Bugünden 1930'a 5,447,563 adet makale



Katalog


«
»

CUMHURİYET/10 PAZAR YAZDLARI 20 EKİM 1991 Wbshingtoriclan ^nlışlıklar komedyasıBir Türk gazetecinin Beyaz Saray sözcüsüne sorduğu 'yanlış sorular', 'yanlış yanıtlar' doğurunca birdenbire ortalık karıştı ve iki ülke ilişkilerinde tatsız anların eşiğinden dönüldü. UFUK GÜLDEMİR WASHINGTON — Gazete- cilerin zaman zaman iyi ifade edilememiş sorularının, nasıl yanlış yanıtlar doğurarak ülke- ler arası ilişkileri etkileyebilece- ğiıyn ilginç bir örneği yaşandı. Olay geçen çarşamba günü Washington'daki Yabana Basın Merkezi'nde, Beyaz Saray'ın dış konularından sonımlu sözcü yardıması Roman Papadiuk'un olağan haftalık brifingi sırasın- da meydana geldı. Bir Türk gazeteci, brifîngde sözcüye, PKK'nin adını hiç te- laffuz etmeden ve terorizm ile iç içe olduğunu hatırlatmadan, "Türkiye'ııin Irak'ta, KürUere karşı >-aptığı askeri harekât ko- nusunda bir diyeceği olup ol- madıgını sordu. Papadiuk da bu soruya, "Biz bu konuda bep banşçı çöıümlerden yana ol- duk. Her iki tarafa da bu işi ba- nşcı yoldan çözmesi içio çagrı- da bulunuyoruz" karşdığını verdl Bu yanıt ABD'nin PKK siyasetinin değişüği, PKK ile masaya oturulması çağrısında bulunduğu anlamına geliyordu. Oysa Amcrikan yönetiminin bu konudaki tutumunu izleyenler bunun en azından şimdilik söz konusu olmadığını biliyordu. Aynı gazetecinin ikinci soru- su da Amerika'run Kürt politi- kalarımn değiştiği izlenimini uyandıracak bir yanıt getirdi. Gazeteci, yine nuansını verme- den "ÖzaJ, Türkiye'nin sınırlan içinde bir federasyondan söz ediyor" dedi. Papadiuk, son günlerde sürekli, Doğu Avru- pa'da meydana geien olaylara ılişkin sorulara muhatap oluyor ve bunâ hep belli bir kalıp için- de kalarak yanıt veriyordu. Sözcü aynı kabbı bu soruya ya- nıtında da kullanınca, Türkiye 1 ye Yugoslavya'daki duruma ben- zer bir çözüm önermiş duruma düştü. Ancak asıl yanhşlıklar, iç po- litika ile ilgili sorularda oldu. Gazeteci, "Mr. Özal announced that after the election he is not ready to give powr to majoritv leader, what do you ting on Turkish democracy?" (özal, se- çimlerden sonra, çoğunluğu alan parti liderine gücü devret- meyeceğini açıkladı. Türk de- mokrasisi üzerine düşünceleri- niz nedir) somsunu yöneltti. Papadiuk bu soruya, "Ben Türk demokrasisi ve siyasi sis- temi konosunda uzman degi- lim" diye başlayınca, salon- da bir kahkaka koptu. Ardın- dan, "Ama Turk halkına sevgi ye saygı besleyen birisi olarak söylemek isterim ki, Amerika tiim dünyada demokrasi, ana- yasai süreç ve seçimle gelip gi- den hükiimetler modelini des- teklemektedir. Ancak halklar kendilerini seçimde nasıl ifade eder, bu kendilerinin bilecegi bir konudur" dedi. Bu yanıtı üzerine gazeteci "Özal'a deste- ğiniz mi agır basıyor, demokra- si mi" diye usteleyince, Papadi- uk "Demokrasilerde daima halk kazanır" karşılığını verdi. Papadiuk, ertesi günü tele- fonla aranıp, sözlerinin yarata- bileceği yanlış anlamalar dikka- tine getirildiğinde, âdeta pani- ğe kapıldı. Bu arada bazı Türk makamları da basın toplantısı- nın metnini görmüş ve Papadi- uk'un gerçekten böyle konuşup konuşmadığını araştırmaya başlamıştı. Sonunda Papadi- uk'un ofisi, telefonla gazeteci- leri arayarak sözlerini düzeltti ve yapılan yanlışbk için özür di- ledi. Böylece iki ülke ilişkilerin- de tatsız anların eşiğinden dö- nüldü. Fmnkfurt 9 tan New Itbrk'tan Herkeş kendi gölgesine âşıkSınırsız özgürlüklerin beşigi böyle bir ülkede herkes kendi gölgesine âşık. Gölgesiyle konuşana deli diyorlar. Gölgesini iyi yaşatmak için hayatını mahveden akıllı oluyor. MEHMET MESTÇİ NEW YORK — Çıkış kapı- ları açılınca dilim tutuldu, tek- rar içeri kaçıp geldiğim uçağın tuvaletine saklanmak geçti içimden. Öyle tanıdıklarını karşılamaya gelmiş birkaç in- san değil, binlerce insan. Sev- gilisi gözünde tüten bir avuç delikanlı değil, yüzlerce yağız delikanlı. Zencisi, beyazı, san- sı, yeşili. Heyecanlannı djzgin- leyememekten 'oluyan' eşi ben- zeri görülmemiş bir insan yığı- nı. Çıkış salonunu bayram ye- rine, hatta 'kansız arenaya' dö- nüştürmüş bir dünya kültürü, yeni bir kültür: 'Yeni dün- ya.'Havaya salınan birbirinden güzel balonlar, kimbilir kimin için patlatılan köpükleri etrafa dağüan şampanya, narin şişe- lerinde 'müşterf bekleyen be- yaz şaraplar, patlamış mısır tezgâhları. Tüm bunlar sizin için ve tüm bu yeni dünyalı or- dusu sadece 'sizi' karşılamaya gelmiş gibi. Gerçekte kimsenin kimseyi karşıladığı yok. Tüm bunlar oyun. Sınırsız özgürlük- lerin beşiği böyle bir ülkede herkes kendi gölgesine âşık. Gölgesiyle konuşana deli diyor- lar. Gölgesini iyi yaşatmak için hayatını mahveden akıllı olu- yor, gölgesini ayaklanrun altı- na alıp üzerinden geçen ise anormal. J.F.Kennedy Havaa- lanı'ndaki gölgelerin en çarpı- cı tarafı ise salondaki uğultu- dan derin hazlar koparmaya çahşmak ve 'dış dünyadan' ge- len her bir insanı 'saaki' tered- dütsüz kabul etmek. Dostum Alexander beni kar- şılamaya geldiğinde güzel bir sürprizi de yanında getirdi: Arabasını. Bu araba gerçek bir sanat eseri ve pervasız yaşama- nın tatlı bir ödülü gibi geldi ba- na. Arabanın üzeri yüzlerce renge boyanmıştı. Arka koltuk olmadığından girl-friend'i ya- tar gibi uzanıp ayaklannı cam- dan çıkardı. Arabanın içini kaplayan düzinelerce çıkartma yetmiyormuş gibi yerlere yapış- mış Coca Cola kutulan, Mc Donalds poşetleri, çikolata pa- ketleri, birkaç fanila, bir iki ço- rap, ikisi birden kınk kelebek camlardan dolan hava ve çök- müş tavandan üzerimize gelen kaplama otomobilin fıyatını üç yüz dolara düşürdüğünden Alexander hayatından ve ara- basından çok memnundu. Manhattan'da beni otele bırak- tıklarında uzaklaşan arabayı keyifle seyrettim Zürftiten Bir garip seçim YALÇIN TRANA ZÜRİH — Birçok ülkede ol- duğu gibi İsviçre'de de ekim ayında seçimler yapüıyor. Her yerde olduğu gibi sözler verili- yor, ilanlar asıbyor; röportaj ve seçim haberlerinin bini bir pa- ra. Gazetesinin dış haberler say- fasını düzenli olarak okuyan bir Avrupalı için îsviçre deyince ak- la sadece çikolata, saat, kara pa- ra, vs gelmiyor. Avrupa'nın bu küçük dev ülkesi, seçimlere ka- tılım oranının en düşük olduğu ülkelerden biri; Isviçreliler tarih- leri boyunca yüzde kırklann üzerine çıkmış bir katıhm yaşa- mış değiller. Bunun en büyük sebeplerin- den birisi hiç şüphesiz, üç ay içinde elli bin imza toplayanm referandum ilan edebildiği bu ortamda, duyulan bıkkınlık his- si olsa gerek. Evet; Îsviçre me- deni kanununda belirtildiği üze- re, parlamento dışından herhan- gi bir vatandaş da yeterli imza- yı toplayarak o şehir, kanton ve- ya tüm ülkeyi referanduma ça- ğırabiliyor. Zaten önemli karar- lann çoğu da haJka sunulmak zorunda; parlamentonun, köşe belirleyici kanunlan yasa gere- ği halka onaylatması gerekiyor. Her yıl gerçekleşen bu en az yarım düzine referanduma bir de düzenli olarak birkaç yılda bir yapılan kasaba, şehir, kan- tonal ve federa] seçimleri de ek- lersek Isviçrelilerin pazar hobi- lerini gerçekleştirecek pek vakti kalmıyor. Bu durumda Îsviçre 1 nin son iki seçimde katıhm ora- mmn yüzde otuz civannda kal- ması, dışandan bakan bizler için çok normal. Tabii bu olay ülke içindeki birçok kişi ve kurumu rahatsız etmiyor değil. örneğin geçen dönem Maliye Bakanlığı yapmış olan Sosyalist Parti üyesi Herrn Stich, referandum katılımının yüzde elliyi geçmediği durum- İarda parlamentonun tek yetki- li kılmmasını öngören bir fikir üretmiş. Kitapseverler cennetinde gezintiOn tane kocaman binada, her biri birer uçak hangan genişliğindeki 4-5 kata yayılan İ Frankfurt Kitap Fuarı, dünyamızın kültür zenginliği ve çeşitliliğinin, uluslann yaratıcılığının çarpıcı bir yansıması. ŞAHİN ALPAY Fuarda sergüenen kitaplar olaganüstü çcşitiilikte oldufu gibi, sergilenişi de degişik. FRANKFURT — Frankfurt 1 ta her yıl düzenlenen uluslara- rası kitap fuarına, 'kitapsever cenneti' demek herhalde yanlış olmaz. Cumhuriyet Kitap Kulü- bü'nün davetlisi olarak bu yıl ben de bu büyük olayı yaşamak olanağını buldum. Fuann çok geniş bir alana yayıldığını duy- muştum. Ama doğnısu, insanı şaşırtacak kadar büyük. On ko- ca binada, her biri bir uçak han- gan kadar geniş 4-5 kata yayı- lan serginin boyutları gerçekten devasa. Fuar içinde ulasım bina- lar arasında otobüsler, katlar ve koridorlar arasında yürüyen merdivenlerle sağlanıyor. Bu yıl 10-13 ekim tarihleri arasında, kırk üçüncüsü düzenlenen fua- ra, 91 ülkeden 84OO*ü aşkın ya- ymevi ve diğer kuruluş katılmış. Fuann açık olduğu dört gün Skeleton Coast'tan Dünyanın bitimindeki doğa harikasıUçsuz bucaksız ıssız tuz kraterleri, nehirler, bu nehir kenarlarında günde 200 litre su içen filler, zıplaya zıplaya dolaşan bambi geyikler ve kıyıda pinekleyen fok kolonileriyle, İskelet Sahili gerçek bir doğa harikası. NİLGÜN CERRAHOĞLU SKELETON COAST (Namibya) — Lanra Pieroni çölü seviyor. Nijer, Gobi, Rahajistan, Sahara ve Cezayir çöllerini gezmiş teker teker. "Hiçbiri" diyor, "Böyle Skeleton Coast (İskelet Sahili) çöüeri gibi büyülemedi beni. Sahra'da 200-300 küometrede gönilen doğa degi- şikliklerinin tumünü, 100 kilometre için- de göniyorsunuz burada." Laura ile üstü açık bir jipin üzerinde sarsıla sarsıla gidiyoruz. Sabah ayazı ve sert ruzgâr; kalın montların ve atkıların içine gömülen yüzümüzü yahyor. Çabu- cak duşen ve yükselen ısı farklarına ah- şık olan rehberimiz Andre Schoeman, direksiyonda ıslık çalarak yerdeki lastik izlerini takip etmeye çalışıyor. önce yo- lunu kaybetmemek için iz sürmeye özen gösterdiğini düşünüyorum Andre"nin. "Hajir" diyor, çevreyi, tüm kayalan, bit- kileri ve hayvanlan ile tanıyan Andre; "Maksadım, yerde çifter çifter lastik izi bırakmamak. Çölde bu izlerin kaybol- ması 50, hatta 100 yıl alabiliyor." Andre ve babası Loew Schoeman 'dünyanın bittiği yer' olarak tanımlana- bilecek Skeleton Coast'a getirdikleri tu- ristleri hep aynı jipin aynı izlerini süre süre gezdiriyorlar. Çölun okyanusa ka- nştığı bu sahilleri '60'larda keşfeden ve oğlu Andre*ye de sevdiren Alman asıllı Loew Schoeman, Angola sınınndan baş- layıp, güneydeki Luderitz kentine dek uzanan 600 kilometre uzunluğunda, 50 kilometre genişliğindeki bu sahil şeridi- ni kendi evinin bahçesiymiş gibi koru- yor. Uçsuz bucaksız ıssız tuz kraterleri, ne- hirler, bu nehir kenarlarında günde 200 litre su içen filler, çöllerin bozkıra dö- nüştüğü düzlüklerde bir Walt Disney fıl- minden çıkmış gibi zıplaya zıplaya koş- turan bambi geyikler ve nihayet Güney Kutbu'ndan gelen Bengala akıntısınm yı- kadığı kıyı şeridinde pinekleyen fok ko- lonileri ile Skeleton Coast, gerçek bir do- ğa harikası. Buraya 'İskelet Sahili' adı- nın verilmesine yol açan olgu, gene bu olağandışı doğa. Bengala akıntısının ge- tirdiği kutup ayazıyla, çöl sıcağımn çar- pışması, kıyı şerıdinin sık sık kesif sis al- tında kalmasına yol açıyor. Portekiilile- rin keşiflere çıktığı 15. yüzyıldan bu ya- na bu kıyılarda batan gemilerin hesabı bilinmiyor. Orada burada kalan gemi is- keletleri, sahile kilometreler boyunca uzanan hazin bir mezarhk görünümü ve- riyor. Tüm sahile adım veren bu iskeletlere doğnı yol aldıkça, ruzgâr hızını arttın- yor ve kulaklanmızı kamcılamaya baş- lıyor. Saatler boyu yol almarruza rağmen beyaz, siyah hiçbir insan İ2ine rastlamı- yoruz. Kurşuni bir göğün altında, gözün alabildiğine uzanan bir kilometre geniş- liğindeki plajda yalnızca karabataklar, martüar uçuşuyor ve foklar yaşıyor. Ara- da bir kuma saplanıp kalrruş bir gemi di- reğine, güverte tahtalanna, denizci fene- rine, fıçı gibi iri balina iskeletlerine, fok kafataslarına ve insan kemiklerine rast- lıyoruz. Baba-oğlu Schoemanlar bu is- kelet parçalanna hiç dokunmuyorlar ve bizim antik Roma-Yunan kalıntıları gi- bi turistlere özenle gösteriyorlar. Bu ger- çeküstü mezarhğın sükûnetini yalnız iri dalgalann sesi bozuyor. Şiddetle karaya vuran dalgalar, Namibya sahülerini dün- yanın en zengin babkçıhk denizleri ya- pan plankton köpüklerini de birlikte sa- vuruyor. Krem renginde banyo köpük- leri gibi kaynaya kaynaya sahile vuran planktonlar, kıyıda yele kapılarak küçuk parçacıklara aynlıyorlar ve yıllar önce bu kıyılara gelmeye cesaret eaen çılgın de- nizcilerin maceraperest ruhları gibi ge- mi ve kemik iskeletleri üzerinde yumu- şak yumuşak uçuşuyorlar. Budapeşte'den Eski zaman Çingeneleri artık yokTüm işgüzar devletlerin yaptığı gibi, Macar yönetimi de Çingeneleri kentin dış mahallelerindeki sosyal konutlara yerleştirmiş. ŞANSIN DURAK BUDAPEŞTE — "Gerçek bir Macar Çingenesi tanımak is- tiyorum!" dedim Gado'ya. Elindeki kadehi masaya koyup güldu. "Bir Macar soylusuyla tanıstırabilirim seni", dedi, "ama gerçek bir Çingene için söz veremem." Macaristan'daki altı yüz bin Çingenenin çoğu, kültürleriyk çelişik çarpık bir kentleşmenin kurbanı olmuşlar. Ancak yüzde ikisinde Çingene ırkının gele- neksel göçebe tadı var, ama koskoca Macar ovasında izleri- ni bulmak öyle güç ki... Düşle- rimdeki sere serpe Çingene ara- balan böylece dürüldükten sdn- ra, Balaton gölüne uzanma fikn de cazibesini yitirdi. Tüm işgü- zar devletlerin yaptığı gibi, diz- lerinin dibinde otursunlar diye kentin dış mahallelerindeki sos- yal konutlara yerleştirilmişler; onun için artık at arabalan yok! Devlet eliyle uygun (!) iş olanak- ları sağlanmış. Milletlerin asi olmayan tüm vatandaşları gibi, yapabilecekleri en iyi şey, ikin- ci sınıf bir işte birinci sınıf ol- maktır. Yaşamlannda sürprize yeı Talentnm, mistik hayalfcrinde baldsşauıyuı modern bir költar mcrkezi. yok, her şey öylesüıe tekdüze ve belli ki, Çingeneler artık fal bakmıyor... Ve gündelik yaşam savaşıyla yorgun değişimin ge- tirdiği ağır vergi yüküyle öyle- sine bükülmüş ki belleri, Çinge- neler artık dans etmiyor. Buda- peşte'de karşımıza çıkan Iumpen Çingeneler, suni kentleşmeylc yaratılan yapay bir kültürün esi- ri olmuşlardı. Tüllerin ardındaki çigan kül- türü Macaristan'da hem görü- nür hem de saklı bir iz bırakmış, bulmaksa pek kolay değil. Ma- carlar, Çingenelerden konuşma- yı pek sevmiyor. Çigan ismini ilk duyuyormuşçasına bakmala- n, iki sevgüinin birbirini tanımı- yormuş gibi davranmalan kadar yapay. Söz dönüp dolaşıp çiga- na geldiğinde, onca gürbüz ço- cuğunun arasında ilginin kara kuru evlatlığa yönehnesine pek şaşıran bir anne tavnyla bakı- yorlar yüzünüze... Komşu Kus- turica'nın estirdiği neo-çigan futınasından bihaberler besbel- li... Gado kederlendiğimi görün- ce, "Gel seni Visegrad'a götiıreyim" dedi. "Gulaş içip çigan dinleriz." Ve çigan başla- dı, söyleyeceği çok şey varmış gibi susmamacasına. Teker te- ker döktüler içlerini; vibrafona, kontrbasa ve kemana... Hepsi sırayla dertleşti. Bir zamanlar Macar ovasın- da; kıllı benli ninenin dilindeki söylencelerı, paprika kokan gömleklerini, yamalı yorganla- rını ve at cambazlannı anlattı- lar. Avucundan kana kana su içiren içli bir âşık gibi, kemanın- dan bülbül sesi dinleten sevgili Bradijeri... Nece anlatsam seni, yoksa Çingenece mi? Sonunda onun da bulbülü kemanının te- linden uçup gitti. Gado iki da- kikahğına Macarhğuıı unuttu ve gururlu başını eğerek, şapkası- na para toplayan Çingeneye bülbülün adresini sordu. Eline sıkıştınlan kâğıtta: Talentum, Rottenbiller caddesi on altı nu- mara yazılıydı. Talentum, mistik hayallerim- le bağdaşmayan modern bir kültür merkeziydi ya da Bradi- jeri'nin kemanına konan bülbü- lün altın kafesi. Her yıl yüzler- cesinin başvurup ancak 100 Çingene çocuğun abnıp yetişti- rildiği ve müzdk bölümüne Ma- carlann alınmadığı bir okul. Sa- nat direktörü safkan Macar Zoltan Vereb'in de itiraf ettiği gibi, "Hiçbir Macar, bir Çinge- nenin duyaritlıgına sahip ola- maz!" içinde bu standlann hepsini ge- zip gönnek, tabii ki kimsenin hara değil. Ben de ancak bildi- ğim dillerde yayınlann bulundu- ğu katlarda, ancak şöylesine bir dolaşabildim. Frankfurt Kitap Fuan, her şeyden çok dünyamızın kültür zenginliği ve çeşitliliğinin, ulus- lann yaratıcıhğının çarpıcı bir- yansıması. Sanat, edebiyat, sos- yal bilimler, doğa bilimleri ve mühendislik bilimlerinden tu- tun, akla hayale gelebilecek bü- tün hobiler, bütün meraklara ilişkin kitaplar, ansiklopediler, elkitapları, albümler, afışler, takvimler, haritalar ve tüm öte- ki basılı malzemelerin sergilen- diği, özünde bir bilgi fuan ol- ması nedeniyle belki tüm fuar- lann anası' olarak niteleyebile- ceğimiz bir fuar. Fuarda kitaplar sergilenmek- le kalmıyor. Dünyarun tüm kı- talarını, tüm ülkelerini temsil eden yayınalar, telif hakkı ajanslan ve kitabevleri burada buluşup, yoğun bir ahşveriş ya- pıyorlar. Oğrendiğime göre, dünya kitap ticaretinin yüzde 80'i gibi şaşutıa ölçüde büyük bir bölümü burada gerçekleşi- yor; büyük çaph kitap satışlan burada bağlanıyor; Telif hakla- rı sözleşmelerinin büyük bölü- mü burada imzalanıyor. Frank- furt Kitap Fuan, kuşku yok ki, dünyamızda giderek büyüyen kültür alışverişinin en önemli odaklanndan biri. Ama, açık kaldığı dört gün boyunca fuan ziyaret eden, bu yıl 250.000 dolayındaki insanın çok büyük bölümünün kitap ve telif hakkı ahşverişiyle bir ilgisi yok. Yalnızca sergilenen kitap- lan ve öteki basıh malzemeleri görüp incelemek keyfini tadı- yorlar. Fuarda sergilenen kitaplar olaganüstü çeşitlilikte olduğu gi- bi, bunlann sergilenişi, standla- nn düzenlenmesi de büyük de- ğişkenlik arz ediyor. Zengin ttl- keler ve büyük yayınevleri şan- lanna yakışır genişlikte bir alan- da, özenle tasarlanmış bölüm- lerde temsil ediliyor. Bağımsız- lığını kazanan Baltık cumhuri- yetleri ile kazanmaya çalışan Slovenya ve Hırvatistan cumhu- riyetleri gibi fuara ilk kez bu yıl katılan ülkelerin ise daha müte- vazı bölümleri vardı. Bizim Cumhuriyet Kitap Ku- lübü'nün standı, fuann en gör- kemli bölümlerinden biri değil- di. Belki pek az yabancının ilgi- sini çekti. E>oğYusu, kulübun temsil ettiği 33 Türk yayınevi- nin, dünyanın ilgisini çekebile- cek fazla bir yayını yoktu. Dün- yada artık nesli tükenmekte olan, UçüncU harnur kâğıda ba- sılmış kitaplanmızm fazla bir se- yirlik yam da bulunmuyordu. Ama Almanya'mn birçok ken- tinden, Danimarka, Belçika, Hollanda, Avusturya ve öteki çevre ülkelerden gelen çok sayı- da yurttaşımız hem Türkiye'den gelen yeni kitaplan inceledi hem de orada bulunan bizlerle soh- bet etti. Onlann büyük çoğun- luğu artık Almanyalı. Ama Türkiye'ye kolay kolay dinmeye- cek bir ilgileri var. Gezerken, üzerinde düşündü- ğüm şeylerden biri de şu oldu: Biz Türkiye"de kitap deyince ak- lımıza çoğunlukla roman, öyku, şiir gibi edebi eserler geliyor. Ya- kınlarda buna inceleme - araş- tuma türü dediğimiz kiuplar da belki bir ölçüde eklendi. Ama gördüğüm kadanyla dün- ya kitap deyince çoğunlukla çe- şitli merakîara, hobilere ve be- cerilere ilişkin kitaplan anlıyor. Frankfurt Kitap Fuan'nda ser- gilenen kitaplann ezici çoğunlu- ğu bizde sayılan çok sınırlı olan bu nitelikte kitaplardı. Bu bağ- lamda en çok Ugimi çeken kitap- lardan biri de bir Hollanda ya- yınevinin sonografi yardımıyla seks tekniğini geliştirme rehbe- ri oldu. Parishen 'Işıklar kenti'nin geçmişindeki erkeklerParis'in hayatına giren sayısız erkeğin en önemlisi, kentin bugünkü yüzünün yaratıcısı, gelmiş geçmiş en büyük valisi ve belediye başkanı Baron Haussmann'dır. 1 metre 95 santimlik boyuyla, gerçekten 'büyük' adamdı Haussmann. MİNE G. SAULNIER PARİS — Tarihte pek çok kişi. Paris'i bir ka- dın gibi düşlemiş. Kimi kez Sokak Kızı îrma ol- muş Paris, kimi kez eli -maşalı değil- bayraklı, başında kızıl Frioya beresi ve cumhuriyetçi ko- kartıyla. Fransız 'devrimci' güzeli Marianne.. So- kak Kıa îrma imgesinin daracık ama edepli giy- silere bürünmüşken, cumhuriyet simgesi Mari- anne yontulannın bir memesi dışanda dolaşması, elbette raslantı değil. Namuslu güzelliklerin, kü- çük giysilere sanlması doğaldır. Baron Haussman'ın Parisi'ni, 1860'h yıllann gazete karikatürleri, yere yıkılmış dişi bir şanti- ye olarak gösteriyorlar. Paris, dev bir kadın; ka- nnca minikliğinde işçiler an gibi çalışıyorlar, çev- resinde bir sürü merdiven, kaldınm taşı, kum der- yası, eteklerinin altında bir tamirat, bir tamirat; orasını kazıyorlar, burasını döşüyorlar; kısacası Paris kentinin altmdan girip üstünden çıkıyor ka- rikatürlerdeki inşaatlar. 'Işıklar kenti' Paris hanımın tarihi, yaşamına giren en önemli erkek ölçüt alınarak iki döneme aynlır: Haussmann öncesi ve Haussmann son- rası Paris. Bugün sevdiğimiz geniş bulvarlann, yeşil parkların, görkemli konakların yapuncısı, Paris'in gelmiş geçmiş en büyük valisi ve beledi- ye başkanı, anlı şanh Baron Haussman'ı. Georges Eugene Haussmann, sözün tam an- lamıyla büyük bir adamdı. Boyu tam 1 metre 95 santim, dev bir Alsace'li. Zamanın ortalama in- san ölçülerinin 1 metre 50lerde seyrettiği düşü- nülecek olursa, herkesin tepesinden bakan bu adamın Paris'e uygun bir vali olduğu su götür- mez. Alsace bölgesinin özelliği dolayısıyla Alman mantığı ve Fransız estetiğinin başarılı bir kanşı- mı olan Haussmann, ailece Napolyoncu, yani imparatorluk yandaşıydı. Tüccarlığı seçse, mut- laka çok zengin olurdu, ama o devlet memurlu- ğunu seçmişti. Henüz yirmi yaşında kaymakam, daha sonra birçok Güney Fransa ilinde valilik yaptı. Elini değdirdiği her yöre çehre değiştiriyor, hastaneler, okullar, parklar bahçeler, mantar gibi bitiyordu görev yaptığı kentlerde. Üçüncü Napolyon, banşçı bir insan olduğu için tarihe zafer naralanyla yazılmadı. Ama çok zeki ve ileri görüşlü bir yöneticiydi. Eğer Paris bugün 2000 yılına en hazır başkent altyapısına sahip ise, bunu Üçüncü Napolyon'a borçludur. Büyük birinciye gönderme yapılarak Fransızlar tarafından 'Küçük Napolyon' diye anılan Üçüncü Napolyon, Ingiltere'deki surgün yıllannda boş durmamış, kafasındaki yeni Paris'in planlarım çizmişti. Ûlkesine donüp imparator seçilince Ha- ussmann'ı gözüne kestirdi. Bir süre taşra kentle- rinde dolaştırdı onu. Ve 1853 yılında Paris'i Ha- ussmann'a teslim etti, ama eline kendi çizdiği planlan vermişti. Yani bugün Haussmann'ın di- ye bilinen yeni Paris'in miman, aslında impara- tonın kendisiydi. Fakat Haussmann, taşeron ola- rak, sırtına yüklenen sorumluluğun altında kal- madı. Korkunç enerjisi ve zekâsı ile değil o gü- nun teknik olanaklan, günümüz koşullarma göre bile rekor sayılacak kısa bir zaman sürecinde, Pa- ris'in yansını yıkıp yeniden yaptı. Kenti saran iğ- renç ortaçağ kokulan, iki yılda ortadan kalkmış- tı. Paris'in şimdiki kanalizasyon sistemi ve temiz su stoklaması. Haussman'ın marifetidir. Seine Nehri'ne atık sulan filtreden geçirmeden boca et- meyi yasaklayan yine odur. 1853-1870 yıllan arasmda, Paris 21. yüzyıla ha- zırlanır aslında. Bugün Etoile Meydam'na açı- lan geniş bulvarlar, hep bu valinin yapımıdır. özellikle Voltaire ve Richard-Lenoir buîvarlan, zamanın sıkça görülen halk ayaklanmalannı bas- tırmak üzere, top arabaJarının rahat girebilmesi için özel boyutlarda ve kışla ile 'kesünne' bir gü- zeTgâh düşünülerek gerçekleştirilmiştir. Baron Georges Haussmann 1891 yılında, çok sevdiği Paris'te öldü ve hiç de ününe layık olma- yan üçüncü sınıf bir törenle gömüldu. "Nankör meslektir devlet memurluğu" demişti son söyle- vinde. Ama ölümünün yüzüncü yıldönümünde Paris belediyesi, bu büyük mimannı saygıyla anı- yor ve dev bir sergi, bir konferanslar dizisi ile ta- nıtıyor. Onun yaptıklannın önemini yüzyıl son- ra anlayan Parislıler, söz konusu etkinliklere akın akın katılarak bağışlatmaya çahşıyorlar dedele- rinin nankörluklerini. Bugün Fransız başkentinde Haussmann'ın adını taşıyan koca bir bulvar ve yeni dikilen bir büstü var. Ama en önemlisi, Pa- ris'in ciğerleri Haussmann'ın yeşil parklannda so- luk alıyor; kanı, onun açtığı yollardan akıyor.
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog