Bugünden 1930'a 5,439,797 adet makale



Katalog


«
»

20 TEMMUZ 1995 PERŞEMBE CUMHURİYET SAYFA KULTUR 1r 5 GRAMOFON İCNESİ Halit Refiğ ile söyleşi SELtM tLERİ "Artıkkuşlar, otlarve böcekleriçin..."Yirmi beş yıl önce olmalı: Yeni Dergi'de 'GeKnJik K E ' adlı bir hikâyem yayımlanıyor. Kemal Tahir'in evmde tanıştığım Hafit Refîğ'e okumast için Yeni Dergi'yi veriyorum. Halit Bey, bu hikâyeyi okuduktan sonra bana yüreklendirici sözler söylüyor. "Senaryo yazmayt düşünmez nüsin?" diye eklıyor. Sınema hayatımın en büyük ülkülennden biri. Yeni yetmeliğimde oyuncu olmayı düşlerdim. Oyunculuk konusundan Halit Refiğ'e söz açamıyorum tabii. Hıç bilmediğim senaryo teknıği de umunımda olmamalı ki bu senaryo yazma macerasına atılıyorum. Sonuç: Senaryo parasını ben ahyorum, senaryoyu Halit Bey yazıyor. Yirmi beş yıl sonra. aziz dostum Halit Refiğ, Türk hikâyecilerinden bir dizi yapmaya karar verecektır. Henüz çekim aşamasına ulaşamamış bu tasan için benden de bir hikâyeye yer verecek. "Gelinlık Kız'da birleşiyoruz, ama Halit Bey, geçmişin tecrübesiyle hemen belirtiyor: "Senaryolan ben yazacağnn™" Şaka bir yana, Halit Bey'le kesintisiz dostluğumuza karşin, ikinci bir senaryoda birlikte çalışmak fırsatı doğmadı. Kimi tasanlarda bir araya geldik, çok güzel tasanlardı. Bunlardan biri. ilk Türk kadın ressamı Mihri Müşfîk'in hikâyesiydi, birbaşkası. Şair Nigâr Hanım. Tabii birer hayaldi. Belki bir gün olabilir. Ben şımdi eskileri kurcalıyorum ve diyorum ki: "Halit Bey. sinema rutkusu, sinemacı olmak istegi, ne zaman. hangi dürtülerle başiadı?" - Benim sınemaya ilgi duyuşum çocuklukta başlayan bir şeydi, Selimciğim. tlk gördüğüm filmi gayet iyi hatırliyorum. Ya dört ya beş yaşındaydım. annem beni Pangaltrdaki Tan Sineması'na götûrdü. Biz de Nişantaşı'nda otunıyorduk. Sinemada bir Rus masal Fılmi oynuyordu. Orada bir balık yakalanıyor ve konuşuyordu; eğer kendisini serbest bırakırlarsa dilekJeri yerine gerireceğini söylüyordu. Bu film, beni çok etkilemişti. Tesiri de yetişme çağlanmda hep sürdü. "lnsanlar yetişme çağlannda, meslek konusundâ boyuna fikir dcğişriririer. Ama sizde övie olmamış, adeta baştan belirienmis_" - Şımdi sinemaci olmak tutkusundan önce birtek meslek aklımdan geçti. Bir çocuk hayalperestlıği ıçinde düşündüğüm ilk meslek, gemi kaptanlığıydı. Şimdi de vapurlara sevgim devam eder, ama o çocuk dünyası; vapurlara, gemilere, uçaklara çok bağlıydı. Belki bana onlar büyük oyuncaklar gibi geliyordu, hepsini çok seviyordum. Meslek seçme çağına gelince sinemadan başka şcy düşünemez oldum. Bir kez duyulan pişmanhk "Bu karan aileniz nasıl karşıladı? Sinemaeılık herhalde_" - Tabii tabii! Benim bu karan verişim 4O'lı yıllann sonu, lıse yıllarım. O zaman sinema Türkiye'de bir meslek değil. O zamanlarda bir yıla üç-beş film düşüyordu ve daha çok tıyatrocular, boş vakitlerinde film çevirirlerdi. Sinemacılığı meslek olarak seçmem, aileme bir ham hayal olarak göründü. Onlar benim mühendis olmamı istedıler; o zamanın itıbarlı mesleklen mühendislık, doktorluktu. lki yıl mühendis olmak için tahsil jjördüm. Ama yaz aylan Tünel"deki Necip Erses Stüdyosu'nda hiçbir para karşılığı olmaksızın çalıştım. 1952 yazı öyle geçti: sinemanın ne olduğunu. laboratuvannı, seslendirme yöntemlenni, montajını yani sinemanın teknik yapısını öğrenmek istiyordum. Sinemayı o kadar çok seviyordum kı sinema yazılan da yazıyordum. Yani mühendis olamayacağımı, artık kesenkes anlamıştım. "Feki mutlu oldunuz mu Halit Bey? Hiç pişmanhk duvduğunu/ olmadı mı?" - Bir tek sefer... Bir tek sefer pişrnan oldum. hatta meslek değiştirmeye kalkıştım. 1968 yılıydı; ilk yönetmenlığimi 60"ta yapmıştım, yedi- sekiz yıllık bir tecrübe sonucunda 'Haremde Dört Kadın' filmıni yaptım... "Çok sevdiğim bir çanşmaıu/dır." - Teşekkür ederim. Ama benim için hayal kınklığı oldu. seyirci açısından bekledığım. ıstediğım sonucu alamadım. 'Haremde Dört Kadın' o tarihe kadar yaptığım filmler içinde en iddialısıydı. Hikâyeyi yapı itibanyla kurmuştum, senaryoda birçok açıdan Kemal Tahir'in büyük katkısını gördüm. Nur içinde yatsın Kemal Tahir, bana büyük destek oldu. Film sonradan entelektüel çevrelerde, hatta yurtdışında ilgi gördü, ama o tarihte seyircıden benim umduğum sonucu almadı. "Bunu neye bağladıntz?" - Şimdi o yıllar Türk sinemasi için bir dönüm noktasını gösterir. Bir defa renkli filme geçiür. 'Hıçkınk'gibi, 'SamanyohT gibi daha önce yapılmış ve ilgi görmüş eserler, bu defa rerddi olarak çekilmişti ve tabii seyirciyi etkilemişti. 'Haremde Dört Kadın', böyle tutmuş, klasik bir hikâyeyi, melodram yapısını içermiyordu; siyah- beyazdı. Tarihi bilgi donanımı olmadan seyirciye pek bir şey dememekteydi... Neticede, 'Haremde Dört Kadın'. cazibe alanı dışında kaldı. Sonra. o tarihlerde. Türk sınemasının özellikle sol kesim aydınlan, sinemaya başka türlü bakmaya başladılar. 1965'te Sinematek kurulduktan sonra, bizlerin çalışmalan adeta bir hedef oldu. "Yeni bir sinema yapacağız. devrimci bir sinema \apacağız" denıliyordu. Bizler daha o tanhte -ben daha otuz yaşındayken- dinozor ilan edildik. Tabii bütün bunlar üst üste geldiği zaman itiraf etmeliyim ki karamsarlığa kapıldım Hatta tekrar gazeteciliğe dönmeye karar verdim. Ama gazetelerdeki arkadaşlanm, idari mevkilerdelci arkadaşlanm bana iş vermediler. dediler ki: "Sen bir bunalun geçiriyorsun, bir süre sonra sinemaya tekrar dönersin_" O kapılar da kapanınca karamsarlığım, ister istemez sona erdi. 'Bir Türk'e Gönül Verdim' " Ve tekrar sinemaya döndünüz~" - Evet. 1969'da yeni bir hevesle 'Bir Türk'e Gönül Verdim'ı yaptım. O tarihten itibaren sinemacılıktan hiç umut kesmedim. pişmanhk duymadım. 'Bir Türk'e Gönül Verdim'. üzerinde titizlikle durduğum bir filmimdır, ama benim sinemaeılık kariyerimde asıl önemli çalışma 'Aşk-ı Memnu'dur. 'Aşk-ı Memnu'. TRT için yapıldı. önemli. ciddi projelerin yapımı konusundâ Türkiye'nin bugünkü şartlannda bazı gerçekleştirme problemleri \ar Tûrkiye"dekı bugünkü ekonomik durumlar. bugünkü sinema-televizyon ilışkılen, sinemanın durumu, seyircinin televızyonla sinema arasmdaki tercihleri, bu tasanlann gerçekleşmesinde çeşitli problemler ortaya çıkanyor. Mesela geçen yıl, senin 'GelinÛk K E ' hikâyesinin de oiduğu bir grup hikâyeyi tam çekeceğimız sırada. 5 Nisan Ekonomik Kararlan çıktı, televizyon prodüksiyon gruplannın içine bir ateş düşmüş oldu. Proje ertelendi, sonra yine ertelendi, öylece ertelenerek bugüne gelindi... Yapımcısı Türker İnanoğfu'nun bunaldığını gördüm ve tabii bu durumda beklemekten başka çare yoktur. *Gazi ile Lâtife' tasansı. kültür Bakanlığı'nca. neredeyse dört beş yıldır, yapıldı yapılacak noktada. Geçen haftalar içinde de yine bakanlığın bir üst yetkilisi aradı; bakaniık açısından her şeyin hazırlandığını, bir bakan imzasının Kemal Tahir'i 1957'detanıdım. Aradığım birçok cevabı onda buldum. Ben edebiyatla ilgilenirken Türk anlatım geleneğini, Türk dil geleneğini kapmaya, kavramaya çalışıyor: bundan sinemada nasıl yararlanılır dıye düşünüyordum. Ama kendi adıma edebiyatçı olmayı hiçbir zaman düşünmedim. Çünkü, özellikle roman bana çok zor geldi. Bence roman; sanatlann en zoru, en olgunu. Bir insanın tek başına mücadelesi; kendi zihninden, kendi aklından, kendi iç dünyasından başka hiçbir yol göstericisı yok. Müakte çalgı var, resimde boyalar, mimarlıkta malzeme var; ama edebiyat ve bence edebiyatın en yüksek formu olan roman, bir iç mücadele işi... "Filmlerinize baktığımız zaman, mümkün olduğunca entelektüel bir çizgiyi kollamaya çalıştığınızı görüyoruz. Tabii ticari fihnler var, sıradan filmler var, ama bir düşünceyi, birtakım görüşlerinizi tartışmaya acmak istediniz.J" - Şöyle ıfade edeyım. Ben sinemayı (Yukandan Aşağı) Haremde 4 Kadın, Bir Türke Gönül Verdim, Aşkı Memnu, Yorgun Savaşçı, Hanım Devlet televizyotıu için yapıldığından. Türk sinema seyircisinin beklentilerinden büyük ölçüde bağımsız kalabiliyorduk. Hemen belirteyım ki o zamanki Genel Müdür İsmail Cem. çok anlayışlı davTanmıştır. 'Aşkn Memnu', benim meslek hayatımda ikinci bir dönem oldu. Işte o günden bu gününe emeklilik çağıma geldim .. "Emekliliği nereden çıkanyorsunuz şimdi?!' - Aslında. özellikle son üç filmime bakarak yapmak istediğim filmleri yapmış olduğuma inanıyorum ve huzur duyuyorum Özellikle. 'Hanım', 'Kanlar Koğuşu', ve 'İki Yabancı' benim aslında özelde sinemayla. genelde hayatla, her şeyle olan ilişkilerimin çeşitli açılardan ifadesidir. Hayat hakkında. ülke hakkında, kültür anlayışım hakkında söyleyebileceğım her şeyi burada ifade etmek imkânı buldum. "Ama si/dn başka bir projeniz var: Çocukluğunu, geçmişini, hayatinı arayan adanun hikâyesi: 'F.lveda Burgaz". "Eheda Burgaz' neolacak?" - 'Eİveda Burgaz' oiduğu takdirde cabası olacak. Böyle bazı caba tasanlar var; inşallah şartlar da yardım eder, gerçekleştirme fırsatı doğar. Şimdi bazı çok güzel teklifler var. Bunlar üzerinde çalışırken senaryoyu yazmaya uğraşırken ilk filmlerimdeki heyecanı, aynı heyecanı duyuyorum, ama demin andığım son üç fılminin de etkisiyle bir doygunluk, büyük bir huzur içindeyim. Önemli, ciddi projeler "Sinemada düşünceye önem vcrdini/, Sanınm, söz konusu yeni tasarılarda da fikir ağırlığı hissedilecek. Mesela 'Gazi ile Lâtıfe'yi çekmek istivorsunuz»." - Bana teklif edılen çok değerli, kaldıginı söylemişti ki bir-iki gün sonra bakan istifa etti. Yani şunu söylemek istiyorum: Elımde bana teklif halinde gelen, herbinni severek çalıştığım tasanlar var, fakat sorunlar da var. Geçmişte bir dönem olsaydı büyük tedirginlik duyabilirdim; ama bugün sakin bir bekleyiş içindeyim. "Gelelim, sizin edebiyatla sıkı fıkı dostluğunuza. Evinize ilk gelen biri bile kitaplara olan bağlılığınızı hemen ayırt edebilir. Filmografinizde Halid Ziya var, "Kmk Hayatlar". 'Aşk-ı Memnu', Kemal Tahir var™ Bu tutku ne zamandan başhyor?" - "Okuma yazmayı öğrendigimden beri" dıyebilirim. Okumavı söker sökmez Kemalettin Tuğcu'nun romanlanyla baş başa kalma fırsatı huldum Yani yaşıma uygun. sıralı bir okumaydı benimkisi. tlk okuduğum dergiler, 'Yavru Türk' ve 'Çocuk Haftası'ydı; ben bu dergileri heyecanla takip ederdim. Ergenlik çağındayken ergen çağdaki delikanlılan ılgilendirir edebiyatın peşinden gittim ve Jack London'ı, Henry Miller'i okudum. Bunlar benim hem fngilizce öğrenmemde yararhydılar hem de hayal dünyama, duygu dünyama hitap ediyorlardı. Sinema için Türk edebiyatı "Sonra Türk edebiyatına mı yöneMiniz?" - Tabii, çünkü yönelmek zorundaydım. Sinemacılıktan itibaren sistemli olarak Türk edebiyatıyla ilgilenmeye başladim. Yapacağım filmlerin belli bir kültür geleneği içinde olması gerektiğine inanıyordum. Türk edebiyatının klasiklennı Halid Ziya'yı, Reşat Nuri'yi, Yakup Kadri'yi, Halide Edib'i okudum. Benim üstümde çok büyük biretki Kemal Tahir'i tanımak oldu. meslek kabul ettiğim için en başından beri meseleye profesyonelce yaklaşmaya çalıştım. Sinemanın temel kuralı, filmin seyircisıyle birlikte var olmasıdır. Bu bakımdan sadece kendimin sevdiği fılmleri, kendimı ilgilendiren filmleri yapan biri olmadım. Belli bir sinema seyircisine ulaşabilecek filmler yapmayı kendime ilke edınim. Teori olarak ileri sürmüyorum, ama benim ınancrm. seyircisiz sinema olamayacağiydı. Yalnız profesyonel sinemacı olarak belki bir farkım oldu. yaptıgım ışın. herhangi bir başka işin fotokopisı olmamasına özen gösterdım. Yani orijinalliği de korumaya gayret gösterdım. Bu özgünlük meselesinde olabildiğince, imkânlar çerçevesinde. kendi inandığım sinema tarzının, dünya görüşünün, ahlak anlayışının bir yansımasını aradım. Ulusal sinema "Dönüp baktığınızda Halit Refiğ'in evrimini nasıl saptıyorsunuz?" - ilk filmler tabii arayıştı. Sonra gerçekçilik, sosyal gerçekçılik meselesi öne çıktı. llerleyen zaman içinde bu sosyal gerçekçilik anlayışı, ulusal özellik şekline dönüştü. Bu dönüşüm içinde kendimi daha bilinçlı ve daha kararlı hissettim. 60 civan film yaptım, bunlann bir ksmı bana teklif edilen işlenn mekanik karşılıklandır. Kendi yolumu daha açık görebildiğim çalışmalarda çizgimi daha belirgin görebiliyorum. "Bugün Türk sinemasının eski seyircisi yok. Sinemalara akın akın gelen seyirci yok artık. Dünden bugüne ne degişti?" - Tabii çok şey değişti. Başta televizyon, 70'lerden bu yana sinemanın ve sinemacının anlayışım değiştirdi. Eskiden, Türk sinemasının en önemli yönetmenleri, Lütfi Akad, Metin Erksan, Memduh Ün ve Atıf Yılmazda aralannda olmak üzere, seyirciyi düşünürlerdi. Sonra, seyırciden çok, basındaki yazılar, ödüller öne çıktı. "Madem seyirci yok, bunlar ofeun" dendı. Bazı Türk fılmlerine, siyasi mesajian itibanyla Avrupa'da bazı destekler verilmesine yol açan bir dönem geldi. Mesela Batı dünyasında Yılmaz Güney'e gösterilen ilgi, Türk sinemacılannı da cezbetmeye başladı. Bazı sinemacılar, hangi konular, nasıl anlatılırsa başannın yakalanabileceğıni tespit etmeye, araştırmaya başladılar. Öyle düsünüyorum ki 1982-1983 yıllan, Türk sineması için önemlidir. 1982 yılmda Yılmaz Güney'in 'Yol' fılmi Cannes Festivali'nde büyük ödülü kazandı, 83'teyse benim TRT için yapmış olduğum 'Yorgun Savaşçı'nm yakıldığı ılan edildi. Türkiye'de film yapmak isteyen insanlann önüne bu iki model çıktı: Biri. şu tarz film yaparsanız sizi Batı dünyası ödüllendirecek, onurlandıracaktır; ama öteki tarz yaparsanız, bunu devlet de imha edebılecektir. Işte o tarihten itibaren "Ben ulusal sinemacıyırrT iddiasında olan hiç kimse kalmamıştır. Bana gelince; ben gittiğim yolda gitmekten hiçbir zaman pışman olmadım ve 'Yorgun Savaşçı'nm başına gelenlere ragmen, ulusal sinema konusundâ tek başıma kalmış olsam bıle. artık bu ulusal sinema tabirini kimse agzına almıyor bile olsa, ben bunu kendim için bir vicdan meselesi halıne getirdim. Ve bu artık benim için bir vicdan sineması oldu. O açıdan bakılırsa. mesela 'Kanlar Koğuşu'nu. 'Yorgun Savaşcı' olayına bir karşılık olarak yapmışımdır. "Bugünü nasıl görüyorsunuz?" - O tarıhlerden itibaren hâkım hale gelen bir akım da dini sinema oldu. Bu tarz dini filmler, bir üçüncü akım olarak ortaya çıktılar. Bu tarz filmler, kendılenne belli bir seyirci de buldu. Ve dedığim gibi ulusal sinema lafı edilmez oldu. Çünkü bir tarafta evrenselciler vardı, evrenselciler Batı'nın arzusuna göre Türk toplumunu yorumluyorlardı, öbür tarafta da ulus-devlet fikrine karşı olduklannı gitgıde daha açık şekilde ıfade etmeye başlayan Islamcı sinemacılar vardı... "Bu durumda kendinizi yabıız hissettiğiniz olujor mu?'" - Hayır... Yani şöyle ifade edeyim: Tabii yalnızım. Çünkü ulusal sinema anlayışı ortaya çıktığında, Türk sinemasmdaki tek fikir hareketiydi. Bu fikir hareketine smemamızın en önemli yönetmenleri bir ucundan girmişlerdi; Lürfi Akad da, Metin Erksan da, Atıf Yılmaz da, Memduh Ün de, Gsntan Sedende... Ama bu hareket Yılmaz Güney'in devrimci sinemayı popüler hale getirişiyle Yılmaz Güney'in başansıyla gitgide bölünmeye başladı ve bitti. Ama ben kendimi bitmiş olarak görmüyorum. Yeni bir dünya için "Türkive'de külrürün geleceği için ne düşünüyorsunuz?" - Bu son derece kritik bir-soru. Çok yönlü bir soru. Başka bir açıdan bakmak istiyorum. Biz şimdi dünya tarihinin kaydetmiş oiduğu en büyük dönemeçlerden birini yaşıyoruz. Bu dönemeç, son üç-beş yıldan ben önemle vurgulandığı gibi dünyada doğal yaşamın artık sonunun gelebileceğinın konuşulmaya başlanmasıdır. Beş yüz> r ıl önce Amerika'nın keşfiyle başlayan bilinmeyene dogru gidiş, dünyanın keşfı dönemi sona ermiştir. Bugün insaniığın önünde öyle çok geniş bir ufuk yok. Güneş sistemi içinde hayat şartlan olabilen tek gezegen olduğumuzu artık biliyoruz. Bir yandan da doğal denge hızla bozuluyor. Insan varlığı artık sadece bizım küremizle sınırlı. Bu hakikate vardığımız bugünde birçok şey anlammı yıtirmiş bulunuyor. Insanlık. yeni bir ahlak yaratmak ve doğayı ayakta tutabilmekle yükümlü. O zaman Müslümanlık, Hıristıyanlık, Budistlik, şu bu, doğal dengenin bozulmasıyia, fazla nüfus artışıyla hesaplaşmak durumundadır. Dünyayı algılayış şeklimiz artık son derece farklı bir noktaya gelmiş bulunuyor. Bir kuşun, bir otun, böcegin bile doğal dengedeki önemini anlamak zorundayız. O bakımdan insanlık tarihi, insanın üstünlüğü fikrinin de iflas ettiğini görüyor. Yaşadığımız dünyayı yok oluştan kurtarabilmek, bence en önemli kültürel ödevdir. Artık insan merkezli bir dünya değil, insanı doğal dengenin sadece bir parçası olarak görebilen kültür, yanna anlam taşıyabilecektır. Eğer bu anlayış yer etmezse, bugünkü belirtiler, dünyadaki can varlığının sona ereceğini açıkça söylüyor, anlatıyor. Yüzyıla kalmadan, önümüzdeki yüzyıl içinde ortadan kalkma tehlikesiyle yüz yüze olan bir dünyada, herkes gibi bizim de ciddiyetle düşünmemiz gereken pek çok şey var... Halit Refiğ'den aynlırken 'Elveda Burgaz'ı, gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini kestiremediği tasansmı düşünüyordum. 'Elveda Burgaz'a muhakkak ki kaybedilmiş doğa da yansıyacak. Bir an önce izlemekdileğiyle... ODAK NOKTASI AHMETCEMAL Özgüplük Eğitiminin Neresindeyiz? Sçn günlerin anayasa tartışmalan ve TBMM'ye yö- neltilen suçlamalar, toplumun geniş kesimlerinı ne ya- zık ki -bir kez daha!- olaylann nedenlerini yanlış yer- lerde arama yönünde neredeyse koşullandırdı. Bu bağlamda olmak üzere örneğin bugünkü Meclis'in "üikenin gerisinde olduğu"görüşü, kimi çevrelerce bir kez daha ortaya atıldı. Ve nihayet, gerçek anlam- da özgürlükçü, demokratik anayasa değışikliklennin gerçekleşebilmesinin, bugünkü Meclis'in yenilenme- sine bağlı bulunduğu düşüncesi de savunulmaya başlandı. Oysa bütün bu görüşler ye düşünceler, aslında kül- tür düzleminde bir gerçeğin, daha açık deyişle, öz- gürlük ve demokrasi uygulamalarına değgin bütün aksaklıkların ülkemizde özgürlük eğitiminin bugün vanlan noktada tam bir iflasla sonuçlanmış oiduğu gerçeğinin bilincine vanlamamış olmasından kaynak- lanmadır. Yeni seçimlerin, bu seçimler sonucu iktida- ra gelecek partılerın, oluşacak yeni meclislerin, o meclislerin yeni milletvekillerinin birkaç yılda bir hep her şeyi düzeltebilecek, özellikle de ulkeye "layık oi- duğu" demokrasiyi ve özgürlükleri bir çırpıda getire- bilecek sihirli değnekler sayılmalan, özgürlük eğıtimin- den yeterince geçmemiş bir ülke için ne yazık ki do- ğal sayılması gereken bir tutumdur. Oysa bilinmesı gerekır ki, özgürlük eğitiminden yok- sun kalmış toplumlarda siyasi kadrolann, kazanılan seçimlenn ardından ve Meclis binalanna adım atar at- maz, gökkuşağının altından geçmişçesine birer öz- gürlük ve demokrasi tiryakisine dönüşebılmeleri, ola- naksızdır! Yine bilinmesı gerekır ki, özgürlük eğitiminden yok- sun kalmış toplumlarda demokrasi ve özgürlük dü- şüncesi bakımından halkın herhangi bir zamanda meclisınden daha ılerıde olduğunu söyleyebilmek de olanaksızdır; böyle toplumlarda bireylerin büyük ço- ğunluğu -sözü edılen eğıtimın eksikliği nedeniyle- öz- gürlüğün gerçekte ne olduğunu, onu elde edebilmek için ne gibi bedeller ödemek gerektığini zaten bıleme- yeceklennden, bılmedıklerı bir konuda meclisterin- den daha ilerde olduklarından da söz edilemeyecek- tiıi Bilinmesi gereken bir başka nokta da özgüriükler konusundâ ıstemlerın ve yergilerin ağırlık noktasını meclislere kaydırmanın hiçbir sonuç vermeyeceğidir. Eğer bir ülkede, bir askeri darbeden on beş yıl sonra bile darbecilenn yaptıklan bir anayasa yerini, halkın temsilcilennin özgür iradelerinin ürünü biranayasaya bırakamamışsa, darbenin ardından seçımle gelen ilk meclis, darbecilenn anayasasını salt demokrasi ılke- sinin bir gereği olarak bütün partilerin ittifakıyla yürür- lükten kaldırmayı kendisı ıçın bir kimlık sorunu olarak algılamamışsa, aynı süre boyunca anayasada yalnız- ca pratik bazı değişikliklerle yetınilmişse ve nihayet şimdiki değışıklık gırişimleri temelde yalnızca "Güm- rük Birliği" gıbı bir dış nedenden kaynaklanıyorsa, toplumun çeşitli kesimleri de antidemokratık kökenın- den ötürü anayasaya bir bütün olarak cephe almak yerine, kendi kesımlerıne görece özgürlükler sağla- yacak değişiklikleri talep etmekle yetınmeyi "demok- ratikleşme" sayabiliyorlarsa, o zaman özgürlükler ve demokrasi anlayışı bağlamında sorgulanması gere- ken, yalnızca parlamento değil, ama o ülkede yaşa- yan toplumun -aile dahil- bütün kurumlandır. Çünkü sonuçta parlamentolar, halkın meclis çatısının altın- da somutlaşan özetınden başka bir şey değildir ve bu özetin zemıninde, o ülkede o güne kadar eşi görül- medık özgürlük çiçeklerinin filizlenmesini beklemek, en az mucize beklemek kadar anlamsızdır. Tanzimattan günümüze uzanan süreç içerisinde Türk insanı, sonuçta özgürlüğün doğal bir erdem an- layışıyla toplumun bütün kesimlerince özümsenme- sini sağlayacak bir özgürlük eğitiminden geçebilrniş değildir. Batı'daki gelişmelerin tersine, sınıfsal yapı- lan organik yoldan ve her adımın bedeli ödenerek, do- layısryla her adımın ne olduğunun bilincine kimi za- man çok pahalı derslerle vanlarak değil, çoğunlukla ithal kavramlar aracılığıyla belirginleşmiş bir toplum- da özgürlük kavramının da bulanıklıktan kurtulama- ması, istenmesi ekmek ve su kadar doğal bir besine dönüşememesi, kaçınılmaz bıryazgıdır. Dikkatedile- cek olursa, Türk toplumunun özgürlük yolunda bu- güne kadar çektiklerinin en ağın bıle Batı insanının ve toplumlannın aynı bağlamdakı savaşımlarda ödemiş olduklan bedellerın yanında ancak bir iğne batması kadar acı verebılmiştir. Bundan ötürüdür ki içinde ya- şadığımız toplumda özgürlük, bunca ucuza alınabılir ve elden çıkanlabılir olmuştur. Bugünden başlayarak özgürlük eğitiminı aile kuru- mu dahıl bütün kurumlarda başkası düşünülemeye- cek biryaşam bıçimı nıtelığiyle uygulamaya, herkesi, ama herkesi, her konuda konuşma ve tartışma yönün- de sürekli yüreklendirmeye, karşımızdakinı görüşü ne olursa olsun dınlemeyı onu ınsan saymanın bir koşu- lu olarak benimsemeye koyulmadığımız, düşünme- nin ve konuşmanın önündeki bütün, ama bütün en- gelleri kaldırmadığımız takdirde kendi kendimizi öz- gür ve demokrat bir toplum olarak nitelendirmemiz, bugüne kadar oiduğu gibi, bundan sonra da çok ha- zin bir yanılsama olmaktan öte bir değer taşımaya- caktır. Unutulmamalıdır ki, insaniığın tarihi boyunca özgürlüğü öğrenmenın yolu engin suskunluklardan değil, ama düşünmeyi, tartışmayı sonuçta ınsanlıkla- nnın göstergesı saymaya alışmış, çoksesli kalabalık- lardan geçmiştir. Ve yine unutulmamalıdır kı, özgürlükten yararlanı- larak ortaya atılan hiçbir düşünce ve görüş, sağır ve dilsız kılınmış bir toplumun manzarası kadar yıkıcı olamaz... Sinead O'Connop sıcaktan kaçtı Kültür Servisi- Son günlerde ABD'yı kasıp kavuran sıcaklar ünlü Lollapalooza Müzik Festivali nin bu yılki yıldızı Sinead O'Connor'ı da kaçırdı. Irlandalı şarkıcı sekiz konser verdıkten sonra tası tarağı toplayıp ilk uçağa atladığı gibi Dublin'e geri döndü. İkinci bebeğıne hamile olan şarkıcı "Durumu idare edebilirim sanmıştım. Ama bu cehennem sıcagında karnımda bir çocuk taşırken bir de sahnede hoplayıp zıplamak gerçekten güçbirişti" dedı. Festival orgaruzatörlen O'Connor'ın festivalden çekildiğini. lngiliz medyasına verdiği demeçten öğrendiler. Şarkıcının hamile olduğunu bile bilmedik lerini söyleyen organizatörlerO'Connor ın venne programda kımın yer alaca- ğma henüz karar vermiş değiller Sinead O'Connor, beklenmedık cıkışlan ve asi kişiliği ile sık sık medyanın gündemine gelmişti. gündemine yerleşiyor. Şarkıcı, "Saturday Night Live" adlı TV programında Katoliklen protesto etmek için Papa'nın fotoğrafını yırtmış, geçtiğimiz günlerde Israıl'de bir tapınağı ziyaret ederken fotoğrafını çekmek isteyen gazetecilere tepki göstermişti.
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog