Bugünden 1930'a 5,403,657 adet makale [Gelişmiş]



Katalog


«
»

CUMHURİYET/14 23 MAKT 1991 Ingiltere'nin önde gelen Ortadoğu uzmanı Dr. Philip Robins: Iraklı Kürtler sorumlu ve gerçekçi davranıyor Dr. Robins tran, Suriye ve ŞAHİN ALPAY LONDRA — | Dr. Philip Robins,! İngiltere'nin öndej gelen Ortadoğu uz-l manlanndan biri.ı Türkiye'nin Orta-' doğu politikasını çözümleyen Türki- ye ve Ortadoğu başlıklı önemli in- celemesi mayıs ayı ortalannda yayım- lanacak olan Ro- bins ile Körfez sa- vaşı sonrasmda Irak, Türkiye üzerine konuştuk: — Dr. Robins, Körfez savaşı sonrası gelişmelere baktıgımız zaman ABD ve müttefikkrinin Irak'ta demokrasi değil istikrar istediklerini göriiyoruz. Demok- rasi sayesinde istenrneyen güçlerin ikti- dara gelmesinden mi korkuyorlar? ROBİNS — Demokrasi bütün Körfez bölgesini ilgilendiren bir konu. Krizden önce, başta ABD ve lngiltere olmak üze- re tüm Batılı devletler, bir yanda insan haklan ve siyasal özgürleşme talebi Ue öte yanda mevcut rejimlerle iyi geçinme en- dişesi arasındaki çelişkiyi yaşıyorlardı. Bu gergüılik şimdi daha da arttı. Kuveyt'- te rejimi daha liberalleşmeye mi zorlama- h. yoksa sıkı yönetime ve muhalefet li- derlerini öldürme girişimlerine göz mü yummalı? Eğer Kuveyt'te özgürleşme desteklenecek olursa, bunun anlamı Su- udi Arabistan'da da demokratikleşmenin desteklenmesi olmayacak mı? Ve tabii Batılı devletler bu tercihler bakımından en büyük güçlüğü Irak'ta yaşıyor. Demokrasinin mutlaka istikrarsızhğa yol açacağını düşünmek yanlış olur. Ak- sine, Kuveyt gibi bir ülkede daha geniş bir siyasal katılımın, daha güçlü bir is- tikrar getireceği ileri sürülebilir. Aynı şey Ürdün, Cezayir, Tunus, hatta Mısır için de savunulabilir. Fakat Irak'ta durum iki nedenle biraz farkü. Birinci olarak, ül- kede istikrar yok. Ikinci olarak, Irak re- jimini kötülümek ve devirmek için o ka- dar çok şey yapıldı ki hiçbir Batıh hükü- met açıkça Saddam Hüseyin'in iktidar- da kalmasını savunamaz. Batıh kamuoy- lan Saddam'ın devrilmesini istiyor ve ye- rine kimin gelebileceği konusuyla ilgi- lenmiyor. — Muhatefetin kazanması halinde Bağdat'ta tran yanlısı bir Şii köktenci re- jimin korulmasından endise duyan Ba- tılı devletlerin birinci tercihinin Saddam'- ın bir "saray darbesiyle" devrilmesi ol- duğu söyienebilir mi? ROBİNS — Evet, yalnız Batıh devlet- lerin değil, Suudi Arabistan ve öteki Kör- fez devletlerinin de esas tercihinin bu ol- duğu görülüyor. Tercih edilen Saddam'm devrilmesi, ama mevcut askeri ve siyasi yapıların devam etmesi; böylelikle mu- halefetin iktidara gelmesi halinde doğa- bilecek kargaşanın önlenmesi... Bu bağ- lamda Irak'taki Sünni azınlığın tercihle- ri de ihmal edilemez. Onlar da demok- rasiyi, özgürleşme ve banş içinde yaşa- manın bir simgesi olarak değil, Şii çoğun- luğun diktatörlüğü için bir bahane ola- rak görüyor. Böyle görmelerinin neden- leri şunlar: Bir defa, Ayetullah Muham- med Bekr Hakim'in liderliğindeki Şii "medis" hareketinin ülkenin güneyinde- ki isyanı, tran yanlısı bir fslamcı başkal- dırıya dönüştürmesinden çekiniyorlar. lkinci olarak, Şiilerle Kürtler arasında or- taya çıkan ittifakın kendileri aleyhine so- nuç vereceğini düşünüyorlar. Nihayet, ül- kenin siyasi ve askeri eliti içindeki güçlü konumlanru yitinnekten korkuyorlar. Bu bakımdan ülkede patlak veren ayaklan- manın Saddam'ın konumunu güçlendir- diği, Sünnilerin onun arkasında toplan- masına yol açtığı söylenebilir. — Irak'ta, Iran yanlısı köktenci bir Şii rejimin kurulması tehlikesini ne kadar gerçekçi buluyorsunuz? ROBİNS — Ben endişelerin abartıldı- ğı kanısındayım. Irak'ta Şiiler türdeş bir topluluk değildir. Nüfusun yüzde 55-60'ını oluşturuyorlar, ama aralannda kabile bağlan, siyasi ve dinsel inanışlar bakımından birçok bölünme söz konu- su. tkincisi, Şiilerin birçoğu Iran yanhsı bir köktenci, dinci rejimin kurulmasına karşıdır. Üçüncü olarak, Irak Şiileri Arap'tır... lran'la sekiz yıl süren savaş boyunca Irak'ın Şii Araplan, Bağdat'taki Sünni Arap rejime sadık kaldı ve Iran tipi bir rejimi istemediklerini gösterdi. Dör- düncü olarak, Şiilerin iyi örgütlenmiş ol- madıklan gittikçe daha iyi anlaşılmakta. En iyi örgütlenmiş gruplar kuzeydeki Kürtler. Nihayet, BAAS Partisi ve Irak ordusu içinde birçok Şii lider bulundu- ğu da unutulmamalı. Son araştımıalara göre askeri komutanlann yaklaşık dört- te biri Şii kökenli. BAAS rejiminin tü- müyle Sünnilere dayandığı bir abartma- dır. Dolayısıyla Irak'ta Şiiler iktidara gel- seler bile, diğer gruplarla, Sünnilere ve Kürtlere önemli ödünler vermek duru- munda kalacaklardır; ayrıca mutlaka Tahran yanhsı olacaklannı varsaymak hatalı olur. Irak'ta gelecek yönetimi kim kurarsa kursun, ülkenin yeniden inşası için büyük fonlara ihtiyaç duyacak, sa- vaştan zarar gören ülkeleri tazminat ta- leplerinden vazgeçirmeye çalışacaktır. ABD, Japonya ve AT'nin büyük ölçüde egemen olduğu uluslararası ekonomik sisteme dahil olmak zorundadır. — Birçok gözlemciye göre Rafsanca- ni yönetimindeki İran, devrim ihracından çok, ekonomik kalkınma sorunlarıyla il- gili. tran'ın, Irak'taki beklentileri nedir? ROBİNS — Kriz boyunca İran'ın iki kaygısı oldu: Irak'ın Kuveyt'ten çıkanl- ması ve Körfez'in ABD egemenliğine gir- memesi. Bu amaçlardan ilki gerçekleşti, ama ABD Körfez'de büyük etkinlik kur- du. İranlı yöneticiler, Irak'ın parçalan- ABD etkisini azaltma endişesi belir- leyecek. — Irak'ta Kiirtlerin, Şülerden daha ör- gütlü olduğunu söylediniz. Bu Irak'ın ka- derini etkilemede Kiirtlerin etkisinin Şii- lerden daha büyük olacağı anlamına ge- lebilir mi? ROBİNS — Kürtlerin, Şiilerden daha güçlü bir durumda olduğu söylenemez, ama ciddiye alınmaları gerekir. Özellik- le Barzanj (Kürdistan Demokrat Partisi) ve Talabani'ye (Kürdistan Yurtsever Bir- liği) bağlı kabilelerin iyi örgütlendikleri bir gerçektir. Çeşitli Kürt grupları, ara- larında sorunlar olsa da ittifak yapmış- tır. Batı'da kendilerine destek sağlamak açısından da daha iyi örgütlüdürler. Bağ- dat'taki herhangi bir rejime sorun çıkar- mak açısından gayet başanlıdırlar. Bu- lunduklan bölge, petrol bölgesi olması ve Türkiye üzerinden Avrapa ile bağlantı sağlaması açılanndan önem taşımakta- dır. Ama başka bazı etkenler, Kürtlerin Irak'ta Kürtler bağımsız bir devlet ilan edecek olurlarsa, düşmanlarla çevrileceklerini ve eninde sonunda ezileceklerini biliyorlar. Bunun için Irak sınırları içinde daha geniş bir özerklik talebiyle yetiniyorlar. Bazı ülkeler krizden yarar sağladılar: İran, İsrail, Türkiye, Suriye ve Mısır. Ama hepsi için de artan tehlikeler ve riskler söz konusu. Bazı bakımdan kazançlı çıkanlar, başka bakımlardan kaybettiler. masının, Bağdat'ta İran yanlısı bir yöne- timin kurulmasının ya da İran'ın Irak'- ın güneyine egemen olmasının, ABD'nin Körfez'de kalmasına yol açacağırun bi- lincinde olmalılar. Bence tran açısından ' Körfez'de istikrann sağlanması, Irak'taki rejimin niteliğinden daha önemlidir. Tüm bu nedenlerle Irak'ta olup bitenlerin ar- kasında tran'ın olduğunu ileri sürmek yanhş olur. tranlılar Saddam'ın devril- mesini istiyorlar, ama Irak'ın parçalan- masından çekiniyorlar. Her şeyden ön- ce kendi etnik azınlık sorunlan; Kürtler ve geniş bir Azeri topluluğu var. Öte yan- dan Türkiye'nin kuzey Irak'a girmesin- den ciddi olarak endişe duyuyorlar. Bu yersiz bir kaygı olabiiir, ama gerçek bir korku. Saddam'ın yerine ABD ve Suudi Arabistan yanlısı bir rejimin kurulmasın- dan da çekiniyorlar. Sanıyorum Tahran'- ın politikalannı Irak'ta İran yanlısi bir rejimin cazibesinden çok, Körfez'de gücünü sınırhyor. Bir defa, nüfusun yal- nızca yüzde 20'sini oluşturuyorlar. Çev- redeki bütün devletler Kürtlerden derin bir kuşku duyuyor. Başka ülkeler her za- man Bağdat'a baskı yapmak için Kürt- leri kullandılar. Bulundukları bölge önemli, fakat ülkenin tümünü denetle- mekten uzak. Dolayısıyla Kürtlerin etkin- likleri sınırlı. Irak ytizde 75 Arap nüfu- suyla her zaman bir Arap ülkesi olarak kalacak. Irak'ta temel sorun, Kürtlerin gönüllü olarak katılacakları siyasal söz- leşmeyi düzenlemek. — Cevredeki bütün devletler Irak'ın bütünlügünün sürmesinden yana. Bu du- ramda sözünii ettiğiniz düzenleme, Kürt- lere geniş bir özerklik mi olacak? ROBİNS — Durum sürekli değişiyor, ama şimdi göründüğü kadarıyla Kürtler eskisinden daha geniş bir özerklik kaza- nabilir. Irak öylesine yıkılmış ve siyasi bakımdan bölünmuş durumda ki muha- lefet iktidara gelecek olursa, ülkede ba- nş ve istikran sağlamak için bütün siya- si güçlerle işlerliği olan bir uzlaşmaya git- mek zorunda kalacak. Bu durumda Kürtlere ödünler verilecek. Kürtlerin de sorumlu ve gerçekçi davrandıklan görü- lüyor. Eğer bağımsız bir devlet ilan ede- cek olurlarsa, düşmanlarla çevrilecekle- rini ve eninde sonunda ezileceklerini bi- liyorlar. Bunun için Irak sınırlan içinde daha geniş bir özerklik talebiyle yetini- yorlar. — Türk bükümetiyle Iraklı Kürt tem- silcileri arasındaki temaslan nasıl yonım- luyorsunuz? ROBİNS — Türk hükümeti bunun bir bilgi alışverişinden ibaret olduğunu söy- ledi. Muhtemelen olan da budur. Anka- ra, Kürtlerin amaçlarını öğrenmek iste- di. tki taraf arasında büyük bir güven- sizlik var ve her iki taraf da çok dikkat- li. Toplantı, Ankara'nın bağımsız bir Kürt devleti kurulmayacağı konusunda güvence istediğini; Kürtlerin de Ankara'- nın korkularını dikkate aünak gereğini duyduklannı gösteriyor. Kürt temsilcile- rin, Irak'ta bağımsız bir devlet kurma- yacakları gibi, PKK'ya destek vermeye- cekleri konusunda da güvence verdikle- rini sanıyorum. — Sizce PKK bu gelişmeleri nasıl de- ğerlendiriyor? ROBİNS — PKK'nın daha çok Suri- ye ve Lübnan'dan hareket ettiğini biliyo- ruz. tran-Irak savaşı boyunca Türkiye ile Irak arasında PKK'ya karşı iyi işleyen bir ittifak vardı. Ama o savaşın sona erme- sinden sonra Saddam, Suriye olçüsünde olmasa da PKK'ya bir miktar destek sağ- ladı. Şimdi Ankara, PKK'nın bölgedeki karışıklıktan yararlanmasım ve Kürtler arasında geniş bir ittifak kurulmasını ön- lemeye çalışıyor. — Körfez krizinin gerçek galibinin tec- ritten kurtulan Suriye olduğunu söyleye- bilir miyiz? ROBİNS — Kazananlar ve kaybeden- ler kavramı beni rahatsız ediyor. Bazı ül- keler krizden yarar sağladılar: İran, Is- rail, Türkiye, Suriye ve Mısır. Ama hepsi için de artan tehlikeler ve riskler söz ko- nusu. Bazı bakımdan kazançlı çıkanlar, başka bak!--nlardan kaybettiler. Açıkça kaybedenler Irak, Ürdün, Suudi Arabis- tan ve Arafat... Arafat'ın durumunu dü- zeltip düzeltemeyeceği ayrı bir konu. Fi- listinliler bazı bakımlardan kayıph çık- tılar, ama çok daha güçlü bir konuma ge- lebilirler. Filistin sorunu şimdi uluslara- rası gündemin 2 Ağustos 1990 öncesine göre çok daha önlerinde. Suriye'ye gelince: Lübnan'da hareket serbestisi kazandılar; tngiltere ile yeniden diplomatik ilişki kurarak AT ile ilişkile- ri üzerindeki kısıtlamalardan kurtuldu- lar; Suudi Arabis'tan'Ia ilişkilerini düzelt- meleri mali imkânlar getirecek; Mısır ve ABD ile ilişkilerini düzeltmeleri de ka- zançlanna... Ama Körfez krizi Suriye için riskli bir macera oldu. Batı, Suriye'ye güven duymuyor. Arap-İsrail anlaşmaz- lığı cephesinde Suriye şimdi daha zayıf bir konumda. Irak'ın sağladığı stratejik derinlik kaknadığından, tsrail'le bir sa- vaş çıkarsa, kötü durumda. ABD ve ts- rail'in tayin edeceği şartlarda bir banş antlaşması için yapılacak baskılara şim- di daha açık. Hafız Esad'ın durumu da eskisine göre çok zayıfladı. Bir Arap ül- kesinin ezilmesine yardımcı olması bir- çoklannı üzdü. Suriye'nin kazançlan çok kuşkulu... — Türkiye'nin Körfez krizinden ka- zanç ve kayıplarının bir değerlendirme- sini yapar mısınız? ROBİNS — Turkiye'nin bazı yüzeysel kazançları oldu. Bush, Özal'ı defalarca telefonla aradı. Bu özal için çok yararlı olabiiir, ama Türkiye için siyasi veya maddi bir kazanç değil. Krizin ekonomik faturasının ne olacağı henüz belli değil. Siyasi kazançlar da başta özal, bazı kim- selerin umduğu gibi olmadı. Ortadoğu'- da daha aktif bir dış politikanın Türki- ye'nin lehine olup olmayacağını, Arap- ların bunu yeni bir tür Osmanlıcılık ola- rak görüp görmeyeceklerini henüz bilmi- yoruz. Aslında Türk dış politikasında gerçekten köklü bir değişiklik olup olma- dığını da bilmiyoruz. Türk hükümetinin son kriz sırasında Araplararası sorunla- ra bulaşmama ilkesini terk etmesi ve Or- tadoğu ülkeleriyle ilişkilerini Batılı ülke- lerle ilişkilerine göre ayarlamasırun geçici, arızi bir olay, Irak'ın Kuveyt'i işgaJ et- mesinin ya da Turgut Özal'ın stratejik hayalgücünün bir ürünü mü, yoksa Kör- fez krizini ve Özal dönemini aşacak bir temel politika değişikliği mi olduğunu söyleyebilecek durumda değiliz. Türkiye için büyük fırsatlar, aynı zamanda büyük belirsizlikler dönemi. Türkiye gibi muha- fazakâr ve dikkatli bir devlet bakımın- dan, bu koşullar hayli tedirginlik yara- tacak nitelikte. ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ TARTIŞMASÎ HABERLERİN DEVAMI Kimse anayasacılık oynamasın Prof. Dr. BAHRİ SAVCi Tam bu günlerde ne yapıyor ANAP ik- tidan? Çok önemli ve kapsamlı değişikliklere uğratarak, anayasayı alıp kaçırmaya uğ- raşıyor: 80 darbesinin "Güçlü devlet - güç- lü siyasal otorite - güçlü yönetim" felse- fesi altındaki pederane veli-vasi cumhur- başkanı hükümranlığına doğru... Kenarından köşesinden özgürlükler dü- zenini de ele ahnış görünmesine bakmayın. Temel amaç "Monolitik" bir sorumsuz devlet başkanlığı hükümranlığı "ve ona bağımlı", "bir çoğunluk tahakkümü" kurmaktadır. parlamentarizm anayasasına gereksinme- si vardır. Bu anayasa da böyle kaptı kaçtı yöntem- leriyle meydana getirilemez. Buna, önce halk dayanağından yoksun ANAP'ın hak- kı yoktur. Aynca Meclis'teki resmi muha- lefet de ülkedeki bütün sosyopoh'tik ve kül- türel dinamikleri bir kenara bırakan bir anayasa düzeltme sürecine, löntemine ka- tılmaya haklı değildirler. Şöyle ki: a) Önce bu Meclis'in anayasacılığa kal- kışmaya hakkı yoktur. Kendisi gider ayak- tır. Ayrıca, bu meclis, arkasında halk olma- yan bir ANAP'ın kendisiyle yaptığı o yüz- ktidar, çok önemli ve kapsamlı değişikliklere uğratarak J. anayasayı alıp kaçırmaya uğraşıyor. İşin tuhafı, bunun için Meclis'teki muhalefet partilerini de kandırarak işbirliğine çağırıyor. İşin en acı yanı, onlar da kesin bir 'hayır' koymuyorlar ortaya. Oysa iktidarın da, Meclis'teki muhalefetin de böyle bir anayasacılık oynamaya haklan yoktur. İşin tuhafı, bunun için, meclisteki mu- halefet partilerini de kandırarak işbirliği- ne çağınyor. Ve işin galiba en acı yanı onlar da kesin bir "hayır" koymuyorlar ortaya. Oysa, iktidarın da Meclis'teki muhale- fetin de böyle sıkışmış bir zamanda böyle bir anayasacılık oynamaya haklan yoktur. Evet Türkiye'nin siyasal - rejimsel - ana- yasal gereksinmesi, kötü 82'nin, şurasın- dan burasından onarımlarla giderilemez. (Bu onanmlar da sözde onanmdır). Türk- iye'nin, 82'nin yaptığı "Parlamentarizm ve onun siyasaliaşmış açık toplum demokra- sisi kaydırmalan"ndan arıtlanmış bir kon- sensüs demokrasisine yönelmis modern de 34 oyla yüzde 64 sandalye kazanma haksızlığına dayalı bütünleşme yüzünden, kendisi de kamuoyunda, ulusal egemenlik temsilciliği kuramında zayıflamıştır. Ulu- sal egemenliğin ilk ve en büyük eylemi - belirmesi olan anayasa yapmaya kalkmak bu zayıfhklar içinde, yanlış bir olguolur: Halkı değimlemedeki bu zayıfhklar ve gider ayaklı olmalar içinde, tüm halkın "Sosyal pakt"ma ulaşılamaz. ANAP'ın yukanda işaret ettiğimiz o so- rumsuz -mopolitik veli ve vasi hükümran- lığı altında kendi tahakkumünü kurma kurnazhğını, şimdilik bir kenara koysak da bu durumlar ve koşullar içinde, bu Mec- lis'in anayasayı ele alması yanlıştır. b) Bu ANAP'ın anayasacılık oynama- ya hiç hakkı yoktur: Kendisi de gider ayak- tır. 83'ten beri uyguladığı politikalar yü- zünden halktan yüzde 79.2'lik bir reddi- ye, bir azilname almıştır. Bundan başka, Türkiye'yi "savaş içine kılma" düşlerin- deki tutarsızlıkları ile Türkiye'ye, bir yı- ğm maddi ve manevi yükler getirmiştir, ge- tirmektedir. Böylece, halkın gerçek beklen- tilerinden, umutlarından dışanda politika- lar sahipliği ile bu reddiye yoğunlaşmak- tadır. İnsan şasırarak "Böyle bir parti ve onun gerçek patronu mu, konsensüs de- mokrasisinin anayasa ıslahlarını yapa- cak?" diye soruyor. Bu olanaksızdır. Bu- na hakkı yoktur. c) En son Meclis'teki iki resmi muhale- fetin de bu ortamda ve bu koşullarda, ana- yasacılığa kalkmaya haklan yoktur. Çün- kü bu girişim, bölük pörçüklüğü ile ana- yasal sistem bütünlüğünden yoksundur. Bu bir ayıptır. Ona resmi muhalefet katı- lamaz. Aynca bir önemli değişme, ülkedeki bü- tün öteki sosyo-politik ve kültürel dina- miklerin katkısı olmadan girişmek, anaya- sacılığa sığmaz. Çünkü bu, üç partinin te- keli olur. Meclis içindeki muhalefet, mec- lis dışındaki bütün dinamikleri görmezden gelip bu girişimi destekleyemez. d) İşin doğrusu şudur: Anayasa ile uğ- raşılacağı >-Tde, önce, 1992'den önce ada- letli - matematik mantığa da uygun bir se- çim rejimi kurmak gerekir. Buna, şimdiki resmi muhalefet ile ülke- deki öteki siyasal muhalefet de yeni ana- yasa üzerindeki düşüncelerini içeren bildir- geleri ile katılırlar. Böylece oluşan yeni ve kuvvetli Meclis, dışarıdaki sosyo-kültürel dinamiklerle de konsesüsler arayarak, ye- ni anayasayı yapar. Niçin güçlü cumhurbaşkanı değil? DR. HİKMET ÖZDEMİR 1982 Anayasası "Yürütme yetkisi ve gö- revi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, anayasa ve kanunlara uygun olarak kuilanılır ve yerine getirilir" demek suretiyle iki başlı bir yürütme doğurmuş- tur. O kadar ki anayasa, cumhurbaşkanı- nm görev ve yetkilerini çok ayrıntılı bir şe- kilde sayarken iki başhlıktan ne anlaşılması gerektiğini de tereddütsüz açıklamıştır. melidir: 1982'nin güçlü cumhurbaşkanı modeii, askeri darbenin üderi Orgeneral Kenan Ev- ren içindi. Yapılan iş, kişiye göre madde yazmaktı. Evren'in ardmdan o makama ge- len kişi khn olursa olsun anayasadaki yet- kilerini kullanmak isteyince parlamento ve hükümet ile sürtüşme olacaktı. Gerçekten 'tarafsız' biri dahi olsa. 8. Cumhurbaşkanı Özal'ın şanssızhğı ise iktidar partisi genel başkam ve başbakan- üçlü' cumhurbaşkanımodelinekarşıdurmakgerekli... Türkiye'de,anlamsız davranışlarlakendisini ve ülkeyi rezil etmeyen 'sembolik' cumhurbaşkanı, parlamentonun yanında sessizce oturması için gereklidir. Adı temiz, gülümseyerek el sıkmayı ve yemekte konuşmayı bilen mütevazı 'bir insan' ise yeterince güçlüdür. Türk anayasacılık hareketının tanınmış otoriteleri, 1982 sistemini yan-başkanlık di- ye adlandırmaktan kaçınadursunlar; can çekişen parlamentarizm 12 Eylül 1980 dar- besiyle rafa kaldırılmıştı. 1982 Anayasası'nda adı konulmayan yarı-başkanlık, bir yanda çeşitli mekaniz- malarla parlamentoya karşı güçlendirilmiş bir cumhurbaşkanı yaratırken, yürütme alanında da iki ayrı kurumlaşmayı davet etti. Şu nokta açık yüreklilikle itiraf edil- hk koltuğundan Çankaya Köşkü'ne çıkma- dan başladı. Partisi ülke genelinde oy yiti- riyordu. 1950 seçiminin galibi Celal Bayar- dan farklı idi: ANAP lideri 'kayan yıl- dız'dı.. Parlamentodaki sandalye çoğunluğuna dayanarak cumhurbaşkanı koltuğunu ele geçirmesi, kuşkusuz ciddi bir krize yol aç- tı; iktidar-muhalefet diyaloğu yanında Çankaya-partililer diyaloğunu da kopart- tı. Fakat önemli bir faydası oldu: Turgut Özal, 1982 Anayasası'yla iki başlı yürüt- meye geçildiğini, guçlu cumhurbaşkanı ile parlamentonun nasıl bir kenara atılıvere- ceğini gösterdi. Anayasa ve siyaset çevreleri, konu üze- rinde kafa yoranlar, Orgeneral Evren'in as- keri yönetim liderliğinden sonra cumhur- başkanı oluş şeklini abartıp 1982'deki yan- başkanlık adımını anlamamakta direnç gösteriyorlardı. Bu yanılgı ne zaman orta- dan kalkacak bilinmez. Şimdi bu tartışmayı bir yana bırakıp Türk politikasındaki tehlikeli bir eğilime işaret etmek gerekiyor: 1982 Anayasası'na göre Çankaya'da sembolikliği ve tarafsız- lığına pek kimsenin itiraz etmeyeceği 'munis' Amiral Fahri Korutürk gibi Jbiri otursa bile yürütme iki başh olurdu. Bugünkü Cumhurbaşkanı'na karşı çık- mak ayrı bir konu. 'Güçlü' cumhurbaşkanı modeline de karşı durmak gerekli.. . Yüzlerce yıldır kağanlar, hakanlar, sul- tanlar, padişahların oturdukları koltukta 'güçlü' kişi görmek isteyen herkes, bu te- zin zaten zorlukla işletilebilen parlamen- toyu rafa kaldırmak ve 'tek adam' dikta- törlüğü demek olduğunu unutmamalıdır. Türkiye'de, anlamsız davramştarla ken- disini ve ülkeyi rezil etmeyen 'sembolik' cumhurbaşkanı, parlamentonun yanında sessizce oturması için gereklidir. Adı temiz, gülümseyerek el sıkmayı ve yemekte konuş- mayı bilen mütevazı 'bir insan' ise yeterin- ce güçlüdür. ABD'ü genel (Baftarafı 1. Sayfada) biri ABD'li kadın şef ile iki Türk çalışanını silahla etkisiz hale ge- tiren sanıklar, ellerini ve ayak- lannı bağlayıp ağızlarını da bantladılar. Bu arada sanıklar- dan biri de yaklasık 6 aydır Türkiye'de bulunan Amerikalı genel mıidür John H. Gandy'yi de tehdil etti. Daha sonra saldır- ganların Gandy'yi de aynı şekil- de bağladıklan ve masasından alıp odadaki koltuğa oturttuk- ları ve kendisiyle bir süre konu- şup tartıştıkları kaydedildi. Kimliği belirlenemeyen saldır- ganlann, duvarlara, yanlarında getirdikleri sprey boya ile "Baş- kan Bush'a Özal'la birlikte bir Coni daha gönderiyoruz / Devrimci-Sor yazdığı ve ardın- dan Sandy'ye üç el ateş ettikle- ri, bunlardan ikisinin başına isa- bet ettiği ve hemen olay yerinde can verdiği belirtildi. Saldırgan- lar olay yerinden yaya olarak kaçtılar. Olayın bildirilmesiyle VBR'ye gelen güvenlik görevlileri, John H. Gandy'yi kanlar içinde bağlı halde yerde yatarken buldular. Saldın sırasında binanın Cemal adlı kapıcısının da cuma nama- zında bulunduğundan apartma- na giriş-çıkışların kontrol edile- mediği ortaya çıktı. Olay yerinde incelemede bu- lunan polis, 7.65 mm çapında 3 adet boş kovan buldu. Büroda çalışan biri ABD'li üç görevli de ifadeleri ahnmak üzere siyasi şu- be müdürlüğüne götürüldüler. ABD'li John H. Gandy'nin yaklasık altı aydır VBR adlı şir- tşyerinde saldırıya uğrayan Gandy, olay yerinde öldü. ketin genel müdürlüğünü yaptı- ğı, evli olduğu ve eşinin ABD1 de yaşadığı oğrenildi. Gandy, yi- ne Yeşilköy'de Ürgüplü Sokak- taki Kınık Apartmanı'nda otu- ruyordu. Saldırıdan sonra olay yerine gelen Bakırköy Cumhuriyet Savcısı trfan Yanılmaz, yaptığı incelemeden sonra şunları söy- ledi: "Basil bir terör olayı. Ellerin- den, ayaklanndan bağlayıp ağ- zını da bantlamışlar. Yerde üç adet boş kovan bulduk. Duvar- lara da yazı yazmıslar, ancak ne olduğunu söyleyemem. Sanık- lardan birinin polis elbiseli ol- duğunu belirtiyor görgii tanık- lan. Soruşturmayı sürdürüyo- ruz. Saldırganlann eşkâlleri be- lirlenmeye çalışılıyor." Dolar piyasayı sarhoş etti (Baştarafı 1. Sayfada) Merkez Bankası, bankalara- rası para piyasalarının kapan- masından sonra dolann denge kurunu 3557 lira olarak belirle- di. Dolann denge kuru önceki gün 3992 lira olarak ilan edil- mişti. Denge kurundaki bir gün- lük düşüş yüzde 10.9'la 435 li- raya ulaştı. ABD Dolan'nın serbest piya- sada 370, bankalararası döviz piyasasında 530 liraya varan dü- şüşü diğer para birimlerinin de değer kaybına yol açtı. Önceki gün serbest piyasada 2395 lira- dan satılan ve sabahki fiyatı 2520 liraya kadar yükselen Al- man Markı dün akşam saatle- rinde birkaç saat öncesine göre 260 lira değer kaybederek 2260 liraya geriledi. Isviçre Frangı'nın yanm günlük değer kaybı da 160 lira olarak gerçekleşti. Bankalararası döviz ve Türk Lirası piyasaları düne, önceki günun benzeri bir havayla baş- lamıştı. Önceki gün bir gecelik borçlanmalarda kaydedilen yüz- de 60'lık faiz oranı dünkü işlem- lerin başlangıcında yüzde 50'ye kadar gerilemiş, ABD Dolan da 4130 liraya kadar yükselmişti. Merkez Bankası gözetimindeki para piyasaları bu seyri izlerken, banka şubeleri de kambiyo iş- lemlerinde ABD Doları'na 4200 -4500 lira arasında fiyat uygulu- yorlardı. Sabah seansının kapanışın- dan sonra piyasalardaki hareket önceki günün tam tersine dön- dü. Haftanın son gunü olması nedeniyle, Merkez Bankası nez- dindeki yükümlülüklerini birkaç saat içinde yerine getirmek zo- runda olan bankaların Türk Li- rası'na olan talepleri kuvvetlen- meye başladı. Sabah yüzde 50'yle açılan faiz, önce yuzde 100'ü aştı. Daha sonra ise yüz- de 180'e kadar yükseldi. Bu ara- da Merkez Bankası da piyasaya dolar sürmeye başladı. Önceki günün tam tersine, piyasanın rüzgârları aniden lira lehine es- meye başladı. Son günlerde lira faizlerinin düşmesiyle dövize yüklenen ve bu nedenle yüküm- lülüklerini yerine getirmekte zorlanan bankalar, yüzde 200'e yaklaşan faiz oranlanyla borç- lanmak yerine lira ihtiyaçlarını döviz satarak gidermeyi yeğledi- ler. Bankaların yanı sıra Merkez Bankası da piyasaya döviz sü- rünce kurlar büyük bir hızla düşmeye başladı. Önceki gün bankalararası dö- viz piyasasında Turk Lirası'na karşı 245 lira değer kazanan do- lann, dış piyasalarda yükselişi- ni sürdürürken yerli piyasada 550 lira birden değer kaybetmesi bankacıhk sektöründe de şaş- kınlık yarattı. Bankacıhk çevreleri dövize müdahale sırasında Merkez Bankası'nın sattığı toplam dövi- zin 20 milyon dolarm altında kaldığını belirtirlerken açık pi- yasa işlemleri yoluyla piyasadan çekilen 500 milyar liranın da dünkü gelişmeleri etkilediğini söylediler. Doların önceki gün- kü yükselişini de şaşkınlıkla kar- Şilayan bankacılar, son iki gün içinde gelişen olayları "mantık dışı" olarak yorumlarlarken sa- atlerle ifade edilen zaman dilim- Ieri içerisinde bü>ıık paraların kazanıldığını ya da kaybedildi- ğini belirttiler. Bankacıhk çevreleri döviz kurlarının borsayı bile golgede bırakan iniş çıkışlanndan birçok kişinin büyük çaplı zarara uğra- dığım belirttiler. Dün bankalar- dan turistik ya da ticari amaçla döviz alanlar dolar başına yak- lasık 500 liralık kayba uğradılar. ABD Doları dün Türk Lira- sı'na karşı yüzde 10'u aşkm de- ğer kaybederken, uluslararası pi- yasalarda yükselişini sürdürdü. Çarşamba günü, 1.6555 marka kadar yükselen, önceki gün ise 1.6310 marka gerileyen ABD pa- ra birimi, dün New York döviz piyasasında 1.6485 marka yük- seldi. Dolar, Japon Yeni'ne \e diğer Avrupa para birimlerine karşı da değer kazandı. ApoMtlan 3 (Baştarafı 1. Sayfada) leyen PKK lideri, "Devlet için- deki çok başlılık nedeniyle Özal kafasındaki düşünceleri gerçek- leştirebilecek bir siyasi giice sa- hip değildir" dedi. Nevruz kutlamalarında PKK ve kendisiyle ilişkili sloganlar atılmasının partisinin ne denli yaygın ve güçlü olduğunu kanıt- ladığını savunan Öcalan, "Gtt- ney Kiirdistan'da (Kuzey Irak'- ta) yükselen halk hareketini dik- kate almak gerekir" dedi. Öcalan, Irak, tran, Suriye'nin yanı sıra AT, ABD ve SSCB'nin Kürt politikaları konusunda da ayrıntılı tahliller açıkladı. Savaş döneminde Kuzey Irak'tan Türkiye'ye sığmmak is- teyen Kürtlerin PKK tarafından engellendiğini kabul eden Öca- lan, "Biz onlara Türkiye'ye git- meyin, oraya sığınmayın, sıgına- cağınız yer Kürdistan dağlandır dedik ve bu sayede Türk hiikii- metinin beklediğinden çok da- ha az sayıda insan Türkiye'ye sığındı" dedi. PKK lideri bu tu- tumu ile "Partinin başarılı ve önemli bir görevi yerine getirdi- ğini, bunun da Hayri Kozakçı- oğlu'nun propaganda babında iddia ettiği üzere Saddam Hiise- yin'e yardım etmek anlamına gelemeyeceğini" vurguladı. "Suriye yönetiminin tutumu- nun Ankara tarafından iyi kav- ranılmadığını" söyleyen PKK li- deri, "Hafız Esad liderligi Or- tadoğu'da geleneksel politika olarak Kürtlere sıcak bakmak- tadır. Yoksa Ankara'ya karşı su meselesi nedeniyle PKK'yı bes- lemek gibi bir emeli yoktur. Za- ten Suriyeliler bizim buradaki varlığımız ve faaliyetierimiz ko- nusunda tafsilatlı bilgi sahibi bi- le değillerdir" göruşünü savtm- du. İran'daki dinci yönetimin Kürt meselesine, özellikle de Kürt - İslam kanşımına Anka- ra'dakinden daha olumlu baktı- ğmı söyleyen Öcalan, ABD, tn- giltere, Fransa ve Almanya'nm Kürtlere Ortadoğu'da "artık bir statü tanınmasından yana ol- duklaruu" hatırlatırken, "Ancak onlar PKK'nın bağımsız ve dev- rimci politikalarına kesinlikle karşıdıriar. Onlar reformist bir otonomiyi saglamaya gayret e- diyorlar" dedi. Moskova'nm tu- tumunu da sert sözcüklerle eleş- tiren Öcalan, "Bunca insan kı- yıma uğrarken, kıllannı bile kı- pırdatmadılar. Sonra da PKK'yı teşhir, tecrit ve yıkma faaliyet- lerine destek verdiler" dedi. PKK lideri Apdullah Öcalan, VVashington Post gazetesine ver- diği demeçte, "PKK gerillalan- nın askeri baskısı olmasaydı ' Özal, yardımcılarının Kıirtlerle görüşmesi için girişimde bulun- mazdı" dedi. Öcalan, Özal'ın Türkiye'nin Kürt politikalarını özlu biçimde değiştirebileceğine inanmadığını, çünku "general- lerin son Kiirde kadar bütün Kürtleri öldürüp ortadan kaldır- mak istediğini" ileri surdü.
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog