Bugünden 1930'a 5,431,190 adet makale [Gelişmiş]



Katalog


«
»

SAYFA CUMHURİYET 13 KASIM 1997 PERŞEMBE 12 KULTUR Sylvia Plath ile TedHughes 'un kızı Frieda Hughes, kendi öyküsünü anlatıyor Geçnuşinde 'karabfrdetik'varKültür Servisi - İngiltere'de savaştan beri yaşanan en korkunç kış sırasında 11 Subat 1963"te. şair Syhia Plath iki ço- ouğunun uyuduğu odanın kapısının önü- ne ıki tabakta süt ve ekmek bıraktıktan sonra başmı fınnın ıçine sokup, tüpga- zı açmıştı. lntihannın birkaç ay öncesin- de, kocası şair Ted Hughes"dan aynlmış- tı. O çocuklardan birisi. iki yaşmdaki Frieda'ydı. O günün ağir bedelıni 34 yıldır üzennde taşıyan Frieda Hughes, kendini kanıtlamış başanlı bir sanatçı artık ve geçnıişiyle yüzleşmenin zama- nı geldiğı kanısında. The Guardian ga- zetesi, Frieda Hughes"un geçmişinden söz ettiği ilk söyleşiyi. geçen günlerde yayımladı. "İnanması beüd de güç ama, anne ve babamu şiirierini ilk kez iki yıl önce oku- dum" dıyor Fneda Hughes. "Hattaokul sınavlanm için babamın şiirierini ince- leme önerisini reddetmiştiın. Kendi ya- şamıma fazlasıyla yakındı... Sınav sıra- sında 'Ted Hughes burada şunu anlat- maya çalışıyor" dediklerinde, 'Hayır. bu- nu anlarmaya çalışıyor, bilıyorum, çiin- kü o benim babam mı dıyecektim?.." Anne ve babasının edebi geçmişleri- nı görmezlıkten gelmek bir başkaldın- nın dışavurumuydu belki ya da onlann etkisınden kendısıni korumanın bir yo- lu... •*İkisidegeçerü"diyeyan]t venyor bu soruya Fneda Hughes. "Ahşüageimiş gençtik başkaldın sünecini babamın ina- dına davraıuşlarda bulunarak geçirdim - sözgelimi çok genç yaşta bana hiç uy- gun olmayan birisiyİe ev lendim. Ama bir sanatçı olarak kendi sesimi ve vizyonu- mu bulnıam gerektiğinin de bilincindey- dim." 'Zehirienmeden' büyümek Yedi adet çocuk kitabı yazan, ulusla- rarası sanat ortamında ressamlığını ka- nıtlayan ve yakında ilk şiir kitabını ya- yimlaması beklenen Frieda Hughes'un şıirlen. kuşkusuz anne ve babasının şi- irlenyle karşılaştınlacak eleştirmenler- ce. Bu noktaya gelebilmek için, öncelik- le kendi kımliğini kanıtlamaya çalışmış Fneda Hughes. Anne ve babasının evliliğinin trajik yönlerini ve annesinın intihannı unut- maya çalışarak yaşamını sürdürmesı ge- rektığıne inanmış. Sylvia Plath ve Ted Hughes'un geçmişı, ıki şairın ailelerinin yanı sıra biyografı yazarlan. eleştırmen- ler, akademısyenler ve gazetecilenn or- tak olduğu, ateşli bir tartışma alanı ol- mayı sürdürüyor hâlâ. ., Syivıa Plath anısı üzerinde hak ıddia eden ve ayru karutlara birbirinden fark- Babası Ted Hughes. Annesi SyHia Plath. intihar etti, babası yoğun bir nefretin odağı oldu. Öncelikle kendi kimliğini kanıtlayan 34 yaşındaki Frieda Hughes, geçmişiyle yüzleşmenin zamanı geldiği kanısında.Yedi adet çocuk kitabı yazan, uluslararası sanat ortamında ressamlığını kanıtlayan ve yakında ilk şiir kitabını yayımlaması beklenen Frieda Hughes, anne ve babasının şiirierini ilk kez iki yıl önce okumuş. Babasının kızı Frieda, annesinin okurlanndan şikâyetçi. lı yorumlar getiren iki kamp arasındaki savaş bugün de sürüyor. Plath kampın- da, ünlü şairi kadın hareketi mücadele- sinde yaşamını yitıren bir şehit olarak lanse eden eski arkadaşlan ile bir grup feminist yer alıyor. Onlann çızdıği port- rede. Sylvia Plath bir şovenist ile evle- nerek yaşamını mahveden (Plath'ın di- zelennde 'Mein Kampf (Kavgam) tıpli, siyahlı adam'). 1950'li yıllann parlak Amenkalı genç kadını; sonunda Lond- ra'da yalnız bir ölüme mahkûm edilen, haksızlığa uğramış, terk edilmiş bir ka- dın. Ted Hughes'un sayıca daha az olan destekçileri ise çok daha farklı bir Sylvia Plath'tan sözediyorlar: Içindeki şeytan- larla sürekli boğuşmak zorunda kalan mükemmel bir şair. 'Sırça Fanus' roma- nının konusu da olan ıntihara, Ted Hug- hes'la tanışmadan çok önce sarmış nev- rotik bir kişılik. Öylesıne saplantılı de- recede sahıplenici ve entrikacı ki, Ted Hughes kendini başka bir kadının kol- lanna atmak zorunda kalmış... Frieda Hughes. işte bu ortamda 'ze- hirienmeden' büyümek için büyük ça- ba harcadığını anlatıyor. Çocukluğu, an- nesinin ölümünden sonra Devon'da, kentten uzak bir kasabada babası ve ikinci kansıyla geçen Frieda Hughes, İngıltere ve Amerikan edebi çevrelenn- den uzak yaşadığını söylüyor: u Babam, çocukiannı tüm söylentilerden koruma- yı bir görev bilmişti. Töm o tarnşmalar- dan uzak kaldım." Ancak babasının ses- sızlığinin yanı sıra Sylvia Plath biyog- rafısı yazanlara "rehberiik" şeklinde yürüttüğü stratejısınin pek de başanlı olduğu söylenemez yıne de. Yazılan bi- yografılerde ortaya atılan iddialar, derin yaralaraçmış çocuklann üzerinde. Ama belkı de Frieda Hughes'u en çok etkile- yen, 'aşın fenünistîeruT Sylvia Plath'ın mezarlığını rahat bırakmaması. Plath'ın mezartaşı üzerinde kocasının soyadının yazılı olduğu bölüm sürekli kazmıyor. "Sanki annemin cenazesi her yıl yeni- den kalkıyor. Çogu kimsenin annesi ba- bası öldüğünde cenaze kalkar ve mesele kapanır. Ben o acıvı her yıl yeniden ya- şamak durumunda kakum" dıyor. BeUeğinde bir boşluk var Annesinın yaşamı ve ısmını kullanan- lara karşı duygulannı "Okurlar" adlı şiınnde dıle getiriyor Frieda Hughes. Şi- ir, ünlü insanlann yaşamı üzerinde hak ıddia edenlere ve sansasyon amacıyla derin yaralan kazıyan biyografi yazar- lanna açık. bir saldın nıteliğinde. Şiir, aynı zamanda Sylvia Plath'ın şiirinin bir yankısı sankı. Ancak Frieda Hughes, doğrudan bir etkilenme olduğunu red- dedıyor. "İnsanlar, şiirierimin hem babanu, hem annetni anımsattığını söylüyorlar. Doğnısu ben ikisinin , şiirini de o kadar Ki bilmiyorum.'" Annesinin, feministlerin yarat- tığı prototipini eleştiren Frieda Hughes. "Feministler, annemin şairliğinin yanı sıra bir eş ve bir anne de olmak istediğini unuru- yorlar. O, her iki rolü de seçmiş- ti" diyor. "Ben feminist değilim. Kendimi 'eşitlikçi' olarak ta- nımlayabilirim. Kadın ve er- keklerin birbirini dengetemesi- nin hem mümkün hem de arzu- lanan bir durum olduğu kant- sındayım." Anne ve babasının bir kop- yası olmamak için gösterdi- ği çabayı. kimi zaman aşın boyutlara vardır- mış Frieda Hug- hes. Sözgeli- mi bugüne dek annesinin yaşamıyla ilgi- li yazılan en az altı kitaptan biri- ni bıle okuma- mış Anne Step- henson'ın, Ted Hughes'un öykü- süne en yakın olan Plath bi- yografisi "Acı Şöh- ret"i almış, ama yalnızca bır iki sayfa- sını okumuş: "Ben daha çok kendi geleceğimle Dgüeniyordum. Babam benden hiçbirşe> saklamadı. Ne zaman istersem, sorulanmı yanıtlayabileceğini söyledi. Ama ben pek az soru sordum." Frieda Hughes'un beUeğinde. "karade- lik" dediği bir boşluk var. The Guardi- an gazetesinde. annesinin biyografilen- ni okumuş olan gazetecı, çocukluğuna dair Fneda'dan daha bilgıli. Anne ve ba- basının ne zaman boşandığını bile tam olarak anımsamıyor... Bu boşluğu, an- nesinın ölümü nedeniyle yaşamış olabi- leceği travmayla açıklamıyor ve aşın de- recede sadık olduğu babası Ted Hughes'u koruyor, onunla ilgili olumsuz bır söz ettırmi- yor. Bugün yaşamını Avust- ralya'da sürdüren ("Hayır, kaçmadım... Avustralya'vı çok seviyorum'" diyor) Frieda Hughes dünyaya geldiğinde, Sylvia Plath yenı doğan çocuğundan esinlenen bir şiir yazmış, bu şiırde -ilginç bir rast- lantıyİa- Avustralya'dan söz etmiş ve te- miz bir geçmişie, kendi yüzünle' diye bir dize yer almıştı. Unutuunuş-bır geçmiş mi demeliydi? Anma haftasmdaki 'Atatürk İçin Düşünmek' konulu sergi ve etkinlikler bir panelle başladı 6 Hider kovdu, Atatürk kucaldadı!.•'Kültür Servisi-Milli Reasürans Sanat Galerisi tarafından Ata- türk'ü anma haftası nedeniyle dü- zenlenen "Atatürk İçin Düşün- mek" konulu sergı ve etkinlikler başladı. Önceki gün açılışı yapılan "İki Eser: Katafalk ve Anıtkabir / İki Mimar: Bnıno Taut ve Emin Onat" sergisiyle birlikte Millı Re- asürans'ın galeri semıner salonun- da gerçekleştırilen panelde, Prof. Doğan Kuban ve Prof. Nezih El- dem'in yanı sıra Taut'u yakından tanıyan Alman Profesör Kristiana Hartmann da "büyük ölümün duygulu mimartanıklan" hakkm- da konuşmalar yaptılar... Aynı zamanda sergı ve etkinlık- lerın "bilimselyönermenliğini" de üstlenen İTÜ Mimarlık Fakültesi Öğretim Cyesi Prof. Dr. Afıfe Ba- tur tarafından yönetilen panel, Batur" un bu çalışmada gözettıkle- ri "anlam ve değerleri" açıklama- sıylabaşladı. "Atatürkiçinşimdi- ye kadar sayısız insan, çok sayıda aydın \c düşünür. sanatçı ve bilim adamı düsündü, çauştı ve tasarla- dı" dıverek söze giren Prof. Batur. bunlararasından sadece ıki mima- n, Onat ve Taut'u neden ele aldık- lannı ise şöyle vurguladı: " Bu sayısız sanatçının arasında doğrudan onun için mimarca dü- şünüp tasariayanlann ve gerçek- leştirenlerin savısı bir elin parmak- lannı bile geçmivor. Onun için ta- sarlama ayrıcalığının bir ucunda, >aşamında kullandığı Çanka- ya'daki ilk konutiçin mimarVedat Bey, Yeni Köşk için mimar Holz- meister ve Florya Köşkü'nde de mimar Se^i Arkan var ve bun- larla sınırlı... Bu a\ rıcalığın öte- ki tarafında ise yaşamında kul- lanacağı değil, geçici veya sonsu- za dek içinde yatacağı yapıların mimarları bulunuyor..." Prof. Afife Batur. "TBMM önündeki katafalk tasanmı, bü- vük bir ölümün üzerinde, Ata- türk'ün ölümü üzerinde mimarca düşünebilmenin ilkörneği>di. Ka- tafalk si\ah. koyu ve karanlık de- ğildi. YeşiL, canlı ve ağaç bezeme- liydi. Taut, Atatürk'ü sanki doğa- nın yaşam dolu kucağma bırakı- yordu" dedi. Anıtkabir'in ise sa- dece bir saygı binası değil. aynı zamanda **Cumhııriyet idealleri- ni simgeleyen anıt" olduğunu vur- guladı. Panelin Alman konuşma- cısı Prof. Kristiana Hartmann, ilk kez 1996'da Istanbul'a gelen. an- cak "Türkiye'yle olan aşkını r> 1936-1938 yıllân arasında u kısa vecoşkulu" olarak yaşayan Bruno Taut'un. aslında "büzûnlü ve ke- derö bir insan" olduğunu söyledi. 1933 te Almanya'dakj faşist re- jimden kaçarak 3 yıl Ispanya'da kaldıktan sonra Türk hükümeti- nin davetı üzenne bu ülkeye gelen Bruna Taut. Prof. Hartmann'a gö- re mimarlık yaşamındaki en başa- nlı ve en mutlu dönemıni, sadece ölümünden önceki 2 yıl Türki- ye'de yaşamıştı. Millı Eğitim Bakanlığı'nainşa- at ve proje şefliği yaparken Güzel Sanatlar Akademisi'nde Mimar- lık Bölümü'nüyönetırkenve Ata- türk için katafalkı tasarlarken ağır bır astım hastası olmasına rağmen en çalışkan mimardı. Taut'un bu coşkusunun kaynağında ise sade- ce Atatürk sevgisı vardı. Çünkü, " HitJer kovmuş, Atatürk kucakla- mışü.-" Bir başka kuşak Prof. Nezih Eldem, "Atatürk'lü yıilan yaşamanın ne demek oidu- ğunu" anlatırken o yıllarda özel- likle "devrimlerin'' yaşama geçe- bılmesi için kendi anne ve baba- sıyla birlikte tanıdığı herkesin ne denli canla başla çaba gösterdiğı- nı anımsattı. "Onlar sanki şimdi- ki biz degildilerya da biz onlar de- ğiliz, o bir başka kuşakü; hiçbir şev göstermelik ve önceden kunıl- muş değOdi. Atatürk sevgisi de iç- ten gelen müthiş bir bağlılıko" dı- yen Prof. Eldem. Anıtkabir'de kendısinin de katkısı olmasını ya- şamının en onurlu kesıtini oluş- turduğunubelirtti. Prof Doğan Kuban ise "Beni Emin Onat mimar yapü, vine onun sayesinde mimarlık tarihçi- si oldum. ama ben Atatürk'ün ve Atatürk Türkivesi'nin ne anlama geldiğini anlatacağım, çünkü Emin Onat da O'nun ürünüdür" dıyerek başladığı konuşmasında, "Türkiye Cumhuriyeti idealinin" en kısa ve öziü bır ifadeyle "bir uygarlık projesi" olduğunu vur- guladı. Bu projenin temelinde ise "çağdaşhk" ve "ulus olmak olgu- sunun" bulunduğunu belirten Prof. Kuban. bugün yaşanan san- cılann da bu iki temelde, hâlâ so- runlann bulunmasından kaynak- landığını anlattı. Yıldız Kenter, "akşam iki saate adanmış bir ömrün gerilimi"ni Maria Callas'la paylaşıyor Bir diva öteki divaya yaşam kaüyor USTUN AKMEN Herkesadını Maria Callasbılıyorbılme- sine de. aslı Maria Cecilüa Sophia Anna Kalogeropulos. Lirik ve dramatık çok yön- lülüğüyle 20. yüzyılın ortalarında klasik koloratur soprano rollerini yeniden can- landıran bir 'dha'. Bilinen bırgerçek ki. günümüzde kültür- kişilik ilişkileri incelenirken bir toplumun kendi içindeki bireylerin psikolojik ben- zerliğinı (ya da toplumlar arasındaki psikolojik farklan) açıklamak için 'ulusal karakter', 'temel kişilik'. 'bicimlendirilmiş kişilik'.'kültürel karakter' gibı bütünleyı- ci kavramlar kullarulıyor. Oysa bu kavram- lann hepsi bir bakıma durağanlık belirt- miyor rau? Devam etmekte olan bir kültür ile o kültürü yaşayan bireyler arasında var olan yakın ilişki ya da benzer görünüm bu kavTamlarla açıklanmaya çalışılmakta değil mi? Amerikalı yazar Terence Mc Nally'nin Maria Callas yorumu olan 'master Ğass'ı ilk bakışta bu sorulara yanıt anyor gibi. Yanıt bulunabihyor mu? O işin başka tarafi. Burada konu, bir 'diva'ya bir başka 'diva' olan Yıldız Kenter'in yaşam katması. Yıldız Kenter bunu yaparken tüm duyu- lannı, belleğini, kişisel ve toplumsal deney- lerini işbaşma çağınyor. "Aynı gün içinde yaşanan birkaç saat.. Bir sınıf, hoca konu- .mundaki Callas, bir eşlik pivanisti. bir set hizmedisi, üç genç opera sanatçtsu bir de dersi izleyenler™" Peki, bu sıradan olayı sahne olayına alabildiğıne özgü hale ge- tiren ne acaba? Aysegül Yüksel'ın pek yennde tanımlamasıyla, elbette: "CaBas'ın kişüiği, McNeUj'nin dhalogyohıylaoluştur- duğu anlam ve anlanm düzlemleri, Callas'ı canlandıran o\ uncunun yorumu." Yıldız Kenter geniş bir gözlem biriki- minden yararlanırken bir yandan da sürek- li olarak yaşamdan yeni somut izlenimler devşirmeyi başarıyor. "Olduğum gibi davranmayı severim ve evrende hiçbir şev için okluğumdan farklı gözükmek iste- mem" diyen Callas'ın görünüşüyle yaşamının değişmez olaylan arasındaki aynmı ortaya koymak amacıyla 'gereç kay- nağı'nı ilgiyle. dikkatle ve de saygıyla in- celıyor. Ama nereden bakarsanız bakın, sonuçta o da bir 'diva'dır. Kendi görüşü, kendi anlayışı neyse ona ulaşıyor. Yıldız Kenter'in yaratıcı çalışması bu <3esinin tutsağı olmuş, sıradanlıktan hoşlanmayan bir 'diva'nın trajedisini, sahne tozunun esriği ve aynı biçimde sıradanlıktan hoşlanmayan bir başka 'diva' canlandınyor. Hem de "akşam iki saate adanmış bir ömrün gerilimi"ni Callas'la paylaşarak... oyunda da tam bir tepki özgürlüğünü kap- samakta. Oyundaki özgür anılarla çağnşımlar, herhangi bır dış baskının en- gellemesıne ya da ne bileyim koşulla- masma uğramaksızın akıp geçiyor. Bu gerçekte elbette Mehmet Birkiye'nin de yönetmen olarak payı var. Uygun giysileri bulup buluşturan Çolpan İlhan'ın da; sıcak bir odaya giren kişınin. sıcaklığı görmediği halde duyumsaması gibi izleyiciye sanki birbaşkalık yaşatan OsmanŞengezer deko- runun da; gülmecenin yok olduğu, hüzün yellennin esmeye başladığı düzlemlerde bin bir ayrıntılı renk yakalayan Yüksel Baydın'ın da; ses etkilerini tastamam ölçe- bilmiş Can İşjtmen'ın de katkılan var el- bette. Var da; Yıldız Kenter oyundaki yapmak eylemini, içindeki ıstek öğesı yüzünden, heyecanlanmak öğesinden öylesıne ustalık- la ayınyor ki; inandırmak. yatıştırmak, yal- varmak, alay etmek, veda etmek, bekle- mek. sürüp gitmek, gözyaşlannı tutmak, kıvancını ya da kederini gızlemek gibi eylemlerin ardındaki motifler. yanı devin- dirici güçler, izleyiciye sanki hiç yardımsız şıpın işi aktanlmış gibı oluyor. Oyundan çıkarken Yıldız Kenter-Callas özdeşleşmesi düşünülmekte. Dahası: "Oyunculuk mu, opera şarkıcıuğı mı" sorusu çengel olup kulağın arkasına asılı- yor. Yanıt. Yıldız Kenter'in oyun için gereken müziği bulmada geniş bir özgür- lük içinde olması olabilir mi acaba? Oyle ya. örneğin Callas. bır opera parçasında bestecinin beste içinde açıkça açıkladığı niyetinı tüm "açıkhgiyla" ortaya koymuyor muydu? Rıtım, ses, sesin yüksekliği ve yu- muşaklığı, düşünceyi j'üklenen durak, tempo, bunlann tümü zaten bestede açıkça belirtilmiyor muydu? Yıldız Kenter ise gene sesi, yani konuşma için gereken tonu, durağı. tempoyu, ritmi ve rengi arayıp bu- lurken McNelly'den hiç mi hiç yardım bek- lemiyor. İşte size, tam tanımıyİa olağanüstü yaratıcı eylem... Ne ganp! Sesinin tutsağı olmuş, sıradanlıktan hoşlanmayan bir "diva"nın trajedisini. sahne tozunun esriği ve de aynı biçimde sıradanlıktan hoşlanmayan bir başka "diva" canlandınyor. Hem de ünlü soprano Stratas''ın deyimıyle "akşam iki saate adanmış bir ömrün gerilimi^ni Callas'la paylaşarak... IŞILDAK VE YELPAZE ATİLLA BİRKİYE TÜYAP'ın Apdından TÜYAP Kitap Fuan, ilk açıldığında, o günün ko- şulları gereği önemli bir görevi üstlenmişti. Ülke- nin karanlık yıllarıydı; 12 Eylül egemenliğini sürdü- rüyordu. Yani, üstümüzdeki bulutlar da karaydı. TÜYAP, böylesine bir dönemde; kitapların yakıl- dığı, televizyonda bir suçlu gibi gösterildiği bir dö- nemde, "kitap /uan"gerçekleştirmekle, demokra- tik, dolayısıyla düşünce özgürlüğüne yönelik bir iş- lev üstlenmiş oluyordu. • • • Bizim ülkemizde kitapla ilgili bir şeyler yapmak, etkinlikler düzenlemek, kimi çevrelerce hepolum- lanır. Doğrudur da çünkü bu ülkenın geneli kitap- tan uzaktır; bu ülkenin yöneticileri, hep kitaba kar- şı bir kampanya sürdürmüşlerdir. Öğrenmek, bilgilenmek ne hikmetse onlan kor- kutur. Yalnız kitaba karşı mı bu böyle? Sanatın her alanında benzer tavırla karşılaşırsınız. Korkulur, is- tenmez. Sanırım Ahmet Cemal'den duymuştum. İkinci Dünya Savaşı'nın hemen sonrasında Viya- na'da ilk yapılan bina opera binasıymış. Bizde isetamtersidir. Politikacılann, kültüre, sa- nata ilgisi göstermeliktir. Üstelik "şov" düzlemin- dedir. Bir iki kişiyi tabii ki ayn tutuyorum; ama bu ülkenin genelinde ve tarihinde bu böyledir. Kahramanlar çıkar, bir şeyler yapmak ister, an- cak hemen düşman ilan edilir. Yıllardır kültüre, sa- nata ilişkin ciddi bir yatınm, ciddi bir plan bulamaz- sınız. Yapılanlar, devede kulak misalidir. Ama öte yandan yaptıklannı çok büyütürler. İn- san, Hasan Ali Yiicel gibi birini anımsayınca, şim- diki polıtikacıların adına utanıyor. Şımdikiler onun gibi bir kültür politikası izleselerdi; kimbilir ne bü- yük "şov" yaparlardı. • • • TÜYAP Kitap Fuan'nın da sanınm artık değişme- si gerekiyor. Birkaç yıldır oldukça kötü bir organi- zasyona sahıp. Bir de süresinin biraz kısalması gerekli. Genellikle bir satış fuan gözüyle bakılıyor. Tanıtımı önemseyen yayınevleri azınlıkta. Fuarda son yıllarda, bir Mahmutpaşa kimliği egemen. Birçok insan ilk kez o da medyatik oldu- ğu için kitap fuanna gidiyor. Toplantılar doluyor, a- ma satış konusunda yayınevlerinin çoğu şikâyet- çi. Masraflarını güç çıkardıklannı söylüyorlar. Ne kadar özenle kitap satarsanız satın -ki bu tür yayınevleri azınlıktadır-, belediyelerin halk pazar- lanna benzemekten kaçınamıyorsunuz. Bizdekı egemen görüş, 'aman insanlar kitapla şu veya bu şekilde buluşsun da gerisine aldır- ma'Ğ\r. Bu her zaman için geçerli olmuyor. Yeni ba- kışaçısı getirilmeli... ••• Bu yıl, fuann konuklan çok önemli yazarlardı. Anımsadjğım kadanyla, konukaçısındanen başa- nlı yıldı. Önceki yıllarda da önemli isımler gelmiş- ti, ama ilk kez bu yıl bu kadar önemli isim bir ara- daydı. Ne hikmetse, medyada bunun karşılığını göremedik. Eskiden fuar bir bayram havasındaydı. Özellik- le yazar ve yayıncılar, fikir alışverişinde bulunurdu. Yararlı bır "fletişim" vardı ortada. Şimdi ise kimse- nin ne konuklardan haberi var ne de birbirinden; kimse de kimseyi karşılaştırıp tanıştırmıyor. O zaman o konuklan niye çağınyorsunuz? Za- ten medyada da yeterince yer almıyor! Yayıncılık konusunda, yazarlık konusunda bil- gi alışverişinin olanağı sağlanmıyor. Bir kitap fu- arının temel işlevi bu değil midir? •*• Özcesi, fuar yöneticilerinin yenilikler yapması gerekli. Çok ciddi düşünmeliler. Çağdaş, Istan- bul'a yaraşır bir fuar nasıl olur onu araştırmalılar. 'Benyaptım oldu' demekle olmayacağı gibi eleş- tirilere kulak tıkamakla da olmaz. TÜYAP Kitap Fuan, bizim için önemli bir etkin- liktir. Geleneği vardır. Hiçbirimizin yadsıyamayaca- ğı bir anlamı vardır; her ne kadar "ticari" bir yapı olsa da. Devam etmesi, her zamanki dileğimizdir. Ama bir an önce Mahmutpaşa anlayışından kur- tulup, yeni bir düzenlemeye gidilmelidir. Umanm seneye, arzu ettiğimiz kitap fuannı bu- luruz! Türkiye Felsefe Kurumu'nun Hümanizma' semineri • Kültür Servisi - Türkiye Felsefe Kurumu'nun "Hümanizma" (Insancılık) konusundaki semineri yann Beyoğlu Tank Zafer Tunaya Kültür Merkezi'nde saat 10.30'da başlayacak. Hasan Âli Yücel'in doğumunun 100. yıldönümü dolayısıyla düzenlenen bu seminere Ionna Kuçuradı, Betül Çotuksöken, Attila Erdemli. Arslan Kaynardağ ve Bahattin Can konuşmacı olarak katılacak. Beaux Arts Trio AKM'de • Kültür Servisi - Dünyanın en ünlü piyano üçlüsü olarak adlandınlan Beaux Arts Trio, bugün saat 19.00'da Atatürk Kültür Merkezi Konser Salonu'nda bir resital verecek. Konserde Ludvvig Van Beethoven'ın üç tnosunu seslendirecek. Istanbul Devlet Senfoni Orkestrası aynca cuma günü saat 19.00'da. şef Tadeusz Strugala yönetiminde Beaux Art Üçlüsü'nün ve Brygida Bziukievvicz'nin solist olarak katılacağı bir konser verecek. Konserin ilk yansında Ludvvig van Beethoven'ın 'Üçlü Konçerto'su, ikinci yansında da çağdaş Polonyalı besteci Henryk Gorecki'nin Üçüncü Senfoni'sini seslendirecek. Saint Louis kristalleri Akmerkez'de • Kültür Servisi - Kristal yapımı ve işletmeciliği geleneksel zanaata dönüştüren Fransız Saint Louis firmasının 19. ve 20. yüzyıla ait özel yapıtlan 19 Kasım tarihine dek Akmerkez Beymen'de sergileniyor. Beymen Home etkinlikleri çerçevesinde gerçekleştirilecek olan sergide. Saint Louis'in koleksiyonlanndaki antika yapıtlar farklıhklan ve detay işletmeciliği ile sunulacak. BUGÜN • ATATÜRK KÜLTÜR MERKEZİ'nde Istanbul Devlet Opera ve Balesi'nin sahnelediği 'Kral ve Ben' operası saat 20.00'de izlenebilir. • AKSANAT'ta saat 12.30'da 'Vintage Collection Vol.l: 1958-59', saat 18.30 ve 19.30'daise Merih Akogul'un 'İFSAK 13. Istanbul Fotoğraf Günleri Etkinlikleri' kapsamındaki "Dönüşümler' başlıklı dia gösterisi izlenebilir. • YUNUS EMRE KÜLTÜR MERKEZİ'nde saat 20.30'da Bakırköy Belediye Tiyatrolan'nın sahnelediği "Kuğular Şarkı Söylemez' adlı oyun izlenebilir.
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog