Bugünden 1930'a 5,457,467 adet makale



Katalog


«
»

26MART1995PAZAR CUMHURİYET SAYFA KULTUR 15 GÜNDEMDEKİ KONU / ULUSLARARASIİSTANBULFILMFESJIVAIJ ONATKUTLAR Bugûn 14 kastm. Tûrkiye'de sinemanın doğuşunun yıldönümü. Hülya'nın sevim- li ve haklı telaşı nedeniyle sizlerin martta okuyacağınız bu yazıyı bir solukta yazıp bıtirmelıyim. Derin bir uykuda, kesintisiz bır düş göriir gibi. Sansürsüz ve 'on daid- ka ara'sız. Bir çocukluk düşü. Günlerdir karanlık bir kasım Istan- bul'unda dolaşıyorum. Kapalı, kurşun rengi gökyüzü, kirlenmiş martılan, camur- lu bir şantiyeyi andıran Beyoğlu'su, yap- rakJanm dökinüş ağaçlan ve onlan bile gıderek kapatan beton bloklan ile renksiz, sıkıcı bır kent. Spleen d'Istanbul. Ama ay- nı zamanda bir mucizeyi yaşıyorum. "Mü- rtkkep gibi kararmış gökyüzüyle denizin arasından pıni pınl bir yüreide geçiyo- nnn." lçımde süreklı bır sevınç ve kıpırîı. Sanki kafamın içıde bir büyülü fener. Bir kaleidoskop'un içindeyim. Tıpkı çocukluk günlerindeki gibi. Bir çiftçi ailesinın zarif ve hoşgörûlü büyüğü olan halamın evi, Antep'ın gıde- rek kıyıda kalmış semtlennden birindey- di. Sokaklan tenha, avlulan sessız bir semt. Bır sûrü çocuk bez toplardan ve il- kel oyuncaklardan bıkmış. sıkıntıyla bek- lerken, evin ikinci avlusundaki küçük ahır binasının içinde. Vedat Ağabey'le ben şen- liğı başlatırdık. Saman ve gübre kokulu, köşesınde genellikle bir atın pineklediği karanlık ahınn kapısı kapatılır, N'akıp Ali'nin makinistinden gizlice ödünç alın- mış küçük film parçalannın Leonardo yöntemi ile gösterisi başlardı. Bırden değışirdı tüm dünya. Bır hayal ve renk cümbüşü başlardı. Çöller ve denız kızlan, Aflıka ormanlan ve Tarzan, Kan- yonlar ve Buck Jones, New York'un gök- delenlen ve Alaslca. Bu küçük ve ganp ay- gıt, tıpkı büyük bır şıir gibi tüm yaşamı de- ğıştinrdi. Yüryüzünde milyonlarca çocuğun aynı düşjeri görmesi imkânsız sanılabilir. Yal- nızca sinema gerçekleştirebi lirbu mucize- yi. Onlann düşlerini eşit kılar. tsveç'te Uppsalalı bir Protestan rahibinin oğlu Ing- mar Bergman'ın hayalleri ile Tûrkiye'de Adanalı bır faytoncunun oğlu YdmazGü- ney'ın Alsaray sinemasının kapı aralığın- dan görebildiklen hemen hemen aynıdır. "Gece yansı karanmı verdim. Kardeşi- mi uvandırdım ve ona kâriı bir alışveriş önerdim.Onunsinematografa>gttnıakar- şılık bendeki yüz kurşun askerin tamarm- nı verecektim. Kardeşimin büyük bir or- dusu vardı ve arkadaşlanyta sık sık savaş oyunlanna kablıyordu. Anlaşma. iki tara- fin da memnuniysri ile sonuçlandı. Sinematograf artık benimdi. Ertesi sabah erkenden kalkıp çocuk odasının bitişiğindeki büvük kilcre ka- pandım. Aygıtı bir sandığın üsriine yer- İeştirdim, gazla çalışan lambasını yak- tım, mercekten çıkan ışık demetinj kar- şı duvarın beyaz yüzeyine yönelttim. Sonra filnıi taktırn. Önce yemyeşil bir çayır betirdi du varda. Çiroenlerin üstünde folklorik grvsileriyle bir genç kadın uymordu, Aygıtın koiunu çevirdim. (Anlatmam olanaksız bu du\ gu- yu. Heyecanımı dile getirecek birsözcûk as- la bulamam. Ama nerede. hangi dunım- da olursaolsun. bugün bik ayırt edebilirim o scak metal kokusunu, odanın naftalin ve toz kokusunu.) Kolu çeviriyordum ve genç kız uyarn- yordu. Önce oturuyor, sonra usulca ayağa kalkıp geriniyordu. Sonra da dönfip sag tarafta ka\ boluyordu. Kolu çevirmeye de- vam edersem yeniden yapryordu aynı ha- reketleri. Genç kız kıpınfayorduJ' Ingmar Bergman'ın yaşamı o büyülü fenerin mucizesi ile değışti. Şimdi de be- nim içın bütün bir kent degişiyor. Çünkü günlerdir gözlerimin önünden çok renkli bir fılm gibi gecıyor on yillık sinema gün- leri serüveni. ıstanbul Uluslararsı Film Festivali'ni düşündüğümde, bu kent de tıp- kı Pans gibi bir 'jenlik'oluyor. On yıldır her erken baharla birlikte ade- ta bir kış uykusundan uyanıyor bu kent. Canlanıyor, güzelleşiyor, gülümsüyor. Kent kıpırdıyor. İki yıl önceki festival sırasında, sadece bir gün için Istanbul'a gelen Bertolucri, sa- lonlann ve şenlik atmosferinin canlılığı karşısında şaşırmış, ertesi gün uçağa ye- tişmek üzere havaaİanına giderken "Tuhaf bir eiektrik var bu keaöe" demişti, "ade- ta erotik bir tutku_." tstanbul'u yakından tanıyan bızler. ünlü yönetmenin bu izle- nimlerinde şenlik atmosfenmn ne ölçüde etkili olduğunu biliyorduk. Şenliğin ya- pıldığı mart ve nisan günlerinde çiçekle- nen dallar, yeşeren ağaçlarla birlikte ken- tin iki yakasında da bir gençlik rüzğân esi- yor, coşkulu, tutkulu, sevüıçli bır hava sa- lonlann dışına taşarak her yanı kaphyor- du. Sadece beyazperdelerde değil, salonlar- Büyülü fenerda, toplantılarda, sokaklarda, gazete say- falannda ve TV ekranlannda da bir düş gerçekleşiyordu festival boyunca. Perde- de olağanüstü oyununu izlediğiniz bır si- nema yıldızını yanınızdakı koltukta otu- rurken görüyor, yıllardır filmlerine hayran olduğunuz bir yönetmenle basın toplantı- sındatartışıyordunuz. Gazetelerin sinema sayfası dışındaki sayfalannda da bir oyun- cunun, bir yönetmenin yüzü ve sözleriyle karşılaşıyor; öğrenci kahvelerinde, akşa- müstü barlannda, otobüste, vapurda sizin gibi festival programmı inceleyen insan- larla görünmez dostluk baglan kuruyordu- nuz. Şımdı düşünüyorum: 1981 yılında Ne- jat Bey'le Aydın Bey'in Istanbul Kültür ve Sanat Vakfrnın verimli toprağına diktikleri bu ağa- cın kökleri birçey- rek yüzyıl öteye, Sinematek'in ku- ruluş yıllanna uza- nıyor. Elbette ülke- mızde sinemanın tarihı çok daha es- kilere uzanır. Ama bence gerçek tarih. yakın dostluklann tarihidir. Yeryüzü sinemateklennin öncüsü, ustam ve dostum Henri Langioisiçin Tnıf- iaut'nun yazdığı yazıdan öğrendım bunu: -Confıdential Report fılminde Orson Welles'in canlandırdıgı Gre- gory Arkadin, ga- rip bir düşiinü an- latir: Bir mezarük- ta imiş Arkadin. Mezar taşlannda ölen kişilerin do- ğum veölümtarib- lerinin birbirine çok yakın oldukla- nnı görmüş. 1919- 1925 ya da 1907- 191JgibLNedenini sormuş mezarlık bekçisine. Insanlar bu kadar erken mi ölüyoriar bu ülke- de? "Hayır' demiş bekçi, 'gördükleri- niz sadece bir dosthığun doğum ve ölüm tarihidir." 1965, Sinema- tek'le başlayan ve bugün de süren dostluklann do- ğum tarihidir. Ve bız, bir avuç insan, bu dostlugu sür- dürmeyi başaran- lardanız. Şakir Eczaaba- şu Atilla Dorsay, Vecdi Sayar,Sungu Çapan, Hfilya Lçansu ve ben. Hepimiz değişik dönemlerde, uzun ya da kısa süreler- le Sinematek'e emek verdik. Şimdi v „ çocuğunu büyütüyoruz. Daha geniş, daha rahat bir çatının, Istanbul Kültür ve Sanat Vakfrnın çatısının altında. Ve hepimiz, günün birinde bir taşın üstüne ikinci bir ta- rih yazılmayacağma inanmak istiyonız. Selam Lina VVertmüller. Sinematek'in o 'Aşkve Anarşi' günlerinde, Henri Lang- iois, küçük çocukluğundan tanıdığı Istan- bul'a her gelişinde Şakir Bey'in geniş bü- rosunda, halılann üstüne oturur, çevresi- ne yaydığı kâğıtlara kocaman harflerle yö- nermen listelen yapardı. Onunla lıste yap- maya bayı!ırdık."Bak Şakir" derdı,_"Şu Japonlardan bir liste yapayun size. Önce Ozu elbette. Yasujiro.Sonra Kurosava ve Mizoguchi. Kenji." Liste uzar gider, biz- ler ise günün birinde bu filmleri göstere- bilip gösteremeyeceğimizi, bu büyük yö- netmenlerden bazılanyla tanışrnanın hayal olup olmadığını düşünürdük. Şimdi bu karanlık lcış gününde kendı- mi bir bahar gününün çimenden halılan üstüne uzanmış. tıpkı Henri gibi bir liste yaparken düşlüyorum: Kayserili, sevimli bir halı tüccarı gibi Elia Kazan, bir başöğ- retmenı andıran Angeiopoulos, lrlandalı- dan çok bir lngılız lorduna benzeyenJohn Boorman. hep akraba oiduğunuzu düşün- düğüm Yusuf Şahin, utangaç bir şair Kies- • Şakir Eczacıbaşı. Atilla Dorsay, Vecdi Sayar. Sungu Çapan. Hülya Uçansu ve ben. Hepimiz değişik dönemlerde, uzun ya da kısa sürelerle Sinematek'e emek verdik. Şimdi onun çocuğunu büyütüyoruz. Daha geniş, daha rahat bir çatının, îstanbul Kültür ve Sanat Vakfrnın çatısının altında. Ve hepimiz, günün birinde bir taşın üstüne ikinci bir tarih yazılmayacağma inanmak istiyonız. İSTJUtBUl FİLM FESTİVAL ISTANBUL FİLM FESTM/A! itrtvsld, yakışıklı bir Moskova kontu Mik- halkhov, arkadaşımız, dostumuz Solanas, bır sırk sunucusu Paradjano\ ve öbür bü- yük ustalar: Bertoluccu Szabo, Tavernier, Jancso, Delvaux._ Hepsinin adlannı yazıyorum alt alta ve şaşınyorum: Tanrım, sahiden bu adamla- nn hepsi geldi mi buraya? Elbette, diyo- rum gülümseyerek, üstelik buraya adlan- nı yazamadığım daha nicelen ile birlikte. tstanbullu sinemase\'erler için bir düşü gerçekJeştirdi. Zaten öyle değil mi? Sine- ma. Gerçek olan bir hayal. "Sevgili Monsieur Esquire" diyordu Truffaut, derginin yazanna, "Yeryüzünün en mudu insanı benim. Çünkü düşlerimi gerçekleştirdim_.'" Bizler, bu festıvalı ya- panlar, görünen görünmeyen herkes, he- pimiz mutlu insanlanz, çünkü bır düşün gerçekleşmesinin peşinde>iz. Lısede okul temsıllerinde suflör ya da asistan olmayı seçerdim. Cniversite öğ- rencisiyken beni hep büyüleyen sirkler- den birinde aylarca gişe memurluğu yap- tım. Şan Müzikholü'nde(Selam Egemen) idarecilik, sinemada senaryo yazarhğı da- ha çekici geldi bana. Kısaca ramp ya da perde ışıklarının önünü değil, arkasını se- verim. Tozlu, gizemli, loş kulislen; göste- ri dünyasmın en insancıl olan yanını. Uluslararası Istanbul Film Fesrivali. Ödüllü. kaliteli, güzel fılmler; ünlü yıl- dızlar, tanınmış yönetmenler, sergiler, ba- sın toplantılan, tartışmalar; pınltılı lcok- teyller. coşkulu izleyıciler. Eİünyanm her yennde görülen küçük aksamalara rağmen tıkırtıkırişleyenolağanüstübır dünya. Pe- kı acaba neler oluyor bu ışıklı perdelerın, projeksiyon makinelennin, sahnelerin ar- dmda? Ayın parlak yüzünün ardında ne var? Şimdi bunu düşünüyorum. Sanıyorum festivalin yönetmeni ve gö- rünmeyen kahramanı Hürya Lçansu'ya sorsaydım bu sorulan gülümseyerek ba- na.^Sinema Günleri degJL dehşet \ç panik günleri..." derdi. Ve aynı gülümsemeyle sürdürürdü konuş- masını: "Haûrfc- yor musunuz. ilk gün, ilk gösteride çevirrnen aletterin üstüne kaza ile su bardağuu devir- miş, ıslanan alet- lerden ses salona sadece bir ctzırd balinde gjtmeye başla>ınca ilk pa- nik telefonunu Hikmet Bey'den almıştım. Festival dümanuzın en ta- nınmış çehresi Hikmet Bey. Ha- nımefendi bir şey- leryapuı'dij«yal- vanyordo, 'Salon boşalıyor..." Insana, kulakla- nndan kan fişkıra- cakmış duygusu veren o gerilım ve panik duygusunu daha sonraki yıl- larda da çok yaşa- yacaktı Uçansu. Ekip arkadaşlany- la birlikte. Ama şimdi, on yılın ar- dından, daha çok bir ironi ile bak- makistiyorolayla- ra. "Salonun bo- şatanasıııa bir de Wim Wenders'in 'Olaylann Gidişi' fılminde tanık o(- muştum*'dıyor, "Yine HikmetBey, kapıdan çıkan se- vircileri iknaetme- >e çalışıyordu: Beyeferfdicrğim nıçın gidiyorsu- nuz? Ben fılmi gördüm, doğrusu çok istifade ettim. Adama boşuna Venedik'te Altın Aslan vermez- ler..." Şimdi gözlerimi kapayıp, izleyici- lerin genellikle görmedikJeri o mutfağı, festivalin Yıldız'daki yöne- tim merkezini her- hangi bir geçmiş şenlik gününde ız- lemeye başlıyo- rum. Bugün için oldukça tuhaf bır görün- tü bu. Şakir Eczacıbaşı, Vecdi Sayar, Hül- ya ve Ali Uçansu. ben ve başka yönetici- ler, bu- sabaha karşı, yan uykulu, rezervas- yon zarflannı düzenliyoruz. O sessiz bu- Mercedes motorunu andıran çalışmasıyla Görgün Taner, rezervasyon sorumlusu Ze- liba Kaya dehşetlı meşguller. (Ne yazık ki herkesin ısminı sayamıyorum, telefon reh- berine dönmesin diye). Çeşitli zorluklar, yoksunluklar karşısmda gösterilen insa- nüstü bir çaba. Aydın Bey'in isteği ile, ilk kez Vecdi Sa- yar tarafindan 1982 yılında Konak Sine- ması'nda 7 Fılmle başlatılan festival, bu- gün 6 ayn salonda. 120 fîlmin iki hafta sü- reyle 140 bin kişiye gösterildiği dünya öl- çüsünde saygın ve tıkır tıkır çalışan bir or- ganizasyona dönüştüyse, hiç kuşkusuz bu sonucun ardında çok emek, çaba. ınat, bil- gı, deneyım ve umut vardır. Ve en önemhsi her an, her çapta ve kap- samda. çözülmesi gereken sorunlar vardır. Bu sorunlann hemen hemen tümüyle karşılaşan, onlan çözmekten birinci dere- cede sorumlu bulunan Festival Yönetme- ni Hülya Uçansu bana hemen binlercesi- ni sayabilir. Bizler de yüzlercesini. En ma- sum bir sahnenin büe doğranmak istenil- diğı 'tstanbul Sansür Günleri'nden 'san- sörsâz' bir festivale nasıl gelindi? Prog- ramdan sorumlu arkadaşımız Vecdi Sa- yar'ın yanşmaya film bulabilmek için yüzlerce sinema adamı ile temaslar kurup çırpmdığı günlerden düzinelerle fılm sa- hibinin yanşmaya katıunak için yanştığı bir çekıcıliğe nasıl ulaşıldı? Yönetmen AB Özgentürk'ün 'SudaYaoar'ını sansürden geçiremediğimiz için Fransız Kültür Mer- kezi'nde uluslararası jüriye sunduğumuz bir dönemden, dünyanın dört bucağından festival yöneticilerinin kendi şenliklenne Türk fılmi seçmek için AKM salonunu mekân tuttuklan bir canlı ortama nasıl va- nldı? Hangi sorunlar hangi faturalar öde- nerek çözüldü? Elbette bütün bu sürecin destansı bir boyutu var. Ve bir başka bo- yut da, tüm bu süreç boyunca, bizlerin, 'Kafkas Tebeşir Dairesi'ndeki "Emek ve- ren ve bu nedenle çocuğun yaşamasını b- teyen ana" gıbı davranmış olmamızdır. Ama aşılan en önemli ve temel sorun 'ahşkanhklar'dı Yani ınsanlann kafalanndakı duvarlar, kitle kültürünün, kitle iletişim araçlannın yarattığı sert kabuk. Bütün dünyada ner- deyse yüz yıldır yaşanıyor bu dram. Wel- les'ten Tarkovski'ye. Kavur'dan Kies- lowskı'ye kadar sayısız yönetmen, çok sa- yıda yazar ve festival yöneticisı farklı. öz- gün ve özgür bir sinema dünyası yarat- mak ıçın 'sradanhga' dıreniyor. Bu garip çö! savaşında her iyı yönetmen bir rehber, her cıddı festival bir 'vaha'dır. Bizım festrvalimiz de, birçoklan gibi, bu vahallardan biri olmayı başardı. Ama itiraf edeyım kı, bu konuda çok iyimser değilim. Tüm dünyada olduğu gi- bi bizim ülkemızde de salt tican savaşla- nn kılıç şakırtılan arasında harcanıp gidi- yor güzel fılmler. Tunuslu dostumuz Nas- ser'in "Les Baüseurs du Desert'ını kimse hatırlamıyor. Act veren bir sıs içinde kay- boluyor Saint-John Perse'in 'Amers'i. Kimse oturup hesaplaşmıyor büyük sıne- macı Flaherty'nin altmış yıl önceki şu söz- leriyle: "Asd büyük fUmler. bundan böyle getecek olanlardır. Bü\ük firmalarm film- leri oimayacak bunlar. Sözlük anlamryia amatörierin filmleri olacak. Tutkulu in- sanlann, sadece \« sadece tkareti düşün- roeyenlerin. Sanat vegerçegûı biraraj-a ge- lişrvle yapdacak bu rümler_" Her gün bın- lerce saatlik saçmalık yayımlayan TV ka- nalları, uydular, video pazarlan, büyük fılm gösterim ağlan bize nasıl bir gelecek vaat ediyor? Bu dev çarkı durdurmak el- bette söz konusu değil, ama onu orijinal, kaliteli, yetkin bir sanat çabası yönünde nasıl döndürebiliriz? Doğrusu pek iyimser değilim Ama şuna her zaman ınandım: Bu ül- kede yapılmış en iyi fıbnin adı 'Umııt'tur. Umutsuz olmaya hakkrmız yolc. Bu ne- denle büyük bir keyifle, karanlık bir kış gününde güneşli bir düş göriir gibi başla- dığım bu yazıyı, Tristana'nuı güzelim afı- şi ile bana yıllardır duvanmdan gülümse- yen büyük usta Luis Bunud'in sözleriyle bağlamak istiyorum: "DiyorkiOctavioPaz, 'Zincirler içinde- ki bir adamtn yeryüzünü uçurması için gözlerini kapaması yeterlidir.' Ben,küçük birdegişiklikletekrar|a>«cagırnbucümJe- yi: E\Teni uçurması için ekranın beyazgöz- kapaklanna projeksiyon nıakinesinin ı^- ğuıın vurması wtertidir_ -Sinema yeryüzünün en olağanüstü ve en tehükefi silahMnr, tetiği çeken özgür bir zflün be. Düşierin,duyartkbruı ve içgüdfi- lerin en etkin anlatun aracı. Sinematogra- fik görüntülerin varaocı işieyişi, bütün in- sanal anlatım araclan içiiHİe.zihnin uvicu- daki işleytsine en yakın olamdır. Film, düş- lerin irade dışı tajdkü gjbidir. Brunius, si- nema saJonunun ağır agır karanşını, insa- nın gözlerini kapamasına benzetiyor. İşte o anda başlar ekranda ve insan ruhunun derinhklerinde, biUnçaiüna doğru bir ge- ce yoknıluğu. Görüntüler peş peşe 'açılır' ve 'karanr' bpla düştekiler gibi. Zaman ve mekân katı sınırlannı yitirir, isteğe göre daralır ya da genişler. Kronolojik zaman ya da sürenin görece değerieri, artık gerçeklikteki gibi değildir. Bir da- kikada birkaç yüz yıl geçer gider; hare- ketler gecikmeleri giderir bir anda... _Sinema sanki, kökleri çok derinlerde şörlebuluşanbilincalbyaşamım anlatabü- mekiçinicatedilmiştirr Yazı bitmek üzere ve Istanbul'da akşam oluyor. Bir gözün kapanışı, bir sinema sa- lonunun karanşı gibi. Bir Karagöz ustası gibi hayal perdesine bakıyorum. Orada düşierin sonsuz özgürlüğü var. Ve perdenin hemen arkasında festivalin heryılı için birerden tam on tane mum ya- nıyor. Festivali, bu güzel şiiri yazanlara selam olsun. Daha nice yıllar sürsün bu güzelim düş dünyası ve... Que la fete com- mence. Şenlik başlasın. (14 KASIM 1990) Yimou'nun son filmi Çin'de denetimden geçti BEİJtNG (AFP) - Çinli yönetmen Ztaang Yimou'nun son fılmi "Shanghai TrTads", sansür kurulunun denetiminden geçti. Filmin, bu yılki Cannes Film Festivali'nde yanşmaya katılması bekleniyor. Bir yetkilinin yaptığı açıklamaya göre; Radyo Televizyon ve Sinema Bakanlığı'nın Film Bürosu, fılmi geçen hafta izleyip onayladı. Başrolünde, yönetmenin eski sevgilisi GongLi'nin oynadıgı film, 1920'lerin sonlannda Şangay'da yaşayan ünlü bir şarkicınm çektiği sıkıntılan ortaya koyuyor. Doğudaki Suzhou kentinde çekilen "Shanghai Triads"ın, yakiaşık 4.5 milyon dolara (190 milyar TL) mal olduğu belirtiliyor. Ocak ayında bitirilen film, eylül aymda çekimler başlar başlamaz birçok sorunla karşı karşıya kalmıştı. Proje, Fransa'nın en büyük yapım ve dağıtım şirketlerinden UGC'y'e ortak gerçekleştirilecekti. Ama Yimou'nun daha önceki fılrni "Lifetimes"ın (Yaşamak) yabancı film festivallennde sansürsüz olarak gösterilmesinden rahatsızhk duyan sansür kurulu, UGC'ye, film tasansını yanda bırakması için baskı yaptı. UGC yine de filmin dağıtım haklannı sahn almak için bir fon ayınyor. Filmin yapım sonrası montajı, son hali Çin'de incelenmek üzere, Japonya'da yapılacak. Büro yetkilileri, herhangi bir değişiklik yapılmazsa hiçbir sorun çıkmayacağını söylüyorlar. 6 Savaş ganimeti' yapıdar iade ediliyor • Yedi Avrupa ülkesindeki koleksiyoncular, İkinci Dünya Savaşı'nda yağmalanan tablolarm kendilerine iade edilmesini istiyor. Bu durumda, Ingiltere. büyük ustalann yapıtlanru yitirecek ilk ülke olabilir. Kültür Servisi-Avrupa'yı işgal eden ordulann savaş ga- nimeti olarak ülkelerine gö- türdükleri binlerce sanat yapı- n, savaştan beri gerçekleştiri- len en büyük sanat hareketiy- le gerçek sahiplerine geri ve- rilecek. Bu durumda, Ingiltere, bü- yük ustalann yapıtlannı yiti- recek ilk ülke olabilir. 16. yüzyılda yaşamış Alman res- samı Dürer'in çalışmalan, Almanya'daki gerçek sahip- lerine gen verilmek üzere şimdiden bir kenara aynldı. Alman ustalar Holbein ve Oenner'ın yapıtlanysa dönüş yolunda. İade işlemi, on yıldır, yağ- ma edilmiş sanat yapıtlannı ve onlann gerçek sahıplerinı araştırarak sanat hırsızlığını soruşturan uluslararası bir ekibin gözetiminde gerçek- leştuiliyor. Ingiltere, bir yandan bazı tablolan elden çıkarmak zo- runda kalırken bir yandan da, Almanlann savaş sırasında Hollanda, Belçika ve Fran- sa'da bulunan Ingiliz aileler- den çaldığı Constable, Tumer ve Gainsboroagh'nun yapıt- lanna kavuşacak. Avrupa ça- pında. en az 100 bın başyapıt. gerçek sahiplenn mırasçüan- na ya da kamu kuruluşlanna iade edilecek. Fibn yönetme- ni Steven Spielberg ve fınans uzmanı George Soros'un da iade ışlemine bağışta bulun- ması bekleniyor. Spielberg ve Soros; Fransa, Belçika, Hol- landa ve Macaristan'da Nazi- lerin talan ettiği Musevi ko- leksiyonlannın yeniden bır araya getırilmesini istiyorlar. Birçok yapıt, savaştan sonra, resim pıyasasma sunuldu ve Degas, Renoir, Van Goghve Cezanne gibi ressamlann tab- lolan, alıcılar tarafindan ka- pıldı. Ekıp, 100 bin tablodan oluşan bir veri bankası hazır- ladı. Belgeler, Fransa, Alman- ya ve Hollanda'daki yağmala- ma eylemlelerine kanştıkla- nnı kabu) eden Alman SS su- baylannın aynntıh soruştur- malannı da içeriyor. Alman ordulan. Berlin'den gelen emirler doğrultusunda, Avrupa sanatını ıstila eder- ken, Hitler de dünyanın en büyük sanat yapıtlannı topla- yacağı bir Führermüzesi kur- mayı hayal ediyordu. Yapılan sonışturmalardan biri, Paris varoşlannda bulunan Ingiliz koleksiyonlannın Mareşal Hermann Goering'in emriy- le çahndığını ortaya koyuyor. Bu arada, sanat yapıüannın değiş-tokuş edilmesi koiay kolay gercekleşecek gibi gö- riinmüyor. Stalin'in emriyle çalınan tablolan ellerinde tu- tan Ruslar, St. Petersburg'da mart sonunda sergilenecek başyapıtlann Almanlara geri verilmesi konusunda, Alman- ya'yla çok hassas görüşmeler yapıyorlar. Ingiltere'de, bir buçuk yıl önce, Sotheby's müzayede sa- lonunda açık arttırmayla sahl- ması beklenen, Hollandalı bir ressama ait 700 bin poundluk (yakiaşık 47 milyar TL) bır tablo, avukatlann tablonun kökenlenni araştırması yü- zünden hâlâ bekliyor. Bu tartışmalar sürerken kaçmayı ve kurtulmayı başa- ramayanlann yalunlan için, yitik sanat yapıtlannın ortaya çıkanlması duygusal bır önem taşıyor. Çünkü yitik tablolarm izi sürülürken, koleksiyon sahibi ailelerin toplama kampında öldükleri ortaya çıkıyor. r ı ı I PENALTI MEMET BAYDUR Kötümserin Biri RJ. Hollingdale, Alman düşünürü Arthur Scho- penhauer üstüne yazdığı ilginç yazıda, ünlü düşü- nürün yaprtını 1816 yılında, 28 yaşındayken tamam- ladığını yazar. Sözü edilen yapıt "Istenç ve Düşün- ce Olarak Dûnya'öv. Yapıt 1818 yılında yayımlanır. Bu yıldan sonra Schopenhauer'in yazdığı herşey bu yaprtın üstüne düşünceler, doğrulamalar ya da açık- lamalardır. İlk yapıtta öne sürdüğü düşüncelere ne bir şey ekler, ne de bir şey çıkanr. Yetmiş yaşına gei- diğinde, aklını kurcalayan şeylerin tümü, yirmi sekiz yaşındayken düşünüp yazdıklanndan ibarettir. Ara- daki yıllarda bilgisı genişlemiş, artmıştır elbette ama, öğrendıği hiçbir şey herhangi bir konu hakkında fik- rini değiştirmesine yetmez. Otuz iki yaşındayken Berlin Üniversitesi'ndefelse- fe dersteri vermeye başlıyor Schopenhauer. Ders sa- atleri, aynı üniversitede felsefe dersteri veren He- gel'in ders saatleriyle çakışıyor. O yıllarda pek tanın- mayan düşünür, boş sınrflarda boş sıralara ders ver- mekzorunda kalıyor. Herkes Hegel'in sınıfında çün- kü. Schopenhauer ya ders saatlerini değiştirecek ya da ders vermeyi bırakacak. Ders vermeyi ve öğre- tim görevini bırakıyor. Geri dönmemek üzere. 1821 yılında Beriin'de oturduğu evdeki bir onanm yüzünden çıkan tartışmada Bayan Caroline Luise Marquet adlı 48 yaşında bir hanımı merdivenlerden aşağıya atıyor. Mahkemede kadının çok gürültü yap- tığını söylüyor. Kadınsa kapı aralığında bir arkada- şıyla sohbet ettiğini söylüyor. 1826 yılında Bayan Marquet'e, kadın hayatta olduğu sürece yılda 60 ta- ter ödemeye yüküm giyiyor. Bayan Marquet 26 yıl da- ha yaşıyor. 1852'de hanımın ölümünü bildiren resmi belgenin kryısına 'Obit anus, abit onus' notunu dü- şüyor: "Ihtiyar kadın ötür, borç biter." Yaşamrnın son yirmi yedi yılının her gününü değiş- mez bir kalıba sıkıştınp yaşıyor. Şehrin çeşitli yerle- rinde kiraladığt odalarda yalnız yaşıyor. Her sabah ye- dide kalkıyor, banyo yapıyor ama, kahvaltı etmiyor. Bir fıncan sert kahveyle masasına oturup öğleye ka- daryazı yazıyor. Öğle vakti yazmayı bırakıp yanm sa- at flüt çalıyor. İyi bir flütist Schopenhauer. Yemekten sonra evine dönüp saat dörde kadar okuyor. Her gün saat dortte çıkıp iki saat yürüyor. Hava durumu ne olursa olsun. Akşamüstü saat altıda şehir krtap- lığının okuma odasına uğrayıp The Times gazetesi- ni okuyor. Bütün bunlar Almanya'nın Frankfurt -am- Main kentinde oluyor. Akşam ya bir konsere ya da bir tiyatroya gidiyor. Sonra bir otelde ya da lokanta- da yemek yeniyor. Yalnız. Dokuz ile on arasında evi- ne dönüp erkenden yatıyor. Yirmi yedi yıl hiç boz- madan, büyük bir disiplinle yaşamış böyle bir haya- tı. Ne kadar iç karartıcı değil mi? Karamsariığın ba- bası olarak bilinen bu düşünürün bu "disiplin" me- rakı nereden kaynaklanıyor drye düşünüyor insan. Sonra akJıma Hotlingdale'in yazısından öğrendiğim bir aynntı geliyor. Işini yirmi sekiz yaşında tamamla- mış ve yetmiş yaşına kadar eski yazdıklannın doğ- ruluğundan zerre kadar kuşku duymamış bir kişi var karşımızda. Kendine iman etmiş bir adam. Dınsel bir iman değil bu. Schopenhauer'in yapıtındaTann yok- tur, Tanrı'ya yer de yoktur. Hıristiyanlığı da kötümser açıdan görmüş ve yeniden yorumlamıştır. Onun ya- prtında sözü edilen "irade" Tann iradesi değildir. 'Is- tençi akıldan, zekâdan önemli sayar yine de. Ona göre akıl, iradenin oyuncağıdtr. İnsan davranışlan da akılla değil, istençle yönlendirilir. Schopenhauer, belki Nietzsche'yle beraber, en kolay okunan, felsefı jargonu en az kullanan düşü- nürlerin başmda gelir. Kötümserliğinin metafızikle kanşması, kolay okunur ve anlaşılırolması, iyi bir ya- zar olması, felsefi alanla ilgisi olmayan kişilerce, ya- zınsal bir yapıt olarak da okunabilmesi başanstnı ko- laytaştıran etkenterdir belki. Gençliğ^inde yayımladığı bir kitabtn adı "GÖrüş ve Renkler Ustüne" dir. Bu yaprtında Schopenhauer, geçen pazar sözünü ettiğim Goethe'nin "Renklerin Kuramı" adlı yapıtına destek olur, onunla birlikte Newton'un ışık ve renk teorisine hücum eder. Yazar ve düşünür haksızdır, bilim adamı haklı oysa. Ya da gerçekten öyle midir? _ • Schopenhauer, Din Üstüne Bir Dialog adlı dene- mesinde Demopheles ile Philalethes'i konuşturur, tartıştınr. Sonunda iki dost uzun tartışmadan sonra bir konuda anlaşırlar. Brahminlerin ölüm tannsı Ya- ma'nın dediği gibi din iki yüzlüdür. Biri arkadaşçadır bu yüzlerin, diğeri karanlık. "Sen biryûzûne bakıyor- sun yalnızca, bense öbüryûzünü görûyorum." Phi- lalethes bunu söyleyen dostuna hak verir. 'Bilgi'nin bir güç kaynağı olduğuna, bilginin insa- na güç verdiğine de inanmaz düşünürümüz. "Bilgi güçtür. Yok canım! İnsan bûyük bir bilgi deposu ola- bilir en küçûk bir güç sahibi olmadan. Ote yandan hiçbir şey bilmeyen ahmağın teki de bûyük bir güç edinebilir." Hıristiyanlığı eieştirdiği bir başka yazısında şoyle yazar: "Çinliler kendi dinleri için beş esas etik duruş seçerier. Merhamet, adalet, nezaket, akıl ve dürüst- lük. Hıristiyanlarsa, öbür dinler gibi, yalnızca inanç, umut ve hayırişlenyteyetinmek durumundadıriar. Bir yoksulluk belirtisi." • Din üzerine yazdığı bir denemesindeyse şunlan yazmış Schopenhauer: "İnanç ve bilgi. Felsefe bir bilim olarak neye inanacağımızla uğraşmaz. Yalnız- ca neyi bilebileceğimizle ilgilenir. Eğerbu bilgi araş- tırmasının sonucu inançlaria çatışırsa bu da doğal- dır. Inancın doğasında bilinmeyenin öğretisi yatar çünkü. Bileydik, inanç gereksiz bir lüks olurdu. Ma- tematik biliminde örneğin inanca yer yoktur. Bilgi ile inanç çarpışırsa, ikincisi darmadağın olur. Bilgi, ya- pısı gereği daha sert, daha güçlüdür. Nereden ba- kılırsa bakılsın, iki ayn olgudur bilgi ile inanç. Karşı- lıklı çıkarian için birt>irlerinden uzak durmalıdıhar." Bu kötümser düşünüre bu noktada olsun katılma- mak mümkün mü? Din, bilimden ayn tutulmalıdır. Kendi menfaati icabı. Politika biliminden de, balistik biliminden de, biyoloji biliminden de, ekonomi biliminden de, sosyoloji biliminden de. +Taşmdık27 Mart Pazartesi gününden itibaren yeni adresimizdeyiz. Tophanelioğlu Caddesi No.: 15 Altunizade 81190 ISTANBUL Tel: (0216) 391 88 00 (10 hat) Faks: (0216) 391 87 50 KesmoL canoitBÜRO MAKİNEURI TİMRET A Ş
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog