleme gerekse oyunculuk bakımından. tiyatroka\Tamını yeniden dü- şündürten, onu sorgulatan önemli bir baş- yapıt çıkmış. Suzuki. 'Dionisos' olarak adlandırdığı çahşmasına Euripıdes'in "Bakalar ını te- mel oluşrurmuş. Antik dönemin yazann- dan pek uzaklaşmamakla birlikte, kimi önemli aynntılann üstünde durup onlan işleyerek, günümüzde de geçerli olan si- yasi bir tartışma ortamı yaratmayı hedef- lemiş. Bu yaklaşımın en belirgın örneği. Euripides'te bir karakter olarak karşımı- za çıkan Dionisos'un, Suzuki'detannsal kimliğinden anndınlması, söylem ile ey- leminin koroya verilmesidir. Böylelikle Dionisos' un düşünceleri bir yerde toplu- ma mal edilmiş, kral Pentheus'la çıkan ça- tışma da kral ile Tann sürtüşmesinden lu görünürken, Amerikalı oyuncunun be- linnesîyle birlıkte bir duygu patlaması gerçekleşti. Ve iki boyutluluğun. nere- deyse ana kraliçenin tragedyabinı vurgu- tamak' üzere düşünüldüğüne, onunla bir- likte yeni anlamlar kazanarak üçüncü bo- yuta ulaştığına tanık olduk. Boyutlarla oynama durumu Suzuki'nin, yüzü Ba- tı'ya dönük, ama Doğu'yu da bütünüyle dışlamamış bir sanatçı olduğunu düşün- dürttü bana. Öyle ya, geleneksel sanatın- dan bire bir alıntılar yaparak bunlan sah- nesinde yapay \e zorlama olarak kullan- mak yerine, Doğu ile Batı kültürünü göz- lemleyip özümsemiş olan, kendi çağcıl sanatsal çizgisi doğrultusunda kullanabi- leceğı kimi öğelerden özgürce yararlana- bilen bir sanatçıdan bunu beklemek hiç deşaşırtıcı değıldi. 10. L'luslararası Istanbul Tiyatro Fes- tivali'nin merakla beklenen bir bölümü dei *Fransa'ylaBuluşına''ydı.'Doktor Fa- ustus ya da Şeytanın Pallosu" adh çalış- masıyla tanıyıp hayran kaldığımız ve bir tek Fransa'nın değil, Avrupa'nın dâhi ço- cuğu olarak bilinen Braunscvveig, bu kez Brechfin gençlik dönemi oyunlanndan bin olan 'Kentlcrin Ormanında'y ı sah- nelenıişti. Oldukça hantal bir yapıya sa- hip olan, Brecht'in birkaç kez yeniden yaz- kanldıgını gözlemleyip, genelde pek sah- nelenmeyen ve mizah yanının güçlü ol- duğunu düşündükleri oyuna bir de bu açıdan yaklaşmaya karar vermişler. Ve or- taya ne pahasına olursa olsun, seyirciyi güldürmek isteyen bir çalışma çıkmış. Başvurulan yol ise oyunun -ve de Mo- liere'in- fars öğelerini öne çıkarmak, bun- lan iyice abartmak. kimi rolleri, olayla- n olur olmaz gülünç kılmak. Deschamps- Makeieffikilisi yazılı metine dokunmak- tan, ona eklemeler yapmaktan çok oyun kişilerinin sesleriyle oynama, heceleri gereksiz yere uzatıp kısaltarak konuşma biçimlerini ya da söz dizimini bozma yo- luna gitmişler, sık sık mimik oyunlanna başv^ınnuşlar. 'Gülünç Kibarlar', gülünç olmaya çalışan, ama gülünçlüğü tartışı- lır bir oyun olmuştu. 'Bizden' bir şey oisun kaygısı Bu yıl Moliere için gerçekten talihsiz bir yıldı. festivale tasan olarak önerilen, yani perdelenni aynı dönemde açan "Güz Bitiminde Moliere ya da Kibarhk Buda- las" seyirciyi düş kinklığına uğrattı. Tur- gay Nar'ın uyarlayıp Mehmet Ulusoy'un yönettiği oyun, herkesin kendi başının çaresine baktığı, bakmak zorunda kaldı- gı bir ortamı yansıtıyordu. Gerçekten de 5. Sokak Tiyatrosu'nun, İstanİHil Dans Topluluğu'yla birlikte hazırladığı 80060 adlı oyunu, festivale seçilmiş ikinci tasa- nydı. Yaratıcılannın bir "kent masah" olarak niteledikleri ve bireyin kentle olan zorlu ilişkisini anlatan gösteri, temelde mü- zik. dans ve çizgi-romandan oluşmak- taydı. Dansçılann kostüm ve makyajla- n, projeksiyonla dipteki duvara yansıtı- lan çizgi-romanın biçemi, sahneyi birye- raltı atmosferine sokarken koreogTafinin sertçizgisi doğrultusunda kurulmuş olan, kişiler arasmdaki acımasız ilişkiler, ya- şanılan ortamın içerdiği gizli şiddeti yan- sıtmaktaydı seyirciye. tlgıyle izlenmiş olan gösterinin, ka- nımca, giderilmesi olası iki zayıf nokta- sı vardı: OzenYub'nın kimi zaman "çok konuşan" ve gördüklerimizi bize yeniden anlatan metni ile oyunun gereksiz yere uza- tılmasıydı. Beden diliyle konuşma dili- nin işlevleri gözden geçirilir, oyunun dra- maturgisi yeniden ele alınırsa ve genel- de birtakım kısaltmalara gidilip gösteri- ye yoğunluk kazandınlırsa, desteklen- meye değer bir başlangıç yapmış olan 80060'ın önü daha da açılacaktır. Festivallerin en sevdiğim yanı da insa- nı düşünmeye yöneltmesi, onun yaratıcı- lığını kışkırtmasıdır. Enka Vakfı Kültür Ppogramı • Kültür Servisi - Enka Vakfı'nca her yıl düzenlenmekte oyan Yaz Dönemi Kültür Programı başladı. Sadi Gülçelik Spor Sitesi Amfitiyatrosu'nda düzenlenen ve ağustos ayı sonuna dek sürecek program sanat etkinlikleri ve film gösterimleri olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Kültür programı çerçevesinde temmuz ayı boyunca izlenebıkcek oyunlar şöyle: 1 Temmuz"da Ankara Sanat Tiyatrosu'nun sahnelediği 'lnadına Yaşamak'. 3 Temmuz'da Bakırköy Belediye Tiyatrosu'nun sahnelediği "Bozuk Düzen', 6 Temmuz'da Sadn Alışık Tiyatrosu'nun sahnelediği 'Allahaısmarladık Cumhuriyet', 10 Temmuz"da Yalçın Menteş'ın sahnelediği 'Yalçın Menteş Shovv', 14 Temmuz'da Dostlar Tiyatrosu'nun sahnelediği "lns>anlanm\ 16 Temmuz'da Dostlar Tiyatrosu'nun sahnelediği 'Yosma', 29 Temmuz'da Dormen Tiyatrosu'nun sahnelediği 'Bu Filmi Görmüştüm'. Ovunlann başlama saati 21.15. Geceyarısı Sineması • Kültür Servisi-Gecevansı Sineması adlı yeni bir sinema dergisi sinemaseverlenn beğenısine sunuldu. 'Geceyansı Sineması'nın ilk sayısı Giovanni Scognamillo'ya ithaf edilmiş. İlk sayıda >er alan yazılar şunlar: Savaş Arslan'ın 'Yetişkin Bir Kadın Bir Cüceyi Gerçekten Sevebilir mi? Freaks: Ucubeler'. Karaca Savaş'm 'Ed Wood"un Izınden Gidenler', Orhan Anafarta'nın 'Dünyanın En Pislik Film Yönetmeni John Waters\ Karaca Savaş'ın çevirisiyle Cathal Tohlih ve Pete Tombs'un 'Avrupa'daki Seks ve Korku Sineması: Ahlaksız Öyküler', Kaya özkaracalar'ın 'Kayalıklann Dibindeki Sahillerin ve Harabe Şatolann Ozanı Jean Rollin', 'Kara Eldivenli yönetmen Dario Argento. 'Ayhan Işık'ın Italyan Korku Filmleri". Alı Aİcbayram'ın "Anti Roman Anti Sinema- Robbe Grillet', Serhat Günaydın'm 'Gözün Öyküsü ve Salo'da Ölüm ve Kurban Etme\ Savaş Arslan'ın 'Ortaçağda Kaybedenler Vardı". Dergide aynca korku sinemasından haberler de yer alıyor Rumelihisarı konserleri başlıyor • Kültür Servisi - Most Production tarafından geleneksel hale getirilen Rumelıhisan konserleri 9 Temmuz'da Nilüfer'in verecegi bir konserle başlayacak. Bu yıl dokuzuncusu düzenlenecek olan Rumelihisan konserlen, Kültür Bakanhgı'nın desteği ve Renault'un sponsorluğuyla Most Production tarafından gerçekleşecek. 9-16 Temmuz tarihleri arasında Nilüfer'in vereceğı konserlenn ardından 17-1S- 19 Temmuz tarihleri arasında Muazzez Abacı.20-21.22 Temmuz tarihleri arasında Zültu Livaneh. 23-2"? Temmuz tarihleri arasında Ajda Pekkan. 30 Temmuz-3 Agustos tarihleri arasında Kayahan. müzikseverlerle buluşacak. Rumelihisan'nda agustos ayında gerçekleşecek konserler ise şöyle' 4-6 Agustos arası George Moustaki, 7 Ağustos'ta Grup Gündoğarken. 8-9 Ağustos'ta Kubat, 10-11 Agustos'ta Haluk Levent. 12 Ağustos'ta Erol Evgin, 13-15 Agustos arası Cahıde müzıkali, 16 Ağustos'ta Müzeyyen Senar, 17-19 Ağustos arası Sibel Can, 20 Ağustos'ta Zuhal Olcaş. 21- 16 Ağustos tarihleri arasında Cem Yılmaz. 27-29 Ağustos tarihlen arasında Mustafa Sandal Yokolan Tünlerin İzinde-Aîrika • Kültür Servisi - Harvard Üniversitesi mezunu biyolog, antropolog Çağan Hakkı Şekercıoğlunun 'Yok olan Türlerin tzinde-Afhka" projesi Yapı Kredi tarafından destekleniyor. Temmuz-ekım döneminde ilk bölümü Afh'ka'da gerçekleşecek olan bu proje çerçevesinde Çagan Hakkı Şekercioğlu. soyu tükenme tehlikesi alhndaki canlılan, o canlılann yaşadığı özgün yöre kültürlerini, bu kültürlerin dogayla ilişkilerinı ve nasıl korunabileceklerini araştıracak. Har\ard Üniversitesi'nde biyoloji ve antropoloji eğitimı gören Çağan Hakkı Şekercioğlu, aldığı derslenn yanı sıra okulun ve araştırma kurumlannın desteğiyle altı kıtada araştırmalar gerçekleştirdi. Şekercioğlu'nun bugüne dek katıldıgı bilimsel yanşmalarda da çeşıtli ödüllen bulunuyor. Şekercioğlu'nun projesi Yapı Kredi Yayınlan tarafindan kitap haline getirilecek "\okolan Türlerin Izinde-Afrika' projesinin ilk bölümü olan Afrika gezisinin maliyeti 60 bin dolar." Yokolan Türlerin tzinde-Afhka, projesi çerçevesinde Çağ3n Hakkı Şekercioğlu, teknik altyapı uygun olduğu sürece Intemet'te açılacak olan bir sayfada proje hakkında bilgi verecek. zaman zaman İnternet sohbetlerine kaülacak. Picasso'nun doğduğu ev zfyarete açıMı • İSPANYA (AA) - Ünlü ressam Pablo Picasso'nun 25 Ekim 1881'de dünyaya geldiğı ev ziyarete açıldı. Picasso'nun ikinci katında doğduğu dört kath ev. tspanya'nın liman kenti Costa del Sol tarafından iki milyon marka restore edildi. Ziyaretçilere açılan evde Picasso'nun taslaklan. seramikleri ve çeşitlı yapıtlan sergileniyor. 1973 yılında Fransa'nın güneyinde ölen Pablo Picasso'nun doğduğu kentte. bir de Picasso Müzesi açılması planlanıyor. Ancak müzenin açılış tarihi belli değil. BUGÜN • 2. ULUSLARARASIBOĞAZİÇİFESTİNALİ kapsamında Harbiye Açıkhava Tiyatrosu'nda saat 21.30'da Paco Pena Flamenko Dans Topluluğu yer alıyor • GENÇ ETKİNLİK kapsamında 13.00-19 00 arası TÜYAP'ta kısa filmler (13.00-14.30), '2 Yüz T (16.00- 16.30). 'Bir Şışede Bir milyon lnsan", (17.00-17.30). 'Mücadele veYasam'(18.00-18.15),-Yol'(18.20- 18.35), 'Savaş' (18.40-19.00) konulu performans \e gösterilerin yanı sıra gün boyu devam edecek olan vvorkshopve happening ızlenebilır. 26. ULUSLARARASI ISTANBUL MÜZİK HSTİVALİ BUGÜN • Aya trini IMüzesi'nde saat 19.00'da Musica Antiqua Köln dinlenebilir. YAREV • Aya lıini Müzesi'nde saat 19.00'da Ensemble Concordia müzikseverlerle buluşacak.
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog