Bugünden 1930'a 5,458,406 adet makale



Katalog


«
»

12 MAYIS 1995 CUMA CUMHURİYET SAYFA KULTUR 13 SUNGU ÇAPAN f İhtiras Rüzgârları (Legends of the Fall) Yönetmen: Ethvard Zwik / Senaryo: Susan Shillidav, Bifl VVhtiiff, Jim Harrison'un ;. romanından / Kamera: John Toll / Müzik:James Horner / Oyuncular: Brad Pitt, Anthony Hopkins, Aidan Quinn, Julia Ormond, Henry Thomas /1995 ABD / Beyoğlu Emek, Şişli Kent, Kadıköy Kadıköy, Bakırköy 74, Çemberlitaş Şafak, Etiler Akmerkez, Altunizade Capitol, Fenerbahçe Pyramid, Erenköy Apollon, Ataköy Prestij, Maslak Mövenpick sinemalannda. Bir gelin, üç damat kardeş ve Brad Pitt fırtınası Epik aüe trajedisinden modern westerne~¥~ 7"zun süreli Kurban Bay- I I ramı nedeniyle kenti bi- N-/ ze bırakıp tatile yollan- mış kalabalıklann yokluğunda, sessizleşerek sakinleşmiş ve ba- harhavasını kuşanmış lstanbul'da bu hafta, Rkhie RiclT. 'Bebek Fı- rarda' ya da 'Aslan Kıral' gibi •herkesin içindeki çocuğa yöne- lik' kotanlmış. bayramlık-seyran- lık tekrar filmleri vizyonda yeni- den. Haftanın üç yeni fılmınden biri olan 'Wes Craven's New Night- mare-Elm Sokağı'nda Son Kâ- bus', yaklaşık on yıldır 6 devam filmiyle sürdürülüp artık iyice kabak tadı vermiş ve 6. fîlmde öl- dürülüp noktalanmış Freddy Knıegermitosunun, yeniden can- landınlarak bu kez 'İcâbus' Fred- dy"nin sinemacı yaratıcılanndan intikam almak üzere geri dönüşü- nü, her zamanki gibi oldukça dehşetengiz özei efekt bombar- dntıanı halinde karşımızagetiren, ancak Freddy tutkunlanyla cüm- büşlü, fantastik korku filmi türü tiryakilerinin tat alacağı bir fan- tezi. Mükemmel anne-babayı bul- mak amacıyla Teksas'tan Hawa- ifye, Alaska'dan Çin'e kadar uzanan birtakım serüvenleri ya- şayan, hayal gücü geniş, akıllı bir çocuğun hikâyesini anlatan gû- lünçlü, heyecanlı bir Rob Retner fılmi olan 'North' da, öncelikle çocuk sahibi anne-babalara ilginç gelebilecek, Bnıce VVillis'ten Kathy Bates'e, Dan Aykroyd'dan Kelly McGiüis'e kadaryığınla ün- lüden oluşan, zengin bir oyuncu kadrosunun rol aldığı, haftanın ikinci, matrak ve dişe dokunur yeni fîlmi. Brad Pitt ve Anthony Hopkins gibi yeni ve eski kuşaktan. iki namlı 'hızlı lokomatif in çektiği, 'İhtiras Rüzgârlan' gibisinden 'yakıcı' bir Türkçe isim yakıştınl- mış, 'Legends of the Fall' ise haf- tanın, 'göz kamaştıncı'Hollywo- od üstûn yapımı olarak gidip sey- retmek zahmetine katlandığımız. yetişkin işi, üçüncü yeni fılmi. Jim Harrison'un kısa romanın- dan uyarlanan ' Legends of the Fall-thtiras Rüzgârlan' eski bir askerle, aynlmaz bir bütün halin- de yetişmiş, üç oğlundan oluşan Ludlovv ailesinin, gecen yüzyılın sonlanndan 1970'lere kadar süre- gelen geniş bir tarihçesini aktan- yor. Albay William Ludlow (Ant- hony Hopkins), hükümerin Kızıl- derililere karşı uyguladığı baskı politikasına tanık oldukça işin- den tiksinip, kılıcını çıkanp ata- rak askerlikten aynlan ve üç oğ- lunu doğru bildiğince yetiştire- bilmek için uygarlığın henüz pek ayak basmadığı, ıssız ve huzurlu bir dağbaşında kurduğu çiftliğin- de yeni bir hayata başlayan, aydın ve banşçı biri. Yörenın sert soğu- na dayanamayıp Bostona dönen kansının yokJuğunu da sinemaya çeken albayın en gözde oğlu, Kı- zılderili töresine göre yetiştiril- miş, vahşi, isyankâr, kendiyle ba- nşık olmadığından çekip doğa- nın koynuna saklanan, amansız avcı ve erkek güzeli Tristan (Brad Pitt). İki ağabeyinin hep kolladığı küçük oğul Samuel'in (E.T. 'nin veledi Henry Thomas artık koca- man adam olmuş) Boston'dan âşık olup getirdiği, piyano çalıp dağ başında tenis oynayan, kül- türlü ve hırslı, güzel nişanlısı Su- sannah, oğullanyla kocasını terk etmiş anne Isabel'in boşluğunu dolduruyor. Saygın albayla üç oğ- lunun pervane olduğu Susannah (Julia Ormond) da albayın Kızıl- derili koruyucusu (Kanada yerli- lerinden Gordon Tootoosis) tara- fından savaşçı gibi yetiştirilmiş, özgür ve vahşi Tristan'a ilgisiz degil. 1917'de ABD'nin de Bi- rinci Dünya Savaşı'na girmesiy- le üç genç Ludlow, cephenin yo- lunu tutuyorlar, Susannah ve al- bayın karşı çıkmalanna karşın. Ve bu uzun epik aıle tragedyası- nın ilk cenazesi, Belçika'da Al- man kurşunlanna hedef olup di- kenli tellere takılan genç Samu- el'inki oluyor. Uzaktan uzağa Susannah için yanıp tutuşan, babasıyla da uyuş- mazlık içindeki. akıllı, uslu efen- diden büyük oğul Alfred (Aidan Quinn) gazi olarak savaştan dö- nünce, kardeşınin ölümünden vicdan azabı duyan ve 'içindeki ayının' öfkesını zaptedemeyen Tristan'la rekabete girişiyor Su- sannah uğruna, kıyasıya. Çevre- nin tüm baskısına inat, Tristan'la Susannah'ın ateşli beraberliği, tekrar başında kavak yelleri esen Tristan'ın bir kez daha yuvadan uçup Yeni Gine'lere giderek fıl- dişi avcılığı, vb maceraperestlik- lere kalkışması, bunalıma düşüp, kıza 'ben öldüm, başkasıyla ev- len' cinsinden mektuplar yazma- sıyla sonuçlanıyor. Sevgili Tristan'ının, felç geçi- rip bir gecede bütün saçının ağar- masına yol açtığı albay, politika- ya atılan büyük oğlu Alfred'le de ipleri kopanyor. Tristan'm kalbi- ni kırdığı Susannah da biraz da mecburiyetten Alfred'le evleni- yor derken. Ve yıllar sonra ailesi- ni yeniden hatırlayan Tris- tan 'ımız geri dönüyor baba evine. Küçük melez kızkardeşi Isabel 2"yle evlenip alkol yasağının sür- düğü dönemde ufaİc ufak içki sa- tarak çoluk çocuğa kanşıyor... Amerikan iç savaşına ilişkin 'Glory' filmiyle kalabalık sahne- lerde becerisini kanıtlamış, tiyat- ro ve TV'den yetişme yönetmen Edward Zwkk, 'îhtiras Rüzgâr- lan "nda destansı bir stil tutturu- yor. 'Rüzgâr Gibi Geçti'den, 'Dev- lerin Aşkı'na kadar uzun, hacim- lı epik aile melodramlan çizgisi- nin yeni bir uzantısı niteliğinde- ki fılm, geniş panoramik planla- n, hareketli kalabalık sahneleri ve doğayı koltuğunuzun yanıba- şında hıssettiren, harika tannnın armağanı' dağ-orman manzara- lan ve oyunculanyla seyirciyi avucuna alıveriyor. Baba-oğul, kardeşlen birbirine düşüren ask-kıskançlık ya da in- tikam ilişkıleri, seyircinin gözya- şı tüketimıni yer yer arttınyor bol tarafından. Zaten büyük ölçüde lırizme ihtıyaç duyan bu türün klişelerinin yerli yerinde kullanıl- dığı, Kızılderili gelenek-görenek- lerinin sergilendiği, insan onuru, ihtiras, ihanet ve umudun çevre- sinde dolanan, olur olmaz inişler- çıkışlar içeren bir senaryonun 'ci- nemascope' görüntülere dökül- düğü 'ihtiras Rüzgârlan', özel- likle kameraman John ToH'un Oscar'la ödüllendirilmiş görün- tüleri sayesinde ilgiyle izleniyor, güzel, sağlıkh, oksijen dolu dağ havalan estirerek. İki evlilik, üç cenaze töreni eş- liğinde, mendil ıslatan büyük bir aşkı ve epik bir aile tragedyasını neredeyse beşıkten mezara hikâ- ye eden filmde her şey Hollyvvo- od'un en son seks bombası Brad Pitt'e çalışıyor. Paul Nevvman'la Robert Redford'un kanşımı fızi- ğiyle ruzgârda uzun sapsan saç- lan uçuşarak dört nala, vahşi at- lan süren Brad Pitt'i star merte- besine çıkaran * ihtiras Rüzgâria- n'nda eski toprak Anthony Hop- kins de sanki bir Kral Lear gibi döktürüyor. Çok önemli sayma- sak da ABD'de, 3 haftada 35 mil- yon dolarhk bir hasılat yaparak Hollyvvood'da karşı konulmaz Brad Pitt rüzgârlan estiren 'İhti- ras Rüzgârlan 'na öncelikle kadın seyircilerin yoğun bir ilgisi göz- leniyor. Acı beni çok etkiliyorIsabelle Huppert, Zamyatin'in 'Taşkın' adlı romanından sinemaya uyarlanan filmde çok sevdiği bir karakter olan Sophia'yı canlandınyor Kültür Servisi- IsabeUe Huppert, Yevgeni Zamyatin'in aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan "Taşkın''adlı filmde başrolü üstleniyor. Filmin, Huppert için çok büyük önemi var, çünkü okuduğunda romana tam anlamıyla "âşık olmuş". Sophia rolünü oynamak için dayanılmaz bir istek duyan sanatçı, kitabm Fransa'da yayın haklanm satm almış ve filmi yönetmesi için de IgorMinaiev'i seçmış.Sophia, Isabelle Huppert'in sevdiği tüm kahramanlar gibi acı çeken biri. Çocugu olmuyor, o da kocasını kaybetmemek için on üç yaşında bir kız çocuğunu, Ganka'yı evlat ediniyor. Böylece üçlü yaşamlan başlıyor... Filmin Fransa'da gösterime girdiği bugünlerde, Huppert Le Figaro'nun sorulannı yanıtladı: - Bir kitabın yayın haklanm ilk defa mı satm alıyorsunuz? Evet. Yevgeni Zamyatin'in "Taşkuı"ını üç yıl önce keşfettim ve bu yapıta âşık oldum. Zamyatin 20'lerde Rusya'da çok tanınmış bir yazardı. "Biz" romanı totalitarizmin sonunu ilan etnıiş ve Onrefl'e '1984' için esin kaynağı olmuştu. Zamyatin, Stalinizm'den kaçıp Paris'e gittı ve sefalet içinde öldü. Eserleri şimdi şimdi keşfediliyor. *T«şkuı"da Rusya'nm 1929'daki durumunu anlatıyor, ülkesi üzerine koıkunç saptamalarda bulunuyor. - Sophia karakterini nasıl tanımlarsuuz? tnanılmaz bir duygu karmaşası yasayan bu kadın benı büyüledi. Çok içine kapalı, hayvansı, eğıtimsiz, kışiliği oturmamış bir kadın. Kocasını seviyor ama kocası o>nu evlat edindiği kızla aldatıyor. Soshia kendini sadece şiddetle ifade edebiliyor. tek silahı bu. Bir anda kurban konumundan cellat konumuna geçiyor. - Filmi yönetmek için niye Igor Minaiev'i seçtiniz? Şiddeti bir estetikle veren "Giriş Kaö" adlı cinayet filmmi görmüştüm. Bu bileşimin "Taşkuı'' için ideal olduğunu düşündüm. Romanda olaylar kadının bakış açısıyla anlatılıyor. Sophia'da şiddetin yükselişi bir nehrin kabanp taşmasına benziyor. • Inanılmaz bir duygu karmaşası yaşayan bu kadın beni büyüledi. Çok içine kapalı, hayvansı, eğitimsiz, kişiliği oturmamış bir kadın. Kendini sadece şiddetle ifade edebiliyor.Bir anda kurban konumundan cellat konumuna geçiyor. - Neden ovuncuhığu bebek beklemeye benzetiyorsunuz? Bir rol oynadığınız zaman, içinizi bir başkasıyla doldurmuş oluyorsunuz. Tıpkı hamileyken oldugu gibi. - Hep dramatik roller oynuyorsunuz. Acıya eğiliminiz olduğunu söyleyebilir miyiz? Doğru. acı beni çok etkiliyor. lyi duygularla iyi edebiyat yapılmıyor. Sinema için de aynı şey geçerli. Oynamaktan duyduğum haz her geçen gün artıyor. Bir an geliyor, yaşamın size getirdıklerinden az da olsa memnun olabiliyorsunuz. - Hiç yanıklığınız oluyor mu? Haytr. Pek çok şey bana zor görünmüyor. Orlando'da rol alarak, Bob N\'ilson'un yolundan geçerek kendimı riske attığıma inanmıyorum. Partnerlerimi iyi seçiyorum, bu risk değil. Belki bir ilk filmde oynamak risk sayılabilir. - "Orlando" gibi bir oyunda oynamak size ne kazandırdı? "Orlando" ile iki yıl birlikte yaşadım. Ekip biçtiğiniz ve gün geçtikçe size kucak açan çorak bir toprak gibiydi. Bob Wilson bana oyunda her şeyin sürekli askıda olduğu, hiç bir şeyin bitmediği ve başlamadığı fikrini verdi. Onun dünyasında sürüp giden bir ütopya var, ve bunu oyuna uyarlamak mümkündü. Hiçbir cümlenin anlamını tam olarak belirlemeden konuşmam, oyunun sırnydı. - "La Ceremonie''de eski dostunuz Chabrol ile yeniden buluştunuz— Evet. olağanüstü eğlenceli bir deneyimdi. Bana yine çok sempatik bir rol verdi. Hep iyi haberler getiren bir postacıyı oynuyordum. Heyecanlı, deli dolu bir tip. Okuma yazma bilmeyen bir kızla (Sadrine Bonnaire) arkadaş oluyor. Kız, fazlasıyla rahat, yaşamdan hoşnut bir burjuva ailesinin yanında çalışıyor Bu mutluluk, iki İcıza dayanılmaz geliyor. - Yeni projeleriniz neler? Haziran sonunda Taviani kardeşlerin Goethe'den uyarladığı "Gönül Yakınlıklan"nın çekimleri başlayacak. Benden başka Jean Hugues Aglade ve Marie Gillain oynuyor. YENİ BASLAYANLAR Vahsi nehrin ortasında Kültür Servisi - Curtis Hanson'ın yönettiği ve başrolünü Meryl Streep'in canlandırdığı "Vahşi Nehir" adlı fılm, bugünden başlayarak gösterimde. Meryl Streep'in mesleğinin en fazla fızik gücü gerektiren rolünü oynadığı bu filmde sinema tarihinin en zor nehir sahneleri yer alıyor. Tüm gücünü nehirden alan, nehirdeki teknelerle büyüyen, fakat tüm bunlan bırakarak evlenmek ve aile kurmak için kente gelen Gail (Meryl Streep), bir kez daha vahşi nehrin ortasına düşer. Sevdiklenni korumak ve hayatta kalmak için mücadele ederken tüm gücünü ve yeteneğini göstermek zorunda kalır. Gail ve Tom (David Strathaim). evlüiklerini kurtarmak için son bir çaba olarak küçük oğullan Roarke'ı nehirde salla tatile götürür. Esrarengiz yabancılar, Wade (Kevin Bacon) ve Terry (John ReilKl ile karşılaştıktan sonra yolculuk onlar içtn tehlikeli olmaya başlar. Nehir onlan son yolculuklanna doğru sürüklerken Gail, Tom ve Roarke. hayatlannı kurtarmak için bir aile olarak birbirlerine daha sıkı sanlırlar. Film Denis O'Neill'ın yazdığı bir dergi yazısından ilham almış. O'Neill. bu yazısında, Montana'nın Smith Nehri'ne balık tutmak için yaptığı bir yolculuğu konu alıyor. Nehrin tek özelliğinin güzelliği olmadığını söyleyen O'Neill, "Bir kerebu nehre eirdiniz mi, bir daha çıkamazsınız; sonuna kadar gftmek zonındasııuz" diyor. O'Neill'ın nehir yolculuğu sırasında yanında bulunanlardan biri de Amerika'nın önde gelen kadın balıkçılık rehberlerinden biriymiş. Yazar, nehirde geçirdiği tecrübeleri senaryo haline gerirmiş ve bu onun sinemaya aktanlan ilk senaryosu olmuş. Yapımcı David Foster için bu senaryo, uzun zamandır gerçekleştirdiği bir konuyu yakalama fırsatını doğurmuş. 1975'te "Running the YVlId Big Red"adlı bir vvestern filmini hazırlarken Colorado Nehri'nde bir yolculuğa çikma fıkri Foster'ı büyülemiş. Ancak, western modası geçtiği için o zamanlar bu projeden vazgeçmiş. "17 yıldır nehirde bir fUm çekmek istiyonjm" diyen Foster'ın bu düşü en sonunda gerçekleşmiş. Foster, "Meryl Streep'in başrotü oynamasını ve Curtis Hanson'ın bu filmi yönetmesini isriyordum. Bugüne dek ilk defa birinci tercihlerimle caüşma ftrsan buWum." diyor Yönetmen Curtis Hanson, "Film Opkı nehir gibi her dakika sürekli degişryor. Öy kü, birbirlerini bulmaları için aynlmalan gereken bir çift kendine yanhş bir adamı örnek olarak alıp onu taldit eden bir çocuk ve son olarak da doğayı anlayan ve ona saygı gösteren bir kadınla, kadıîun tam zıttı bir karaktere sahip bir adam hakkında. Bu bir aile draım, bir gerUim ve macera fihni" diyor. KEDt GÖZÜ VECDİ SAYAR Hoşgöpü(süzlük) Grffftth ustanın "Hoşgörüsûzlük''\jT)ü izJeyen var mıdır aranızda? Hiç sanmam. Eski Sinematekçiler- den kaç kişi kaldık şunun şurasında. Şimdilerde ke- di millet', fena halde Amerikan hayranı. Ama, "Hoş- görûsûzlük"ün bir Amerikan fılmi olduğunu bile bil- mezler. Eminim. çoğu genç kedilerin, köpeklere kar- şı anlayışlı davranmak anlamına gelen "hoştgörû" kavramından bile haberieri yoktur. Bir gün gelip, yaşlı kediler gibi "eski güzel gün- ter'den dem vuracağnnı düşünemediğim yıllarda, Si- nematek okulunda hoşgörü bir attın kural sayıhrdı. "Baragan'ın Dikenleri", Romanya'dan gelip, sansü- rün dıkenlerine takıldtğında, hepimiz "Sıradan Fa- şizm"'\(\ makaralannın hazıjlanmakta oldugunu bilir- dik de tek bir kişi salonu terk etmezdi. Uslu birer öğ- renci gibi "Sıradan Faşizrn"] onsekizinci kez izler- ken, hoşgörüsüzlüğün boyutlan ve sonuçlan üstüne düşüncelere dalardık. Kuşkusuz, söz konusu hoşgörü bizi "Baragan'ın Dikenleri"ri\n yaydığı zararlı ışınlardan "koniduğu- nu" sanan sansüre yönelik değildi. Bizlere bu fılmi göstermek için çırpınan, ama sansürengeli karşısın- da çaresiz kalan Sinematek'e, onun sevgili yönetici- si Onat'a duyduğumuz saygının bir gereği idi. Sinematek, hoşgörünün olduğu kadar, hoşgörü- süzlüğün de ne demek olduğunu öğretmişti bizlere. Türk sinemasında sansürün tarihinin sinemamızın tarihi kadar eski olduğunu oradaöğrenmiştik. llksan- sürü işgalci Ingiliz güçler uygulamıştı. "Mürebbiye" filmini yabancı düşmanlığı ile suçlayarak yasaklayı- vermişlerdi. Sonralan, Türk sinemasında sansürcülerin çaba- lan ve sansüre karşı verilen mücadele, sinemamızın gelişme sürecine koşut biçimde yoğunlaştı. 6O'lı yıl- larda Sinematek, 80'li yıllarda "Sinema Günlen"n\ yaşayanlar, sansür farelerinin kemirdiği nice başya- prt karşısında hoşgörü sınıriarının zoriandığını his- settiler. Bütün bunlan anımsamamın nedeni, geçenlerde Istanbul Alman Kültür Merkezi'nde gösterilen "yasak- lanmış Doğu Alman filmleri" oldu. Bir dönemin hoş- görüsüzlüğünü sergileyen bir ibret belgesi olarak iz- ledik bu toplu gösterıyi. Salonda tahmin edileceği üzere, pek az meraklı vardı. Sansürün bizim için şa- şırtıcı hiçbir yanı kalmadığından herhalde. Bu filmlerin yansrttığı muhalefet duygusuna kulak verilebilseydi eleştirilere karşı sansür silahına davra- nılmasaydı, sosyalist sistem bugünlere başka türlü geknez miydi? Çok ilginç bir yazgısı var bu filmlerin. Tümü, devlet parası ile yapılmış, sonra kendilerinde halk adına karar verme yetkisini gören bazı beyaz ya- kalılar tarafından "sakıncalı" bulunmuş. Neden, derseniz: Bir bölümü, iki yüzlülüğe, yalan- cılığa, sistemdeki yozlaşma ve çürümeye karşı çık- tığı, "soru sorabilme hakkı "nı savunduğu için; bir bö- lümü ise Batılı değeıiere özendiği, özendirdiği için. Yani, anlayacağınız "zarartı unsurtardan" anndırmak için yapılan bir "sterilizasyon"işlemi. Peki, ne oldu yasakladılar da? 0 Batılı değerierin her şeylerini satm almasını engelleyebildiler mi? Yok- sa, iyice kışkırtmış olmasınlar bu gidişi? (Kediler, "ste- ril" ortamlan sevmezler. Her yerde ve her koşulda "stenT sanat yaratma hevesıne kapılanlann karşısın- dachrtar.) Hoşgörüsüzlük kavramını devletle özdeşleştirip, kendinizi temize çıkarabiteceğinizi sarwyorsanız, ya- nılıyorsunuz dersem, kızar mısınız bana? Geçenler- de, Ankara Gan'nda gelip geçenleri seyrederek ömür tüketen bir arkadaşımdan mektup aldım. SANArTTın düzentediği "Sanat ve Tabular" konulu sempozyum çerçevesinde garda bir sergı açılmış. Tabii, büyük bir coşkuyla karşılamış bu olayı. Yaşamın tekdüzeliğini altüst eden, gara yepyeni bir atmosfer kazandıran bu etkinliği gerçekleştirenlere ne kadar teşekkür etse azmış. Ne var ki istasyon şefinin kedisi, hiç hoşlanmamış ortaltk yerde sergilenen bu yapıtlardan. Gardaki dü- zenin bekçisi olarak, böyle ne idüğü belirsiz nesne- lerin ayak altına konulmasına sinirlenmiş. En çok ho- şuna giden de insanlann anlayışsız bakışlan, "Bun- lar da ne böyle" diye söylenmeleri olmuş. Arkada- şım şöyle yazmış: "Herne kadar istasyon şefinin ke- disini günahım kadar sevmesem de bu serginin kal- dmlması meselesinde esas sorumlunun hoşgörüden yoksun insanlar olduğunu söylemeiiyim. 'Hoşgörü Yılı'nda hiç yakıştıramadım insan kardeşlerime." Muzırtık bu ya, suçu izleyicilere atmakla da rahat edemedim. Hadi, devlet hoşgörüsüz, izleyicinin de ondan kalır yanı yok; sanatçıîar pek mi hoşgörülü di- ye sormaktan kendimi alamadım. Anımsayacaksı- nız, "Siyaset Meydanı"nöa bir akşam sinemamızın sorunları tarttşılmıştı da, sinemacılarımızı eleştirme gafletinde bulunan gençter. Fıkret Hakan, Cüneyt Arkm gibi "sfa/'"lanmızdan dayak yemekten zor kur- tulmuşlardı. Aynı oturumda Rlm Yönetmenleri Derneği Genel Sekreteri Ertem Goreç de "Sinemamız binlerce baş- yapıt vermiştir" diyerekTürkfilmlerinin "hepsini" be- ğenmeyen herkesi hainlikle suçlamıştı. Doğrusu, ak- lı başında tüm kediler şaşınp kalmıştı bu hesap bil- mezliğe. Hani, onlarca başyapıt neyse de binlerce başyapıtı kim, nerede saklamış bu güne kadar? Hoşgörüsüzlüğün nedeni kendini bilmemek olsa gerek. Istanbul Film Festivali'nde Uluslararası Sine- ma Yazarlan Federasyonu'nun bu yıldan başlayarak "Onat Kutlar Ödülü" olarak adlandırdıklan ve festival- de gösterilen bir Türk filmine verecekleri FIPREŞCI Ödülü'nü bu kez vermemeleri sonucu oluşan tepkiye deşaşırmadım. İki demek (biri SESAM, öteki SODER) bu tavn kınayan bildiriler göndermiş festivale. SODER Genel Sekreteri Tanju Gürsu, "FIPRESCI jürisinin sinemamız adına bu çirkin karannı şiddetle ktnıyor"muş. Yani, "Bu yıl Türk Sineması'nın düzeyini yeterii bulmadık" demek, büyük bir suç. Mılli duygulanmız zedeleniyor besbelli. Kısacası, herkes yaptıklanmızı beğenmek zorunda. (İstasyon şefinin kedisinin de aynen böyle düşündüğünden hiç kuşkum yok.) Sanatçı kedilere kıssadan hisse: Siz siz olun, ken- dinize yönelik eleştirilere karşı bu kadar hoşgörüsüz olmayın. Yoksa "resmi" kedilerin hoşgörüsüzlüğüne karşı miyavlamak bir ise yaramaz. Kimseler kulak vermez sizlere. Doğu Alman filmlerinden, "Karia "dan bir tümce takıldıaklıma: "Cesaret ucuzladı, düşünmekpahalı." Ne dersiniz? Yiürten TtBk Zamaniap' • Küfcür Servisi - Mehpare Aksoy Yiğit'in Taksim Sanat Galensi'nde açılan ve 'yıtik zamarUardan esinlenerek yaptığı resim, heykel ve görsel objeleri' bir araya getiren "Yitik Zamanlar" başhklı sergisi sürüyor. 1952 Rize dogumlu olan sanatçı, 1975 yılında Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Resim Bölümü'nü bitirdi. 1971 yılından beri, kişisel ve karma olmak üzere birçok sergıde çalışmalannı sergileyen Mehpare Aksoy Yiğit, yapıtlannda bakır, alüminyum, kontrplak, zincir gibi malzemeler de kullanıyor. Yapıtlannı, "görsel sanatlann dallan arasındaki sınırlann eridiği ve diğer sanatlara uzandığı bir araştırma sürecinde oluşturduğunu" söyleyen sanatçının, sergisi 25 mayısa kadar açık kalacak.
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog