Bugünden 1930'a 5,415,729 adet makale [Gelişmiş]



Katalog


«
»

ZUMHURİYET/2 OLAYLAR VE GÖRÜŞLER 11 ŞUBAT 1991 Körfez Savaşınııı Hukuksal Durınııu Meclis'in soyut bir kararıyla Bakanlar Kurulu'na "izin" verilemez. 107, 108 ve 126 sayılı kararlarla yapılan iş, yetki devrinden ibarettir. Kesinlikle anayasaya aykındır. Av. TURGUT KAZAN îsianbul Barosu Başkanı Hepimiz, savaşı CNN ekranına göre algı- lamaya başladık. Uçaklar kalkıyor, bomba- lar düşüyor ve hep kare içindeki hedefleri vu- ruyor. Komando elbisesi giymiş bir subay, elindeki kocaman sopasıyla "olanlan" açık- hyor. Adeta oyun oynar gibi savaş izliyoruz. Bırakınız Hiroşima'yı, Vieüuun'ı büe unuttuk. Ancak haberlerin Tel Aviv bölümü gelince, sıradan füzelerin tahribatını görüyoruz. Bir de gagasına vanncaya kadar petrole bulan- raış, zift içinde yüzmeye çalışan, tırmandık- ça pençeleri kayan, uçamayan, kocaman ku- şu biliyoruz. lyi, ama ilerleyen oklann ve yaıup sönen ışıklann altında kanıyla-canıyla insan var. tn- sanın yapıp yarattıklan var. Ve Bağdat gibi güzeller güzeli bir "dünya" var. Böylesine ge- lişmiş bir iletişim tekniği, kamerayı yarup sö- nen ışıklann altına çeviremez mi? Bütün becerilerini teşhir ettiklerine göre Irak'ta olanlan niçin göstermiyorlar? Üstelik, Güvenlik Konseyi karan "Kuveyt'- in korUnlmasını" öngöriiyordu. Bu amaçla başlatılacak kara harekâtmda daha az ABD'li ölsün diye, binlerce çıkış (sorti) yapıp tonlar- la bomba atarak daha çok Iraklı öldürmenin açıklanan amaçla ve insanlıkla ilgisi var mı- dır? Eğer Kuveyt'i kurtarmak istiyorlarsa dur- mayıp kurtarsınlar ve savaşı Güvenlik Kon- seyi kararıyla sınırlı kılsınlar. Savaşın hukıtku Evet, bu söylediklerimizle savaşın hukuk- sal yönünü ele almak istiyoruz. BM Genel Sekreteri Perez de Cuellar, Italya'nın Pano- rama dergisine yaptığı açıklamada, Körfez savaşının "yasal" olduğunu söylemiş. Bizde de sürekli "vecibeye" uymaktan söz edenler, zunmen bu "yasallığı" vurgulanuş oluyorlar. Acaba söylenen bu sözler doğnı mudur? Ger- çekten 678 sayüı Güvenlik Konseyi karan bağ- layıcı bir "karar" mıdır ki üye ülkeler için "vecibe" doğurmuş olsun. önce bu yasallık konusunu ele alalım ve ardından 678 sayılı ka- rara dayanarak yola çıkıp "harita değişikligı" tartışması yapanlann ahlaki durumunu açık- lığaİcavuşturalım. Sonra da 126 sayıb TBMM kararını değerlendirmeye çalışahm. Herajîu itiraf edelim ki dile getireceğimiz göruşler, îstanbul Barosu'nun 26.1.1991 gü- nü gerçekleştirdiği "Ortadoğu, Savaş, Türkiye" konulu bilimsel toplantıda Prof. Dr. Erdoğan Teziç, Prof. Dr. Edip Çelik, Prof. Dr. Aydın Aybay ve Büyükelçi Mah- mut Dikerdem tarafından açıklanan doğrulan (büyük ölçüde) toparlayıp yinelemekten iba- rettir. îstanbul Barosu Yönetim Kurulu'nca da benimsenen bu gerçekleri, kaleme alıp ka- muoyuna aktarmayı görev saydık. Vecibe var mı? önce, BM Güvenlik Konseyi'nin 678 sayı- lı karanndan başlayalım. BM Sözleşmesi, Gü- venlik Konseyi'ne belli bazı yaptınmlar tanı- rruştır. örneğin "ambargo" bu anlamda ya- sal bir yaptınmdır. Ve 25. maddeye göre, üye ülkeler bu karara uymak zorundadır. Ama sözleşme Güvenlik Konseyi'ne "kuvvet kul- lanma" yolunda bir yaptırım uygulama ve "karar" alma yetkisi vermiyor. Bu nedenle konseyin kuvvet kullanmaya ilişkin "kararla- n " yalnızca" "tavsiye" niteliğindedir. Yani, böyle bir karar, üye ülkelere "vecibe" getir- mez. Her üye, kendi durumunu, kendi seçi- mine göre belirler. Bu bakımdan BM karan- na uyma "vecibesinden" söz etmek gerceğe aykındır. BM içinde Güvenlik Konseyi çok önemli- dir. Ve banşı korumakla görevlidir. Elbet, bu organ tarafından ahnan tavsiye karan, kuv- vet kullananlara bir "meşruiyet" sağlar. Ama bu "meşruiyet" her eylemi kapsamayacağı gi- bi GK'nin bütün yollan tüketmeden savaşa davetiye çıkarmış olduğu gerçeğini değiştir- mez. Harita değiştirilemez Unutmayahm ki GK karan "Kuveyt'in ül- ke bütünlüğünü ve siyasal bağımsızlığını korumak" için aunmıştır. Bugün kuvvet kul- lanabilmenin "hukuksal" dayanağı budur. Amaç, eski statüyü yeniden kurmaktır. Ya- ni, harita değiştirmeyi, Irak'ı bölüşmeyi ve aradan bir "pay" almayı düşünmek, "meşruiyeti" bitirir. Böyle bir niyet ve giri- şim, önce BM'yi, sonra ülkemizi küçük dü- şürür. Aym şekilde, "Irak'ı Kuveyt'ten çıkarma" harekâtının yalnız bu amaçla sınırb kalması gerekir. Oysa 16 Ocak 1991 gününden beri, Kuveyt'teki işgal olduğu gibi duruyor ve sü- rekli olarak Irak'ın sivil enerji kaynaklanyla sivü yerleşim yerleri vuruluyor. Henüz CNN ekranlan aşağıdaki dehjeti göstermiyor, ama bilelim ki insanlığa açtığımız bu derin yara- lar, hepimizin vicdanına çakıhp kalacaktır. Daha şimdiden akıl almaz çevre sorunlan doğmuştur. Bize göre bir haksız işgali ve il- hakı ambargo uygulayarak kaldırmak için 4-5 ay daha beklemek yerine insanlığı dayarulmaz acılara boğmakla Güvenlik Konseyi yanlış yapmıştır. Doğrusu, Filistin sorununu çözme- yen, İsraü işgali ile Granada ve Panama iş- gallerini seyreden konseyin Kuveyt konusun- da gösterdiği aceleciliği anlayabilmek çok zor- dur. Ülkemizin durumu Bizim durumumuza gelince, 107 ve 108 sa- yılı kararlarda olduğu gibi, 126 sayılı kararla da Meclis'e ait "münhasır" bir yetki hükü- mete devredilmiştir. Oysa anayasamn 92. maddesine göre, savaş ilaruna karar verme yetkisi, Meclis'e ait bir yasama yetkisidir. Sa- vaş ilaruna karar vermek, bir ülkeye asker göndermek veya başka bir ülkeden asker ka- bul etmek yalnız Meclis'in işidir. Meclis han- gj ülkeye, kara, deniz, hava kuvvetlerinden ne miktar gönderecekse ve hangi ülkeden ne ka- dar yabancı asker kabul edecekse, kendisi be- lirleyecektir. Hükümet ancak böyle bir kara- rı uygulamakla görevli olabilir. Yoksa Mec- lis'in soyut bir kararıyla Bakanlar Kurulu'na "izin" verilemez. 107, 108 ve 126 sayıh ka- rarlarla yapılan iş, yetki devrinden ibarettir. Kesinlikle anayasaya aykındır. 107 ve 108 sayılı kararlar hakkında açılan davanın, Anayasa Mahkemesi'nce denetlen- meyip reddedümesi, bu kararlann anayasa- ya uygun olduğunu göstermez. Nitekim Ana- yasa Mahkememiz 22.2.1987 gün ve 77/14 sa- yıh karannda bir Meclis karanru denetleye- rek iptal etmiştir. Denetim yetkisi belirlenir- ken biçim değil öz önemlidir. Ancak yasayla yapılabüecek bir düzenleme kararla yapüıyor- sa, yargj denetiminin işlemesi gerekir. Kaldı ki kararlann inceleme dışı kalması, anayasa- ya uygunluğu anlamına gelmez. Açıkça yetki devredilmiştir. Bu devir anayasaya aykındır. Üstelik, böyle bir Meclis karan, başka si- lahlı kuvvetlerin, bir başka ülkeye karşı, bi- zim topraklanmızı kullanmalanna olanak veravez. Biz, silahlann konuştuğu yerde hukukun zorlanacağım biliyoruz, ama yeni düzen re- çetelerinin yazıldıgı bu dönemde, önceükle so- runu banşçı yollarla çözemeyen ve adeta bel- li petrol çıkarlan için dünyayı savaşa sürük- leyen Güvenlik Konseyi'nin yeniden örgütlen- mesi gerektiğini söylüyoruz ve doğmdan kuv- vet kullanımına katümayan, ama yaşadığımız faciaya destek sağlayan GK daimi üyelerinin ivedi bir ateşkes için çaba harcamalannı bek- liyoruz. Aynca ateşkesle birlikte AGİK ben- zeri bir konferansın Ortadoğu'da gerçekleş- tirihnesini yararlı görüyoruz. Sonuç olarak halkırruzın savaşa karşı oldu- ğunu tekrarlıyor, Körfez batağına bulaşmak istemediğimizi vurguluyoruz. Yasaklanan grevleri ve Meclis komisyonundaki yetki ta- sansını görüyoruz. Bu nedenle savaşla birlikte geleceği söylenen demokrasi masahna gülü- yoruz. Biz sadece banş istiyoruz. Banş için- de, demokrasiyi nasıl kuracağımızı büiyoruz. EVET/HAyiR OKTAYAKBAL tyr Parti 'Iki Başlı' Olur mu?..Ne kadar güçlü, ne kadar büyük bir partidir şu Sosyalde- mokrat Halkçı Parti? Her partinin genel merkezi bir tanedir. Oysa SHP'nin genel merkezi iki! Son olağanüstü kurultay- da seçimle işbaşına gelen parti meclisi, MYK, genel sekre- ter ve genel başkan bir yanda, eski genel sekreter ve yar- dımcıları ile onlara bağlı milletvekilleri başka bir yanda!.. İki başlı bir yönetim! Hiç olur mu? Bir parti iki merkezden yönetilir mi? Kurul- taylarda gruptann ayrı karargâhları görülmüştür. Ama bu ge- çici bir durumdur. Seçimler yapılır, secilenler göreve gelir, iş biter. Bir dahaki kurultaya kadar secilenler partinin yöneti- mlni üsflenirler. Ama sürekli bir genel merkez gibi çatışan 'ikinci bir parti karargâhı' olmaz, otemaz. Bunu yapmak kendi partisine karşı çalışmaktır, daha açıkçası parti suçu işlemektir. Gazetelerde sürekli haberler çıkıyor: SHP'li 36 milletveki- li eski genel sekreterin yanında yer almış. Her biri bu ikinci merkeze ayda birer milyon veriyormuş. SHP'nin ikinci mer- kezi haziran kurultayında yeniden iktidar olabilmek için bü- tün Türkiye'de çalışmalan hızlandırmış. Mecliste de genel başkanın büyük bir iyi niyetle aynlıkların ortadan kalkması düşüncesiyle oluşturduğu gölge kabinedeki ikinci merkez- ciler partinin hiçbir çalışmasına katılmıyormuş! Seyirci kalı- yorlarmtş parti çalışmalarına, hatta yer yer bu çalışmalan da engelliyoriarmış. Böyle parti, böyle parti çalışması olmaz! İki başlı bir yöne- tim, hiçbir yerde, hiçbir zaman başarılı olamamıştır. Belli bir disipline bağlıdır, bağlı olmalıdır bir partinin yönetimi, çalış- ması... Bir yanda seçimle yönetime gelmiş insanlar SHP'nin önümüzdeki seçimlerde üstün çıkması için halkın kendileri- ne güven duyması için uğraş verecekler, ama SHP'nin eski yöneticileri ellerinden kaçırdıkları iktidan yeniden kazanmak için sürekli kendi partilerini baltalayıcı gizli açık eyiemlere kal- kısacaklar! 20 şubatta SHP'nin delege seçimleri başlayacak. Ardın- dan ilçe ve il kongreleri yapılacak, sonunda haziran kurulta- yına delege olarak gidecek partililer belirienecek. Birinct mer- kez ile ikinci merkez, bir kez daha kapışacaklar. Ne olacak? Diyelim ki şimdiki yönetim ağır bastı -ki ağır basacak gibi görüyor- eski genel sekreter ve takımı yine ayn bir merkez- de sürekli kendi partilerine ters düşen çalışmalarmı sürdü- recekler mi? Ne zaman bitecek bu anlamsız çekişme? Hal- kımız SHP'nin iç kavgalarından bıkıp usanma noktasına ge^ mek üzere. Oysa SHP'nin bir programı var, o program çer- çevesinde çalışmak, üretmek, halk yaranna işler yapmak, so- nunda da iktidara geiip halkı özal takımından kurtarmak en başta gelen bir görev değil mi? CHP döneminde de bu tür hizip hastalıklan yaşanmıştı. Ortanın solu tutumu partide önemli bir bölünmeye yol açmıştı. Ecevit'in görüşlerine karşı çıkan Feyzioğlu ve arkadaşları- nın muhalefeti CHP'den kopmalanna yol açtı. O kadar ki Fey- zioğlu 40 milletvekilini de yanına alarak Güven Partisi'ni kur- du. Bir süre sonra Kemal Satır'la birlikte bir başka grup mil- letvekili de CHP'den koptu. Onlar da Feyzioğlu takımıyla bir- leşti, bu kez Cumhuriyetçi Güven Partisi ortaya çıktı. Feyzi- oğlu, Satır, CHP'nin yıllardır bilinen, sayılan liderleriydi. Ama CHP'den ayrılıp yeni bir partiyle kamuoyuna çıkmaları ken- dileri için hiç de yararlı olmadı. Feyzioglu'nun Güven Parti- si'nin daha sonraki genel seçimlerde tükenip g'rttiğini biliyo- ruz. Şimdi eski genel sekreter ve onun yönetimindeki arkadaş- ları ile parti grubundaki otuz altı milletvekili SHP'de egemen- Itği sağlayamayacaklarını anlarlarsa Güven Partisi gibi yeni bir partide bir araya gelmeyi mi düşünmekteler? Böyle bir- niyetleri varsa en güzel örnek Feyzioğlu ve başına gelenler- dir. Benim böylelerine öğüdüm, ikinci genel merkezcilikten vazgeçip parti programına bağlı olarak SHP'nin çalışmala- rına katılmaları. Eski genel sekreterin siyasal hırsına araç ol- mamaları... Türk halkının SHP'ye, SHP'nin sosyal demok- rasi ilkelerini yaşama geçirme uğraşına ve halkın saygı duy- duğu Erdal inönü'ye ters düşmekten vazgeçmeteri, ikinci ge- nel merkez adı verilen ayrıiıkçılık 'yuva'smı bir an önce ka- patmaları!.. Gerisini kendileri bilir. Kılına Dokimamazlar! Milletvekilleri parti içinde, elleri, göbeği hizasında "şefe ubudiyet" zinciri ile bağlı, süik bir "evet efendimci (yes men'ci)" olabilirler. Bu da yine partisinin bir gtinahıdır; parti seçmeninin, partiyi hizaya getiremeyişinin zayıflığındandır. Ama o, yine de parlamenter olarak dokunulmazdır. Prof. BAHRİ SAVCI Şaşırmış bu ANAP'hlar: Milletvekilliği- ni, kendi yaptıkları türden, "özünde bağımlı" bir işlev sayıyorlar. Hükümetin (ve onun polisinin) "Yap" dedigini yapacak, "Dur" dediği zaman duracak bir otomat- lık işlevi!,. Gecenlerde, 20 kadar SHP'li milletvekili TRT'nin sözde yönetimsel başını ziyaret edip yayıncıkktan bizzat en sorumlu olan bu zata, TRTnin "yanlı ve çok ekaik yayın" sisteminden yakınacaklannış. Bu arada söylendigine göre protestocu ta- vırlarının biçemine (üslubuna) öfke de ka- rışmış. Bunu, ANAP'lılar hemen dillerine dolaıruşlar: Bu yüksek yöneticiden, rande- vu almadan, makamına, hot be hot girmiş- lermiş, tartışma çıkarmışlarmış. Ve Başbakan ile bu konuda en yetkisiz zat olan özal (ve kimi basm) bu durumu kma- mışlar. Ve de eklemişler. Milletvekillerinin bu gibi hareketlerinde, bundan böyle polis "zecirli önlem" uygulayacakmış!.. Milletvekillerinin, görüşlerini -oylannı- protestolarmı bildirirn tavırlanna; öfkenin haşin biçemi - smirliliğin baz rengi - bir iç fırtmanın, düşünceyi gradosundan düşüren ölçütsüzlüğü yansımamalıdır. Onların her davranışlan; sağduyunun, kanıt mantığmın, uyumlu ve uygar yumuşaklığı içinde belir- melidir. Bu doğnı. Ne var ki Başbakan'la özal'ın usuna, daha önce şunu sokalım: Bü- tün anayasalarca ve bizim 82'de bile parla- mento üyesi, ulus adma 'karar' vericidir; ulus adma yurütmenin 'denetçisi'dir; ulus adına gjdişatın 'izleyicisi'din yönetim eylem- lerirdn, yasa hukuk - demokrasi - genel ya- rar açısından 'eleştirmeni'dir. Bu iş, işlevin amacma uygun olarak yerine getirilebilme- sinde de yönetimin, onun ajanlan olan po- lisin, tüm 'müdahale'lerinin 'dışına' kon- tnuştur; hatta suçlulukta büe özel bir 'korunma' altına aunmıştır. Yani özetle, ağır cezah bir suçüstülük (cürm-ü meşhud-ü ci- nai) hali ile 14. madde kapsanu dışında, ad- liye ve polisçe doğrudan - doğruya, hot be hot, niteliği ve gereğj yukanda anlatılan ko- runması, dokunulmazlığı, özgilrlüğü, bozu- lup tutulamaz, sorguya çekilemez, tutukla- namaz, yargılanamaz. Bütün bunlara, anayasacıhk ve siyasa ya- zınında (edebiyatında), işlevini görmeden 'ahkonulamazlık-önlenemezlik' denir. Işte onların, böyle bir 'ayrıcalık'lan vardır: Bu, 'işlevlerinin' amaeına uygun olarak yerine getiriknesi zorunluluğundan gelen bir ge- rekli ayncalıktır. 'külhani' olabilirler. Söz saldırgaru bir edep- siz olabilirler. Arttırma - eksiltme salonla- n kurdu, bir ückâğıtçı olabilirler. (Onların böyle "olumsuz bir kişi" olmalan, partisi- nin ve seçmeninin, iyi bir süzgeclik yapma- malanndan gelir.) Ne var ki onlar, yine de parlamenter olarak dokunulmazdırlar. Bu kez onlara, bir partili olarak bakahm: Beli silahlı-dili günahlı - kamu makamlan için belah bir şirret olabilirler. Buna karşın, milletvekilleri parti içinde, elleri, göbeği hi- zasmda "şefe ubudiyet" zinciri ile bağlı, süik bir "evet efendimci (yes men'ci)" olabilir- ler. Bu da yine partisinin bir günahıdır; par- ti seçmeninin, partiyi hizaya getiremeyişi- nin zayıfhğındandır. Ama o, yine de parla- menter olarak dokunulmazdır. Bu kez de onlara, parlamento icinden ba- kalım: Parlamentoda, bir solda sıfır, bir 'haşiv' olabilirler. Kafası, bir algı bulamğı içindedir. Bütün psikolojisi ile "salla başı- nı, al maaşını" ürküntüsü, dûrtüsü içinde, gözünü, "Boss'lannın" (siyasal patronlan- nın) işaretlerine çevirmistir. Yani bir opor- tünizmin süik kişüikli bir simgesi olabilir. Böyle oluşu da ülkenin, genel kültür-siyasal seçkin formasyonu vermedeki zayıflığından gelir. Ama o, kulpunu bulup bir kez parla- menter olduktan sonra artık dokunulmaz- d^. "Temsili hükümet kuramı" Kötünün de kötüsü olsalar bile... Aslında milletvekilleri, hiçbir densizlik- te bulunamazlar. O yüksek "ulus temsilciliği" işlevi ve görevi buna engeldir; bunu buyunır. Biz yine de bir varsayımı üre- telim: Onlar, kişi, parti, parlamenter olarak kötünün de kötüsü olsalar bile otoriteler ve ajanlan, "nizam-ı âlem" savını Ueri sürerek onlara dokunamazlar. Alaturka bir Bu dokunulmazlık, bu ayncalık, "tem- sili hükümet demokrasisi"nin bir gereğidir. Temsili hükümet nedir? 'Temsilci'nin (yani milletvekilinin), ulu- sun ta kendisi olmasıdır; siyasal açıdan ulus ile parlamenterin 'tıpkılaşması'dır; parla- menterin, egemenligîn temel (asli) sahibi ulusun kendisi kadar 'özgür' ve 'alıkonulmaz' olmasıdır; temsilcinin, ulu- sun, bugün istediklerinin 'deyimcisi' olma- sıdır, keza, yann isteyeceklerinin de "yannki koşullara göre belirticisi" olmasıdır. Burada şunu belirtmek gerekir: "özel hu- kuk temsili"nde, vekil, müvekküinden (ve- kili olduğu kişiden, ulustan) sınırlı bir ve- kâlet almıştır, müvekkilince de her zaman bağlamr ve azledilebilir. Ne ki "kamu hu- kuku vekâletinde" (temsili vekâlette), vekil (yani parlamenter) müvekkilinden (yani ulustan) bir kez, vekâletini aldıktan sonra (size garip gelecek ama) kopar; ondan, ne resmi talimat alır ne de onun tarafvndan res- men azledilebüir. Parlamenter artık vekili- ne, seçilmeden önce yaptığı 'vait'lerle de bağlı değildir. Yani ulusun kendisi, yann çı- kacak sorunlarda, nasıl ve ne kadar 'serbest' olacak idi ise onun vekili de bu sorunlarda öyle ve o kadar 'özgür' olur. Bu, müvekki- line bile bağlı olmayan, ona yaptığı vaitler- de bile bağlı olmayan bir "salt özgürlük"- tür. O yüzden, verdiği sözü tutmadı diye yaptığı beğenilmedi diye yeni seçimden ön- ce "resmen azil" edilemez; yani işlevini ye- rine getirmekten alıkonulamaz. Onu, "parlamenterlik işlevinden" müvek- kili olan ulus bile alıkoyamazken; bir ka- mu otoritesi ve ajanı (polis) '"cürm-ü meşhud-ü cinai" durumu dışında, onu, "bir an için" bile işlevinden alıkoyamaz; onun özgürlüğünü bozarak sorgulayamaz, tutuk- iayamaz. Yargıç bile onu yargılayıp bu salt özgürlüğünü kaldırıp, tevkif edemez. Yani söylediğimiz durum dışında, kimse, millet- vekilini, parlamenterlik görevini yapmak- tan bir an bile alıkoyamaz. Korkunç bir serbestlik Ortaya çıkan bu tablodan ürkmeden, bir kez daha durumu, kafannzda somutlayahm: Seçim bölgesinden ahnan "mazbata" ile kazanılan "temsili vekâlet" ile parlamenter, bağımsu - sınırsız - talimatsız - azilsiz bir 'statü' içine ginniştiı..musuna, vaptığı va- itlerle de bağlı değildir. Ulusun kendisinin 'bugün'ü ile 'yann'ım bağlamaması özgür- lüğü gibi; onunla temsüci olarak 'tıpkılaşmış' olan parlamenteT de ulusuna, bugün yaptığı vaitlerle yanrunı bağlamaz. O, parlamenter vekâletini; işlerin gidişine, durumun özeüiğine, vicdarurun esinine, usu- nun mantığına göre kullamr. Seciürken ulustan, kendisine "emri (buyurucu) vekâlet" verümemiştir. O yüzden, seçüirken yaptığı vaitler bile kendisine buyurucu bir sözleşme değerinde değildir. Ona uymada, hukuksal - beyinsel - hatta \icdansal bir zo- runluluğu yoktur. Tuhaf gözüküyor ama bir kamu hukuku ilkesidir: "Temsili vekâlet"in parlamenteri, bağırruı bir vekil değildir. O, kafasmda ese- ni - gönlündeki filizleneni - tutkusunda bi- çimleneni - sınırlamadan belirten ve davra- nışını da ancak buna göre ayarlayan bir ser- best kişidir. Bir kez seçilip mazbatasuu al- dıktan sonra ulusundan bile hukukça ayn- lır. Ama ulusla tıpkılaşmış olduğu için de artık, ulusun kendisi kadar serbestür. Bu âdeta, korkunç bir serbestliktir. (*) Ayncalığın nedeni Evet, bütün bu korkunç serbestlik neden- dir? Anayasa ve demokrasi içTeliği dışında, başka bir sırnr ile bağlı kalmadan, yani ulus kadar serbest ve özgür olarak ulusunki ka- dar güçlü bir istenç (irade) ile ulusu temsil işlevini sağlamak için... Bundan da şu sonuç çıkar: Parlamenter, ağır cezah bir suçluluk ile 14. maddede ya- zılı durumlarda, ancak yargıçça ve doğal yargı yöntemleri ile bir müdahâleye uğratı- labilir. Bunun dışındaki müdahaleler, o par- lamenter aracılığı ile ulusal istencin belir- mesi işini bozar. Eğer bir polisiye önlemle bİT tek parla- menter, söz gelimi on dakika bile alıkonsa idi Fransa'da "cumhuriyet ilanı (1875 Ana- yasası)" gerçekleşemezdi. Haydi, dokun bakayım parlamentere!.. (•) Bunun ilci çetçevesi vardır: Vicdansal ve paıtisel... Vicdansal çerçeve, burada toplumsal vtrilerle olu^ur ki etltüilik derecesi de bu verûeria topiam zenginlijine bağlıdır. Panisel çerçeve; bu serbestli|in, indi ve keyifsel bir boşluğa düşmesınin panzehiri olurken kecdisi, parla- menter isteocini toksinleyen olmaktadır. Siyasal arcna- da, parlamenter, özgtir bir demokrasi öjesi olmaktan çikmıştır; partisinin tutsağı olmuştur. Hde bu şaşırmış ANAP'çılar örneğinde olduğu üzere çağdaş demokra- sinin poliuko-kuttürel değerlerinden yoksunlar da par- lamenter, o müthiş serbestüğini, kendi eli ile parti^ tes- tim eder. Bu, ayn bir konudur. Bizdm, burada bebnmek istediğimiz, "parlamenter ayncahk"ın kuramsal ve hu- kuksal şemasuu - ıçerığinj gostermeklir. TEN T.C. BAL1KFSİR1. ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ tLAN Sayı: 1990/653 Esas 1991/31 Karar Davacı Sadık Reyhan vekili Avukat Necdet Bayhan tarafından da- valı Nüfus Müdürlilğtt aleyhine açılan isim tashihi davasuun yapılan durujinası sonunda: Sıvas ili Divriği ilçesi Ağaçhgül köyü cilt: 026/01, sayfa: 036, kü- tük: 014'te nüfusa kayıtlı davacının nüfus kütügunde Sadık olarak yanlı adının Hasan Sadık olarak tashihine karar verüdiji ilan olu- nur. 23.1.1991 Basın: 45511 PROSTAT HASTALIKLARINDA AMELÎYAT ŞART DEĞİL! Türkiye'ye vücut dışından laşkırma tedavtsini 8k olarak getiren kuruluşumuzun yeni hizmeti ABD üretimi teçhizat ile rectal ve uretral MİCRO DALGA PROSTAT TEDAVİSİ Türkiye'de Bk defa uygulanıyor. AYRICA • Ameiivatsız Böbrek ve Saf'a Kesesi T aşlan Tedavisi • Tüm Beden Bilgısavarlı lomogıafi • Röntgen • Ultrasonografi • BHgisayartı EKG • Lotxjcatuar • Crıeck-Up Bıosan-lzmir Polat Caddesı No: 97 Veşıiyun-İZMİR (D Haslanesı Yani) Teı 32 1348-32 84 61 Sağlık Merkezi BuyuKdere Cad 15/A Şışlı-İSTANBUL Tel: 132 94 69-140 65 27-134 54 55 BALGIN ERTÎN 1967-1991 tstanbul Üniversitesi'nden tüm dostlan adına AKANSEL İNGEL OKURLARA. OKAYGÖmNSfrl Belirsizlik S avaşın dördüncü haftası dolarken hiçbir temel sorunun yanıtı alınabilmiş değil. Irak'ın kayıpları nedir? Dolayısıyla ne kadar direnme gücü kalmıştır? ABD ve müttefıkleri hedeflerine ne ölçüde ulaşmışlardır? Dolayısıyla kaçınılmaz kara savaşı ne zaman başlayabilir? Ve en çok sorulan soru: Savaş daha ne kadar sürecek? Claude Julien, Le Monde Diplomatiçue şubat 1991 sayısındaki yazısına şu yargı ile giriyor: "Bir savaş her zaman uzmanlann öngördüğünden daha uzun ve daha kan dökücü olur... Sonuçlan da bütün karmaşıklığı içinde, analistlerin, stratejlerin, fütürologlann işbilirl'ıği ve düş güçlerini aşar..." Claude Julien'in ikinci cümlesi de bölgede savaş sonrası düzene ilişkin senaryolar için söylenmiş gibi. Şu anda senaryolann çoğunluğu, Irak'ta Saddam Hüseyin'in yenilip iktidardan gitmesiyle oluşacak düzene ilişkin. Oysa gerçek satranç, savaşın "teknik" sonuçlan alındıktan sonra başlayacak; yeni düzende rol oynayacak tüm unsurlarm ağırltklannı da bu "teknik" sonuçlar beiirleyecek. Dört haftanın ucunda vanlan belirsizlik, haber ve görüntü yokluğu, yorum bolluğu içinde geçen dört hafta Fransız düşünür Jean Baudrillard'â dev bir reklam kampanyasını düşündürtüyor: Ortada bir ürün yok, ama sürekli övülen bir marka var, etkisi büyük, çünkü tümüyle spekülasyona dayanıyor... Baudrillard, bu reklam kampanyasının şimdiden sonuç verdiğini savunuyor: "Saddam Hüseyin yenilse de yenilmese de unutulmaz bir karizmatik kimlik edinmiştir -Amerikan silah gücü, yenilse de yenilmese de- bu vuruşma boyunca eşitsiz bir teknolojik kimlik edinecektir." Savaşın ekranlan doldurma tarzı da giderek daha fazla sorgulanır oldu. Durumdan habersiz muhabirlerin telefonla anlartıklarının sonunda izleyicileri bıktırdığı ve sonuçta "gazeteci imajı"nın biraz daha yıpranmasına yol açtığı ABD'de yapılan araştırmalarda ortaya çıkıyor. ömeğin savaşın başladığını CNN'de tüm dünyaya duyurarak ün kazanan John Holliman'ın yaptığı gazetecilik nedir sorusu en sert biçimde soruluyor: Otelin penceresinden bakarak "Bombardıman başladı" dıştnda hiçbir haber ve bilgi unsuru taşımayan kısıtlı gözlemleri telefonla aktarmak gazetecilikse aym işi telefonla bulunacak Bağdafta oturan herhangi bir kişi de aym biçimde yapamaz mıydı? Bu soru belki abartılmış bulunabilir, ama haber yokluğundan bıkkınlığın artık öfke aşamasına geldiğini gösteren bir örnek değil mi? • 799O'/n son birkaç ayında gazetelerin 7V ve basındaki reklam harcamalerı aylık 7 mityar düzeyinde gidiyordu. Ocak 199Tde gazetelerin TRTnin 3 kanalı ve basında yaptıkları reklam harcamaları 5 milyan biraz aştı. Ocak 9/mda gazetelerin günlük ortalama satışlan araltk ayına göre 500 bin dolayında azaldı (dökümü geçen hafta yayımlamıştık). Bileşim Piyasa Araşttrma Merkezi'nin verilerine göre gazetelerin TRTnin 3 TV kanalı ve basında yaptıkları reklam harcamalarının dökümü (Start'de yapılan reklamlar burada yer almamakfadır) söyledir: r " . ' Ocak 91 reklam Ocak 91-Aratık 90 harcamasıgünlük net sattş farkı Sabah 1.170.725.000 TL. — 96.159 Hürriyet 959.665.000 TL. Milliyet 737.250.000 TL. Meydan 634.300.000 TL. Türkiye 557.100.000 TL. Bugün 312.725.000 TL. Fotospor 300.600.000 TL. Güneş 202.980.000 TL. Günaydın 106500.000 TL. Yeni Asır 62.350.000 TL. Zaman 32.850.000 TL. 134.062 — 1&829 — 384.485 — 37.725 — 44.216 — &230 — 19.780 1.923 Degerii dostum YALÇIN BAYER'in saygıdeğer babalan RIFAT BAYER'invefatıru büyük bir üzüntü ile öğrendik. Aile fertlerine sabır ve başsağhğı dileriz. GÜLENER AİLESİ VEFAT Eşim, annemiz A. NEZİHE DORUK Hanımefendi'yi kaybettik. Aziz naaşı, 11.2.1991 Pazartesi günü Teşvikiye Camii'nde kıhnacak öğle namazını müteakiben Yeniköy Kabristanlığı'nda toprağa verilecektir. AEah rahmet eyleye. EŞİ: FAHRETTtN DORUK ÇOCUKLARI: FtLİZ-TUNÇ-ASUMAN DORUK İNGtLİZCEYt 8 ayda konuşun. Sizi AmerikaU dosüanmızla tamştıralım. Tel: 349 59 38 Askeri kimliğimi kaybetıim. Hilkümsüzdür. LEVENT ŞAHtN tLAN GAZtOSMANPAŞA 2. SULH CEZA HÂKİMLİĞİ'NDEN Esas No: 1990/181 Karar No: 1990/934 Sanık: trfan Özay-Gaziosmanpaşa Merkez Mah. Çukurçeşme Cad. No: 74'te Köşem Gıda Pazan işleticisi. Suç: Gıda maddeleri tüzügüne muhalefet. Suç.tarihi: 24.1.1990 Karar larihi: 13.12.1990 Sanığın suç tarihinde, son kuUanma tarihini 3 ay geçmiş, ayçiçeg yağı ve mis çikolataia pudingi marketinde sauşa arz etmek suretiyU gıda maddeleri tüzüğünc aykmhkta bulunduğu anlaşüdığından; Eylemine uyan TCK'mn 2891 S.K. değişik 398.3506 S.K.'nuı 19.3560 sayüı kanunun 3591 sayüı kanunla degjşik 2/1.647 sayılı ka nunun 3506 sayılı kanunla defcisik 4 ve TCK'nın 72. TCK'tun 289 S.K.402. maddeleri geıeğince netice olarak, 490.000 TL. ağır p«r cezası, 3 ay süre ile tneslek ve sanatının ve ticaretinin tatiline ve gün süre ile işyerinin kapatılmasma kaıaı verildiginden, işbu cezi nın ilaruna karaı verilmişür. 15.1.1991 Basın: 19489
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog