Bugünden 1930'a 5,498,464 adet makale



Katalog


«
»

16 HAZİRAN 1982 opüler, gazeteler ve magazmieı de en sıK rastladıgınuz yazı Upılerınden üırı, tanuımıs artıstlerle vtipıian k'juu^ınaıar, Bunlann geryekten nasıl yapu dıgını düğı ıiiu mg oıumyoruro aına sunugıa suytaOa uelıitsı< sozlen arusUeıuı oıle geıçeK ten scyleyebılucegıne ınananıı yor ınsan. Bu tıp roportajı ya panlaı, anlaşılan, yektıklerı totoğraflarıu en kuçuk ayrıntıslna kadar kusursuz çuunasuıı ısüyurlar. Ama, «artist»ın soyledıklerını otturlanna aynı sadakatla yansıtmıyoriar Dafta dogrusu, taüu, ıkısı de tarıüı turden rötuşlanıyor. KÜLTÜR Y A Ş A M Cumhuriyet 5 P insanJar ve sanat muraî belge Kisisellesme salğmı Toplumlar karmaşıklaştıkça sanatçılar «görünmez»lesir. Türkiye'de ise sanatçılaı galiba bu eğilime direnmek için bütüıı kişısellikleriyle topluma poz veriyorlar. ı Gazete ve dergilerin «sosyete haberleri» bölümii sanatçılara yer vermiyor. Ama. sanatcılar yazıları ve konuşmalarıyla bu «sanatsal dedikodu» ihtiyacmı gideriyorlar. Bu da kaç zamandır insanların «içinde kalmış» bir özlem olsa gerek. ütün düşünsel etkinlıkler gibi sanatın da temelınde bır paylaşma isteği yatıyor olmalı. Kafa yorduğu alanda duşüncelerını bir ya zıya, kıtaba vb. doken bir bilim adamı nasıl başkalarıyla bilgilerinı paylaşmak istiyorsa, sanatçı da yaşadığını başkalarıyla paylaşmak ister. Ne var ki bu temel dürtü. sanatçıyı başka insanlardan ayıran özellik değil. onu başkalarıyla bır leştiren özelliktir. Çünkü yalnız bilim adamları, yalnız sanatçılar değildir düşünce ve duygularını başka larıyla paylaşmayı özleyenler, Bütün ınsanlara özgü bir özlemdir bu. Bir bireyi başkalarının yanından alıp sanat ya da bilim platformuna yerleştıren etmen, dü şüncesım ya da duygusunu kişiselliğin «sıradan» niteliklerinin ötesine taşıyabilme yeteneğidir. Sanatçı. ya şadığını «kişisel» yaşantıdan daha yüksek bir duzeyde ye niden toparlayıp, soyutlayıp başkalarına iletebildıği ölçü de sanatçıdır. mek. olayı birinci kişi ağzından anlatmak da zorunlu değil (gerçı en yaygını bu sayılır hâlâ ya). «O» diye anlatıp, anlatımda bir sözde nesnelliğe yaslanarak kör bir öznelliğin içinde tıkanıp kalabilir yazar. Şim di yapılan bu: tnsanlar hayatta sevdiklerini. kızdıklarını romanda çözüyorlar. Böyle bir kişisel hesaplaşma gerekli olabilir. Ama in san yapar bitirir hesaplaşmasını, sonra o damıtılmış yaşantıya dayanarak romana başlar. Bu ilk hesaplaşma romanın kendisi olmamalıdır hiçbir zaman. Böylece edebiyatta «ben»den geçilmez oldu Zaman zaman neredeyse bir «hüe» izlenimi uyandırıyor bu du rum. Bir adamin oturup size «içinj dökmesi» ılginç olabilir, örneğın. Bu da bir yaşantı aktarımıdır; duruma ve sizin benimseyeceginiz tavra göre eğlenceli. hü zünlü olabilir; otantıktir, en azmdan bilgi verir. Ama böyle bir şeye merakınız varsa, ne bileyim, meyhane ye gider birileriyle konuşur sunuz Bir roman okumak istediğinizde, başka türlü bir beklentiniz olmalı. Romanı açıp gene «içini döken» biriyle karşılaşıyorsanız, bunda sanki bir kandırma durumu var. Meyhane deki adarn hiç değilse «Ben romancıyım» diye tutuklamıyor sizi. Belirli bir nesnelliği, kışi selliğl aşan «temsili» bir yanı olması gereken «kurgu» içinde bile kişiselleşen vazarlar, bunun dışındaki tür leri alabildiğine kişiselleştirdiler. Geçen hafta bır arkadaş bu sayfadaki yazısında paneller»in öznel.'ik dışavurumu aracı haJine gel difinden söz edlyordu. Tü« yuze ilişkide biraz kaçınılmaz bir şey belki, ama ger çekten abartılmıyor mu?.. Pa nele değil de tiyatroya çıkar gibi davranmıyor mu bazı yazarlar?.. Bir de «inıza günü> furyası başladı. Konser, fiim v.b. arasında başlı başına bir «kültür olayı» dü zeyine yükseldi imza güni&« ri. Buna paralel bır olay da dergilerde yayımlanan konuşmalar. Konuşma, röportaj, gerçekten de bir öznel lik payı içerir. Bir yazardan bilinen kalıplara uygun bır «makale» isteyecek yerde onunla konuşmayı seçmişs» bir dergi, görece daha cznel görüşlerini almak, okur lanna o yazann bazı kişisel özelliklerini aktarmak i^ti. yordur. Ama böyle kişisel özelliklerini merak etmekren kendimizi alamadığımız >azarlar, gerçekten büyük etkl leri olan insanlardır. Sözgelişi Lukacs gibi uzun yıllar boyunca çok ilginç olaylar yaşamıs bir insanın kitapla ra girmemiş görüşlerini, bi yografisinin bilinmeyen ay rıntılannı öğrenmek gerçek ten ilginçtir. Ama Ahnıet benimle konuşup kendi der gisinde, ben Ahmet'le konu şup kendi dergimde yavım lamaya başlayınca, ortaya tuhaf bir durum çıkıyor san ki. Ve hele komışulanlar da, «Bilir misintz, ben dercotunu çok severim, ama maydanozdan hiç hoşlanmam ne kadar ilginç değil mi?...» düzeyinde kahrsa... Işin daha garibi, dergiler de yayımlanmak üzere yazı lan «gunlük»ler. Yazanın hayata bakışının derinliğine göre son derece ilginç bir tür olabilir günlük. Aynı za manda çok da kişisel bir tur olmalıdır. Başkalan günlü ğümü okuyacaksa, rahat ya zamam. Nitekim onun içın, mesken bağışıklığı pek da güvene bağlanamayan Tür* kiye'de ciddî anlamda günı lük pek yazılmamıştır. 17.yüzyılda Samuel Pepys admda İngiliz yurttaşı gün* lük tutmak ve günluğünü herkesten gizli tutmak için özel bir şlfre icat etmiştuSonradan meön bilim adam larının eline geçti, jifre çS züldü ve dunyanın en ilginç günlüklerinden birl ortaya çıktı. İlginç olmasınm ne^ denl, gizliliği garantiye alan Pepys'in büyük bir içtenlikla yazmış olmasıydı. Oysa şimdi herkes, bugün yazdığını üç ay sonra ya» yımhyor. Öyleyse yayımlamak üzere yazıyor. Böylesine ne kadar «günlük» de nebilir acaba?.. Paylaşmak isteği güzel, ftzünde. Ama paylaşılmak is tenen şey, bir «sanatçınınki» de olsa, yalın bir «kişisellfftin» ötesinde bir anlam ta' çımalı. Söylemler «Artist soyıemı»ııın e.eı?ıUı 0ı çımıen oıabıiır. anıa ruportajı yapanuı (uoyle şeyiuı nıç «yapıiınadan» da «yazıîabilır» eibette) degıı?meyeıı soıunu, populer kafiı dnıanlara ozgu o şaşaa dunyasmda yaşayan uiaganustu arüstı, aynı zamanda, «biziııı glbi bir tnsan» olaraü sunmakuı bu ıkı öge de gorenekseldır, u dunyanın aegerierı üd, «bıziıtr gıbı insanlar» ın degerlerı üe ua»tan öeüıdır. Buıuaım sarbintı yegıı menıesıne nep oyle kalmasma ozen gosterılıı. Uslup bu «Uegı^tuezlîge» uygun tnçıınde, Klı^ıeı le kurulur. Burada röportajcı nın karşısına bır sorun daha çıkar: «klışe» bayaı ve sıkıeı olduğuna gore, yazı nasıl renklenecek? Bunun en koiay yolu, bır aianın kiışesıru bır başka alanda kullanmak. Orueğin, ye nıden çaU&maya başıayan bır «artist» ıçın, «sanal^ı atağa kalktı» dersuıız, spuı yarı^nıa suıın («at yarışı» da olabılıı, hattâ olması daha lyi) klişesını «sauatçı»ya yakıştırırsınız. Bu, ıstenen «değişmezlik içinde yeni» etkısım venr. Bır başka teknık (bırıncıye oldukça yakın) bol ool «sıfat» kullanmak tır. En suadun, en beylık şeylerı anlatırken, bır o kadar beylık sıiat kullanacaksınız; bundan çıkan tıafü «absurd» etkı, «orijinaliteanm yenm tutar. Ajrıca, şoyle «rahat», «konuşıır gibi» bır ton tutturacaksınız. Bu gıbı ortak noktalat uzerın den gıderek, ıstedığınız ıyerığı yaratırsınız. Röportajın amacı füanca «artist» hakkında «yepyeni» bır Dilgı vermek olabilır: sevgılısı değışmış olabilır, o za mana kadar bılınmeyen bir yeteneğı keştedılmış olabilır, evınde, tok balığı beslemek gıbı Özel bır «hobi» edmmış olabilir v.b. Bazan amaç «artistin biJinmeven iç dünyasunı Artist söylemi £ Magazin dili bir tuhaf. Henüz basın, resirn altını veya yanını da başka resimlerle idare etme «devrim»ini gerçeklestiremediği için, biraz da «yazı yazmak» zorıında. Bu zoıunlukla kahramanca başa çıkıyor magazinleıinm. manın ornefı. Şüphesız mutlu luğun bir reçetesi olması çok ıyı bır şey, hepımız ıçın. Reçetenın dort kelimede bitmesı daha da ıyı, çünkü daha tazia olsa akılda tutamama tehlıkesı basgosterıyor. Sozkonusu reçete şöyle: «önce evim, soBra işinı». «Once» ile «sonra» sadece bır sara bıldırdığıne göre, reçete ikı buçuk ogeye indi demektır. Temamız bu. Toplarn yazı 50 6U satır... Şımdı bu temayı «o satırda kaç kere tekrarlayabile ceginuze bakalım;, önce bir spot var: «Özel vaşamuıda mut luluğun, huzurun doruğunda olan...» Sonra asıl yazı şöyle başlıyor: «Ozel yaşamında huzurlu olmayan... bir insanın iş hayatında başanlı olması diişünülebllir mi?» Bu derın sorun, okuru çok fazla yormayacak bır sadelıkie kısaca tartışı lıyor ve ılk paragrat şöyle bitiyor: «Bu düşünceden yola çıkarak, özel hayatında mutlu, huzurlu olan bir insanın, ış hayatında başarı sağlayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.» Sankı daha şimdiden biraz fazla, tekrar oldu gibı. Yazar da bunu sezrruş olacak ki, son almtıda «yaşam» yerine «hayat» demiş. Uçüncü paragrat şöyle başlıyor: «Şimdi mutlu, huzurlu bir aile yasamı var. Gülşen Bu bikoğlu'nun». Bu ıyi; ıkıncı pa rağrafta klışe tekrarlanmadığı için «artist»ın özel yaşanunın» yeterınce «mulu ve huzurlu» olmakta devam edıp etmedıgın den kuşkuya düşebiUrdik. Devam ediyormuş; nitekim, dördüncü ve son paragrafta «artist» kendisi de, «Evimde tara bir huzur ve mutluluk ortamı içindeyim,» diyor. Iki ayrı insauın uslupları değişebilir elbette: Boportajcı «mutluluk ve huzur» dıyordu, sanatçı ise «huzur ve mutluluk» demiş. Eattâ, arada degişen başka kelimeler de var, ama okuru yormamak için analızi fazla derinleştirmeyelim. Sonra, yazının ilk paragrafında söylenen, «sanatçı»nın bizzat kendi agzından doğrulanıyor: «Şuna inanıyorum, özel hayatında mutlu ve huzurlu olan insan içinde de başanlı olur.» Bu sozlen Gülşen Bubikoğlu kendısı söyledigıne göre, anlaşılıyor kı röportajcı onu dogru anlami!?. «sanatçı»nın hayat (veya «ya.şanı» ı felsefesını aslına sadık bır bıçimde bıze aktarmış. Sanatçının söylemek ıstedığinı ta özünden kavramış kı, bır röportajcı ıçın bundan önemlı bır meziyet olamaz. Bu konuyu kapatmadan, bır de resim altlarına bakıyoruz ve ne görüyoruz? «Mutlu, huzurlu bir yaşamı var.» Evet, böylece bıa de Gülşen Bubikoğlu'na mutlu ve huzurlu bır hayat dileyerelc bır başka konuya geçıyoruz. Bu tür yazılarda, gramer kadar mantık çızgisinde de, bızlere tuhaf görünen sürçmeler olabilır... Orneğın şu cümleye bakalım: «Gülşen Bubikoğlu sinemada emin adımlarla zirveye doğru yol aldığı bir dönemde, film prodüktörü Tttrker Inanoğlu Üe evlenip yaşanun» yepyeni bır yön çizdl.» Yanı, dıyoruz, zırveye gıderken yön mü değıştirdı? Tekrar yaylaya mı ındı dıyerek endişe ediyoruz. Bır sonraki cümle endişernızı gıderıyor: «Bir vandan evl nin dört dörtlük kadını olmak icin biiyiik <;aba sarrederken, bir yandan da film çalışmalarını sürdürdu ve sinemada lyi bir vere geldi.» Bu değişmezlik ıçındekı bır yön değıştırmeymış meğer sozkonusu olan. Yalnız, galıba «zirve»ye gelmenuş de «lyi bir yere. gelmış. Yazı bundan sonra«sanatçı»nın «doruğunda» oldugu «mutlu ve huzurlu» hayatı anlatarak «önce ev» fasltnı bıtirıyor, «sonra iş»e gelıyor: «Kısaca özel yaşamında biç mi hiç sorunu, derdi vok... (Bu, «konnşur gibi yazmak» örneği) Durum boyle olunca da «yeniden kamera kar şısına geçmek, uzun siire uzak kaldığı Veşilçam'a hizmet verebilmek ihtiyacmı duydu güzel sanatçı.» Bu kadar «mutluluk ve huzur» sıkıcı mı oldu dıye duşunmeye gerek yok, 6inema «artistoinm kaderi bu: «Kamera karşısına geçmek». tşte bir klışe daha; Bubikoğlu da «artık kamera karşısına geçmek Uıtiyacı hissettim» diyor ve resım altında da «dördüncü kez kamera karşısına geçişi olacak» denıyor. Hani spor söy leminde de «top» denmez, ««meşin yuvarlak» denır (bu güzel tamlamayı bulanın ağzı dert görmesin), burada da film çev. rilmiyor, örneğın «kamera karşısına geçilivnr» Mazbut veva degıl. «artist söylemi»nın magazinciliğm ille bfivie olması gerekiyor mu? Gerekmıyor. belli bır zeka dlizeyiyle hafiflık de bir araya getirilebilır. Ama getirilmiyor. vermektır: « • ılancanın hayat » felsefesi», veya yaptığı ışten hıç memnun olmaması, veya «gerçek duyguları», filan Adamına göre, yaramaz ve çapkın, gıcıklayıcı röportajlar yapılabılir. Kimı zaman da, horoz dövüştil rür gibı, ıkı «artist» birbirı aleyhinde konuşturuiuı. Konulan ıstediğınız kadar çeşitlendırin, sonunda magazin «hayat» kavramı bir kez daha pekişmeb, kimse şaşırmamaiıdır. Seçı len söylemın genel doğrultusu, seçilen «artist»çe de bir ölçüde belirlenebilir şüphesız. Baztları «vamp» söyleminde yer almak ıster, bazıları «göreneksel ev kadını» Imgesmi profesyonel kariyerine daha uygun bulur; kımı kendinden emm, başanlı iş insanı olarak prestıjıni sürdürür, kımısı «mutluluğu bir türlü tadamadı» klişesiyle daha kazançlı çıKar. Bu söylemlerden birkaç somut örnek vermeye çalışacağraı. Bu hafta, en az heyecan verici olan «mazhut söylem»den başlayayım. örnegimiz, bır ga zetenin magazininde Gülşen Bubikoğlu ile yapılmış bır röportaj. «Artist»e pek fazla doğ rudan söz bırakümamış, onun adına anlatılmış hikâyesi. Bır kere, Gülşen Fubikoğlu'nun dört kelimelık bir «mutluhık reçetesi. varmış. Bu tamlama, klişeyı «çarpıcı» şekilde kullan B ilk kim başlattı, hatırlaması güç. ama bırilen başlattı ve kısa zamanda bır salgına donuştu olay. Şıır türü oldum olası yatkınöır. yazarın «ben» diye konuşmasına Ftoman da böyle oldu şimdi. Burada ille «ben de Biçimle iceriğin "Diyalektiksizliği Korhan GÜMÜŞ •Biçim içeriği koşullandırır. içerik de biçimı. her ikisi arasındaki uyum bir sanat yapıtının başansını ortaya feoyar.» İşte bıçimle içerik arasında bir ayrım yapmaktan çekinen sanat düşünürlerinin her zaman buyük bir •tarafsızn,khk*\& özen gösterdikleri dengeyi dile getiren söz ler Özellikle bu dengenin bir tarafa doğru bozulduğunda ne gibi eleştirilere hedef olacaklarını bilen düşünenler. ister içerik ister biçim kapısından girseler da yazıya, sonuçta muhakkak bu sözleri yınelemek zorundadııiar: Yoksa ya birini. ya öbürünü «efesife» bıraktıkları için karşılarındaki eleştirilere söyleyecek sözleri kalm^z. Örneğın onların agzından şunlan duyarız: "Elbette biçim de önemlidir ama her şeyden once içerığin doğru olması gereKir...* Böylece bir sözde tarafsızlık sağlanmış olur. Dönem dönem şunlan da duyabiliriz: *£>anat yapıüannı başka nesnelerden ayıran kendi iç gerçekliği vardır. Yalnızca bıze bılgı vermesını bekleyemeyiz ondan. Yoksa sanat eseri olmahtan çıkar, yarısıttıgı şeyler üzerıne bir bilgi olur...» Bu sözler bir takım olguları açıkhyor olsalar bile, açıklamadıklan ya da gizledikleri ortak bir temel var gibi geliyor ba na: Biçimle içerik arasındaki holayca göz lemlenebilen* bir karşıtlığı oldugu gibi kakulleniyorlar. sonra taraflarını oelirliyorlar. Her ne kadar birbirlerine kar^ıt gibi gözükseler de bu söylem tiplerinin *bulanıhlığı» da bu ortak temelden kaynaklanıyor. Kısacası alışılagelmiş bir »günah çıkarma* mekanizmasıyla karşı kanjıyayız: İlk önce bir tarafın ağırhğı vurgulanıyor. herkes kendi tarafmı belirliyor. ima sonuçta herkesin anlaşabileceği ortak bir söylem oluşturulmaya çahşılıyor. Kendini •farklı* ilan edip (sosyalist gerçekçilik. v.b. adına) sonra da karşı çıktığı anlayjşlarla aynı temeli paylaşan anlayışlann bu rahatlatıcı kabuktan kesin olarak cıkmalan herhalde gerekiyor. 'Sanat yapttı» ile •konusu* arasındaki ilışkilere biraz yakından baktıfcımızda. sanat yapıtında 'içerik» olarak gördügumuz birçok nesnenın kendi düz.eminde gene bir 'biçim' olduğunu görebiliyoruz. Demek ki biçim ile içerik arasında yaptığımız ayrım öyle iki ayrı türden olgu arasındaki bir ayrım gibi değil. temsll eden *sanat yapıti' için bir «tçerıfe» otor» şey, temsil edilen (konusu) için bir 'biçim* olabiliyor ve tersi. Örneğin, resim ile mekan. resim ile heykel, hatta resim ile resim .. Ya da edebiyatta mekan, eaebiyat ta resim hatta edebiyatta edobiyat... Bana öyle geliyor ki, biçim ile içerik arasında yaptığımız ayrım ele aldığımız nesnelerin farklılaşmasma göre değil de bizim bu nesneleri hangi dolayım la algıladığımıza, kendimizi nereye yerleştirdiğimize göre değişiyor. Çok genel bir bakışla, diyebilirim ki insani faaliyetler içinde dönüştürülen ya da anlam Kazanan bütün nesneler için durum böyle: Her zaman. Levi Strauss'un belirttiği gibi «yapıların ardında yapılar, biçimlerin ardında biçimler buluyoruz. Öyleyse, «sanot»ın. (sanat türünün v.b.) doğrudan üretimsel faaliyetler bütününe eklemlenen görece özerk bir üretim alanı olduğunu, bu özgül pratiğe bağlı olarak özgül bir bilgi alanı olduğunu (yani başka şeylerde »açıklanamayan* ve her ikisinin *sanat tarihi*ni ve onun özgül alanlannı oluşturan özgül bir tarihı olduğunu kabul edeceğiz. Gerçekçilerin ele aldığı gibi •sanat eserleri* başka nesneleri yalnızca «yarmt ma* işleviyle yükümlü olsalardı, onlann bir özgül parçasını oluşturduğu oteki insani faaliyetler hiç de öyle «gerçefeçi» olamazlardi;' herhalde onlan açıklamak için zaten çoğu zaman karşılaştığımız gibi •biçimler* ile istedikleri işbirliği yapmaları gerekirdi. Kanımca gerçekçiler olmayı ist«Ukleri gibi «gerçekçi» olamadıklanna, biçimciler de olmayı istedikleri gibi 'biçimci* olamadıklanna göre. sorun biçimle içerik arasındaki 'Olgusalci' (ampirisist) ayrımda değil. bu olguya bakış açısında. Galiba sorun da büyük ölçüde bu bakış açısının kaynaklandığı tarihı bir 'sanat üretimi* pratiginde ve ideoloıisinde... Kadrı bılınmemış.klasıkler RujM armız ne diyor? Safter BÖKE elpoze Dergısı aslmda matbuatımızın kücJrı bılınmerıış Klcsıkienndendr Ses, Hofta Sonu ya da TV'de 7 Gün giDi dahcı yenı cergıierın doktür, tiışçı ve terzı bekleme odolanndakı masalar ı.zerınde saltanat kurmalarından cok once Yelpaze vardı 40'loriti sotrjylo 60'lorın ortolarına kadar ao bır kaMte belgeffl, «oşk ve his» tefnkolarında tek ısım olmayı sürdürdu. N e yozık ki bır dergının genel yetkınliğı. ıcmdeki kımı tefrıkaların yo da koşelenn özgunluğünu goigeleyecıhyor zaman zaman. Işte 1952 yılmın scyılarınaa rastlaö'ğımı? oncelorl Bedriye Adnan Özer Imzalı sonro ıse ımzasız Ruhlorınız Ne Diyor? köşesı de blldığım kadarıyla lâyık oıdugu IIQ'VG ka vuşmaınış matbuat klasıklennden. Bu bır «ruh lahliHeri» köşesı. Ama bambaşka bır şey.. Ruhlonnı tahlil ettırmek ısteyenler 6x9 ebatta bu yıl çekilmiş bir resimlerini, yaş, ad ve adresierınt yolluyorlar, fotograflardar yapılıyor ruh tahlıllerı. Boyle bır yontemi sorgulamak hıcbınmızm haddı olmadıgına gore doğrtıdan tahlillere gecebilınz. Her cevap once «genel» hır tohiıiie ocılıyor. Şovle: İcü, kuvvretli seziş kabiliyetine malık, hassas bir genc kızsmız. Ruhunuzla benlîğiniz o derece birbiriyie anfaşmış k' bunu sezmemek kâbil degil. Ya tia: Ruhunuzun benliginize o.oı? tesiri fozla... Ya oa: Henüz tekamül etmemis saf bır ruhunuz var. Yani sizin dış görünuşünuzle iç gorünuşunuz tümamile zıt.... Gorüluyor k' ruh, benlık ve sahsıyet gıbı uc temel kavramı vor yazarımızın. Fakat tahlıl ettığı kışılen bPlıriedıginı dusunduğü bu uc ogeden ne amad(g> pek cıcık değıl (En azından bızler ıcın...) Ruh, heshalde «iç dünya» olsa gerek, pekı sahsıyet ve benlık' Ne olursa olsun, bu kavramları bırbırıyle dereceli ılışkıler ıcınde gormeyı de cok sevıvor. Örneğın Ist. Gozîepe'den Sevda P.ye benliğiniz ruhunuza nozaran biroz zalf derken öylesme kendinden emm kı. Edırnekapı'dan bır hanıma 1S6, siz ruhunuzdan ziyade ahlâkınızın tesiri pltıpdasınız diyor ve karanlık bır nokta kalmasm dıye surm üc ekl'vor Yoni. benliğiniz ruhunuza galebe çalmıs voziyette. 3ır de «ahlâk» cıktı başınııza! Gene Ce «benlik» en esrarengız fcıvram oıma oîelliğini surdurüvor. Bokınız, Ruhunuzun aro sırc benliğinıze tesir etmesinden olacok yalnızlıktcn hoşlanırS'nız Işte sıze bütun bır neden&onuc zınc!ri ıcınde ruh tahlılı! A/rıca ruh. benlık. şnhsıyet, a'ilok (bır de mizac var) en cesurane nitelemelere hedef oljbı'ivoriar Hatay'dan bir okur hassas bir ruha sahip olmasma kcırşın hayll sert bir ohlak sahıbı a/regm. Ayazpaşu'dan S. Sarıo^lu'no ıse ruhunuz olgundur dıyer«k kıso ve kesın bır cevap venyor yazarımız. UnkapamT.dun Hafice Bebek'in ıse sert ohlâk, Kuvvetll ruh sahibi olduğunu ögrenvoruz. Karagümruk'u bır genç ıse her ne demekse gayet sokın i i r ahlâk ve ruh sahibi... Y Abdülhak Hamıt, Makber'in ünlu önsözunde şöyle diyor: «İnsan, bazı kere, hatırına gelen bir hayali ta nıyamaz. o kadar güzeldir. Zihninden uçan bir fikre ye tişemez, o kadar yüksektir. Kalbinde doğan bir hissi bu lamaz, o kadar derindir. Bu acz ile bir feryat kopanr, yahut pek karanlık bir şey söyler, yahut hiçbir şey söyleyemez de kalemini ayağının altına alıp ezer. Bunlar şiirdir.» Şairi azam yanılıyor. Bunlar şiir değildir. Kalem kırmakla şair olunabilse belki daha iyi olurdu; hiç değilse bu kâğıt pahalılığın da daha ucuza mal ederdik bu işı. Çünkü kalem kırmanın ötesinde, sayfalarca kâğıt dolduruluyor üstelik, ge ne de ortaya pek fazla şiir çıkmıyor. O kâğıtları doldu ranlarin çoğu, Hamıt gibı. kendi feryadı ile ınsanlığın şıin arasındaki ayrımı goremeyenler. Gelgelelim. son zamanlar da Türkiye'de sanat alabildiğine «kişiselleşti». Bunu ıcoveoy g.R YAHU BU UÇİK^ KİMKİME KtZ/(SA7T£Y( T ÖRK BehicAK GUZEÜ EEt j NASIL ATMASIN? 36, 6ELDEN ZEUERIN HEP5İN İ/5TEÜK Oİ&ERGÖYUKARI 3 8 . DEN ZELLERJN HEP5İNE ÛYl/MA M K ! 6F0EN BOY 1.73.. ÜSTELİK.6UZEÜ. FARKATM1&... 6ÂLE YAPMA 906390. Ö f e GÛ8İLİY0R.. "Münazara» ruhu ü\z l'urkler gahba kavgacj ınsanlarız. En dan 'tnunazamcısy' 'Murettıp mı. muhamr mi?* dıye munazHralar vapa yapa. böyle terazi izl^nimi veren. ıkj yanı net bıçimde tanımlanmış ikili sorulara bayılıyoruz. Bunlann bazıları kultür tarihımizın ciddi vednemh tarüşrnalannı meydana getuiyor: «Kafiye go: ıçın midır, kulak için mı?' gibi. Hâlâ tartışıp dufdugurduz bır sorun da. sanatın ne için oldugu (Bunun adını lııç söylemesem de olur.) Şiradı, son gunierde büsbütun abes bır 'tercih zotunluIugu» ile sık sık karşılasıyorum. Ikf film aşagı yukan aynı zamanda ovnamasa. bunu bovle zorunlu bır tercih haline ieeütmek kolav kolay kimsemn aklına s?elm*/di. ama oldu ışte. Şimdi aydmlanmız. •Julia mı. Kan Davası mı?* sorusuna göre tavir takınıyor ve vurt ve dunya sorunJan karşısındaki yerlerini alıyorlar. KULTÜRLU. TAM &(R HANIMEFENPİ \[ BIR DE TORPİL YAPIL 0ENİY0RMU5. " VTANMA2LARUNA2U GİBİ5I VAR 1^1? { $063 90 PSu/'l..
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog