Bugünden 1930'a 5,447,563 adet makale



Katalog


«
»

2.1 İSvlUI 193Ö CUMHURİYET BÎR GEZÎNTÎDEN NOTLAR: Tarihî Dresden... Meşhur mücevherler hazinesini gezerken Büyük Hâmidin «Tarık» ını hatırlıyorum: «Endülüs Hükümdaranının hazineleri içindesin Tarık!» 2 [•] Kırk sene evvel nüfusu iki yüz elli bin raddesinde iken şimdi altı yüz elli bine yaklaşan Dresden uzun asırlar Sax Kralhğının merkezi olarak kalmış olduğu için sarayları, müzeleri, resim galerileri, meydanları, bahçeleri ve içine altı asnn duaları sinen boş kilisele rile dünyanın her tarafından gelen meraklı seyyahlara karşı Almanyanın yüzünü ağartan bir yıldızı olmuştur. Mektebleri, akademileri, tiyatroları ve bir kaç yüz bin cild kitabı havi kütübha nesile yüksek bir kültür ve san'at merkezi olduğu gibi. Bize bunların en mühimlerini gösterdiler: Eski krallarınvahşi hayvanlar avım seyrettikleri Zuvinger sarayı ve avlusu, 3000 den fazla tablosu olan re sim 'galerisi ve bu meyanda Rafaelin meşhur Madonası. Otobüsle bir saatlik mesafede bulu nan Maysendeki porselen fabrikası ve bu fabrikamn mamulâtına mahsus sergi, oradaki büyük kilise ve Alberh şatosu bize saatlerce tetkik mevzuu oldu. Şimdi Dresdenin meşhur mücevher ler hazinesindeyiz. Grünes Gewölbe denilen bu kıymetli taşlar müzesinin müteaddid odaları, salonları baş döndürücü bir servet ve haşmetin pırıltılarile yanıp durmaktadır. Salonların bütün duvarları, yanlardaki, ortalardaki ca mekânları zümrüdler, yakutlar, inciler, pırlantalarla işlenmiş ince san'at eserlerile ışıldıyan bir israf içinde yüzüyor. Burasını gezerken büj'ük Hâmidin «Târık» mdan hatırımda kalan bir parçayı okuyorum: «Endülüs hüküm daranının hazineleri içindesin, Târık! Azimetin nereye?> Elmasları çiçekleri kadar mebzul, çiçekleri tabloları kadar parlak renkli, ahalisi tabloları ve heykelleri gibi seçme ve temiz olan bu şeheri Almanyanın gezdiğimiz bütün şehirlerine örnek saymak mümkündür. Bütün Almanyada çiçek, tablo, heykel, güzel insan, güzel her şey mebzul, fakat hiçbiri müptezel değil. Istasyonlarda bagajlarımızı ara balara yerleştiren... Ne diyeyim? Ga lonlu mavi çuha ceketlerile onlara hamal demeğe dilim varmıyor... Hamal, ^ırtında yük taşıyan insan demekse Almanyada hamal yok. Bavullarımızı trenin pencerelerinden kendimiz aşağı a lıyorduk. Oradan arabalara taşıyıp yerleştirenleri kıyafetlerinin düzgünlüğü ne göre birer memur gibi selâmlamak mümkündür. Almanyada yalın ayak gezen bir çocuğa, dilenen bir kimseye, iğrenç bir manzaraya, pisliğe, sefalete rasgelmedik. Hatta otelde, lokantada, çarşıda, pazarda karasinek dediğimiz mide bulandırıcı mahluklardan da bir tane yoktu. Her yer ve herkes tertemiz! Çiçek gibi! Çiçek dedim de aklıma geldi: Çiçek ve fidan yetiştirenlerin hâmi reisliğini kabul eden İzmir saylavı Hamdi Aksoy bu münasebetle cemiyete gönderdiği mektubda çiçek ve ağac sevgisinin en yüksek medeniyet ölçüsü olduğunu söylemiş. Nekadar doğru! Çi çeği yetiştirmekten veya hiç olmazsa görüp geçmekten ziyade koparıp öldürmiye meyli olan bir terbiye seviyesinden bizim de artık yükseleceğimizi umalım. O zaman belki ormanlarımız da bir mezbaha olmaktan kurtulur. Dresdende son günü gezdiğimiz sıhhat müzesi büyüklüğü ve zenginliğile bizi hayrette bıraktı. Hepsini not et meğe değil, hatta görmeğe de vakit ve imkân yok. Biz iki, üç haftada gezile cek bir yeri iki, üç saat içinde gezip bitiriyorduk. Meğerse sıhhat müzesine neler girebiliyormuş! Hepsi bir tarafa yalnız siyah ve kırmızı kanın damar larımızda akışını ve kalbimizin bu münasebetle atışım canlı gibi bütün ha reketlerile gösteren bir teşrih nümu nesi, bir insan vücudünün içyüzü gö zümün önünden gitmiyor. Mekanizma sına pek aklım ermedi amma, yapılmıyacak bir şey değil sanırım. Ne olur bizde de olsa! Dresden civarmda bize bir de amelî san'at mektebi gezdirdiler. Yeni tesis edilmiş koca bir müessese. 5500 talebesi 800 öğretmeni, 200 dershanesi varmış. Sekiz senelik ilk tahsilini bitiren Al man çocukları eğer j'üksek tahsil yapmıyacaklarsa böyle amelî san'at mek teblerinde okumağa mecbur imişler. Burası bir ihtısas mektebi değil. Her şeyden bir parça var: Hasta Prens hâlâ aşkı bırakmıyor! Ispanya Veliahdi de gene Kübalı bir kıza gönül vermiş Sabık İspanya Valiahdi Kont de Covadonganm Kübalı bir kadınla sevişerek memle ketini terkettiği ve ailesi tarafından reddedildiği ma lumdur. Kont de Covadonga, son zamanlarda o kadın dan ayrılarak başka bir Kübalı kıza Mel Rocafort âşık olmuş, fakat burada hastalanarak Nevyorkta bir hastaneye yatırılmıştır. Bir Avrupa gazetesi, sabık îspanya Veliahdinin, Nevyorktaki hastanede an nesile bir senedenberi ilk defa olarak nasıl görüştüğünü şöyle naklediyor: Hastane odasının kapısı önünde, sa rışın bir kadın, ayakta duruyor ve titriyor. Yüzü sapsarı, gözleri yaşlı, elleri ürperti içinde. Bir zamanlar İspanya Kraliçesi olan, bu kadın, şimdi yeis içinde bir anadan başka bir şey değildîr. Büyük oğlu, senelerce büyüttüğü ve sevdiği evlâdı uzakta, yabancı bir diyarda ölüm halin de yatıyordu. Evlâdının kendisine ihtiyacı olduğunu, kendisini istediğini, annesini beklediğini biliyordu. Istırab içinde geçen uzun bir yolculuktan sonra Nevyorktaki hastaneye varıp ta Kont de Covadonganm dok toru Antonio Valenti ile karşılaşınca, hakikati öğrenmek için derhal sual sormağa cesaret edememişti. Oda kapısından içeri girerken gözlerini bir saniye kapadı. Fakat açtığı zaman yüzünün ifadesi değişmişti. Çeh resinde, artık, neş'e, sevinç, memnuni yet okunuyordu. Karşısında, ölüm halinde bir hasta değil, tunç renkli, mütebessim, hayat dolu bir delikanlı vardı. Bu, dudaklarmda bir sigara olduğu halde kendisini karşılıyan oğlu idi. Onu görünce, kollarını açarak: Anne! Kucaklaştılar ve uzun zaman birbirlerine sıkı sıkı sarılarak öylece kaldı lar. Bir sene ayrılıktan sonra, bu müddet zarfında iki defa ölüm tehlikesi atlatan bu evlâdla, yüreğindeki hasreti gidermeğe koşan bu ana arasında, ko nuşulacak birçok şeyler vardı. Doktor Valenti yavaşça odadan •çıktı. Annesinin mevcudiyeti, Prens rçin en mükemmel ilâcdı. Kraliçe, oğluna aid her şeyi bilmek istiyordu. Fakat prensin Matmazel Rocafort isminde başka bir kızla evlen mesi meselesi, aralarında mevzuu bahsolmadı. Kraliçe bu işi pek ciddî telâkki etmiyor, Prens te annesini yanmda görmekle duyduğu bahtiyarlık karşı smda, başka şey düşünmüyordu. Kont de Covadonganm iyileştikten sonra annesile birlikte Avrupaya av deti henüz konuşulmamıştır. Kraliçe bu hususta oğlunu tamamen serbest bırakacaktır. Oğluna bir ana sıfatile nasihat vermesi ihtimali varsa da, neticede, Prensin vereceği karar ne olursa olsun, oğluna karşı olan muhab beti hiç bir suretle azalmıyacaktır. Kont de Covadonga ölüme karşı aç tığı mücadelede yavaş yavaş kazanmaktadır. Vücudüne zerkedilen kanlar ve annesinin yanmda bulunması Prensi yavaş yavaş hayata avdet ettiriyor. Dr. Valenti. hastasının üç hafta zarfında normal bir hale geleceğini temin ediyor. Kestane fırtınası altında bir seyahat Ege, fırtınaya nasıl tutuldu? Deniz ortasında bir bıldırcın avı... Bizim îbni Sina lnım yüksele yüksele, göğsüm kabara kabara, yüreğim açıla açıla, rühum sevine sevine «Bii zim İbni Sina» diyorum. Onun asırlar vö asırlarca Avrupada incillerden üstün tutulup kelime kelime ezber edilmiş olan kanununu üç cild üzerine yüz altmış yıL önce terceme eden Tokadlı Mustafa «Bizim îbni Sina» demedi, diyemedi. Gene onun birçok eserlerine şerhler, hâşiyeler, talikler yazan Sifailer, Refizadeler, Şanioğulları da bu zevke ermedi, eremedi. Kılı kırk yarmak iddiasile kalem oynatıp bize sarkm ve garbın bütün meşhur adamlarını tanıtan Kamusülâlâm sahibi, bu büyük ruhî hazzı sınamak bile istemedi. Yirmi yıl evvel yazılan Dairetülmaariflerde de bizim İbni Sina diye haykıran bir ağzm mağrur ve müftehir sesi yoktur. Çünkü o, sadece İslâm âlimi sayılıyordu ve osmanlı mütercimler, muharrirler bu sıfata değer vermeği kâfi görüp dâhi Türkün milliyetini araştırmaktan uzak kalıyorlardı. Avrupa ise bizim İbni Sinamızı Arab yapıp çıkmıştı. Onu Avicenne diye anıyordu, Arab olarak tanıyor ve tanıhyordu. Ne acıklı bir gaflettir ki bugün de ayni kanaatte olanlar, hâlâ Avisene Türk ] diyemiyenler vardır. Yanıbaşımda duran Nouveau petit Larousse illustre'nin 1936 ' yılı nüshasmda da işte şu ibare yazılı: I Avicenne «ibni Sina». lllustre me ' decin Arabe! Gerçi Larus muharriri bi i zim İbni Sinamızın Buharada doğduğu j nu kaydediyor. Fakat ne Buharanın var oldu olalı Türk yurdu olduğunu • hatırlıyor, ne de bizim İbni Sinamızın • halis ve muhlis Türk bulunduğunu söyliyebiliyor. Osmanlı Türklerinin de, frenklerin de bir türlü ortaya koyamadıkları bu söz götürmez hakikati Cumhuriyet devrinde yaşıyan Türkler, hakh bir kıvanc ve o kıvanca uygun gür bir sesle haykırdılar, ibni Sinanın Türk olduğunu Küçük Larus muharriri gibi bilgisi de küçük birkaç sağır müstesna olmak üzere bütün dünyaya hatırlattılar ve öğrettiler. Şimdi frenk âlimlerinden çoğu Avisenden bahederken «Türk îbni Sina» diyor. Çünkü Türkiyede ona «Bizim İbni Sina» diyenlenn sesıni duyuyor. *** Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti son yaptığı bir toplantıda bizim îbni Sinamıın sekiz ay sonra karşılaşacak olduğumuz dokuz yüzüncü yıldönümü münasebetile bir ihtifal tertibini kararlaştırdı. azetelerde okuduğumuza göre o gün dâhi mütefekkirin bir kısım eserleri neşolunacak ve ha] tercümesini ihtiva eden bir kitab basılacakhr. Bizim ibni Sina 428 ramazanında ölmüştü, bu hesabca ölümünün dokuz yüzüncü yıldönümü 1937 haziranına tesadüf ediyor. O güne kadar iyi çalışılırsa hayli iş başanlır ve henüz bir eşi daha dünyaya gelmemiş olan büyük âlimimizin hakkile canlandırılması mümkün olur. Ben Tarih Cemiyetinin bu kararını alkışlarken küçük bir mülâhazamı da ileri sürmekten geri kalamıyacağım: Bizim îbni Sinamızın Sifa gibi, Necat gibi, Kanun gibi, Hidaye gibi eserleri A^ rupada beşer, onar, yirmişer kere basılmıştır. Dâhi âlimin birçok eserleri Lâydde, Oksfordda ve başka şehirler kitabhanelerinde mevcuddur. Bize düşen onun Avrupaca henüz bilinmiyen eserlerini ortaya koymaktır. Bunların îstanbul kitabhanelerinde bulunduğuna da şüphe yoktur. Fakat en büyük borcumuz, İbni Sinamızın türkçe şiirlerini bulmaktır. Eğer bu borcu şu ihtifal vesilesile ödiyebilirse millî irfan tarihimize gerçekten öne bir hizmette bulunmus oluruz. Sinob limanının, Hükumet caddetinden Sinob 21 (Vekillerin şark seyahatini takib eden arkadaşımızdan) Karadenizin meşhur «kestane karası» fırtınası bütün şiddetile hüküm sürüyor. Yolculanndan olduğumuz (Ege) vapuru da Sinob limanına sığınabilen gemiler arasındadır. Denizciler bu sayılı fırtmanın, bu sene pek azgın olacağını esasen tahmin etmekteydiler. Havanın bu seneki gayritabiî gidişi yazlığa çıkan kuşları bile tedirgin etti. Meselâ her yıl, 26 eylule kadar misafirimiz olan leylekler, bu sene tam bir ay evvel 26 ağustosta kafile kafile dönmeğe başlamışlardır; fakat asıl bıldırcınların hicreti pek hazin olmuştur: Rusya sahillerinden havalanarak, kendilerini rüzgâra veren sayısız bıldırcın kümeleri kestane karasına tutularak sapır sapır denize dökülmüşlerdir. Bu arada yüzlercesi de kendini Ege vapurunun güvertelerine atarak, av etine meraklı yolculann yemek listesine kaydedildiler. *P *î* *|* görünüşü Sami İşbaya göre, kimlerin, bu şekilde uzaklaşacağını, beş on dakika evvelden kestirmek mümkündür: Bu yolcular yavaş yavaş rengi atar, azamî gayret göstererek belli etmemeğe çalışırlar; fakat her dalga bu gayreti zedeler, mukavemeti kırar. Insanda bir kere bu hal başlamayagörsün, yolcu, lâkırdısını da yarıda bırakarak, boynu incelip uzamış, rengi sandan yeşile dönmüş bir halde, gırtlağı bir aşağı, bir yukarı oynıyaraktan, fakat ağzı sımsıkı kapalı ve mutlaka salon kapısına kadar süren, mağrurane bir yürüyüşle, alelâcele kamarasına gidecektir! Maamafih, bu tetkik ve müşahedeler de uzun sürmedi ve salonda denize şayanı hayret derecede mukavemet eden iki Vekilden baska kimse kalmadı. Ertesi sabah, vapurda pek az kişi ayaktaydı. Ege, Inebolu ve Ayancık sahillerine yaklaşamadan, dalgalar arasında bata çıka ilerledi. Gemiye göre fırtına azıtmakta, gemicilere göre dinmekteydi. Said kaptana kalırsa, Sinoba dogru yol vermekle beraber, ufku kapkara eden bu fırtına asla kestane karası olamazdı: Daha 26 eylule hayli vakit var ve kestane karası gününü şaşırmaz! saat on dörtte iınob lımanma sığınıldıktan sonradır ki, bay süvari, hangi fırtınaya tutulduğumuzu söylemekte beis görmedi. Elindeki takvim yaprağını gösteriyordu: « Ben size gününü şaşırmaz, demedim mi?» Takvim yaprağı 19 eylul tarihli idi ve altında, iri siyah yazılarla şu ibare vardı: «Meşhur kestane karası fırtınası!» Mekki SaiJ Daktilo, stenografi, demircilik, ma rangozluk, elektrikçilik dershanelerini gezdik. Mektebin temizliğine, bilhassa temizliğe elverişli olan parlak taş, fa yans döşemesine bayıldım. Her yerin temiz olmasından evvel nasıl olursa temiz olabileceğini düşünmüşler. Bunla rın eşlerini Ankarada yeni yeni gör meğe başladık. Ati için umudlanmak ta bir tesellidir! Artık buradaki program bitti. Berline gidiyoruz. Ali Kâmi AKYÜZ sayımız [*] İlk yazı 25 eylul tarihli dadır. Sinob Halkevinin sünnet ettirdiği yavrular Sinob (Hususî) Sinob Halkevi kırk şehid çocuğunun sünnetlerini yaptırmıştır. Sünnet olan çocuklara elbise, çamaşır ve fotin verilmiş ve bu vesile ile de deniz yarışları tertib edilmiştir. Bu yarışlarda birinci gelenlere ikramiseyyahları yeler verilmiş ve yüzme yanşlarile yağh Ingiliz bandıralı Atlantis transatlan direk müsabakaları çok eğlenceli olmuştiği, teşrinievvelin altıncı salı günü 300 tur. Gönderdiğim resim, sünnet olan ço Ingiliz seyyahını hamilen şehrimize ge lecektir. cuklan göstermektedir. Şehrimize gelecek Ingiliz Ege vapuru, daha Zonguldak limanında iken deniz kabarmaya, köpüklenmeğe başlamıştı; fakat bu rüzgârın meşhur «kestane karası» mı, yoksa zuhuratjan bir esinti mi olduğunda ihtilâf vardı. Türkisin ziyafetinde Iktısad Vekili e+& Bayar, bu kestane karasını ılk. defa nasıl tanıdığını söyle anlattı: « Bir şileple Istanbula gidiyordum. Kamaralara su dolmaya başlayınca telâşla dısarı çıktım. Bir yandan bir yana geçen dalgaların arasından süvarinin yanına çıktım. Birlikte vapura çarpmaya gelen korkunç dalgaları tetkike daldık ve suya bata çıka (şu dalga daha büyük, bu dalga daha kücük) diye dalgalan saya saya Istanbula kadar geldik.» Bu musahabeler arasında kafileyi memnun eden bir cihet Vekillerle birlikte Zonguldağı ziyaret etmiş olan Iran sefirile müsteşarının bir gün evvel, iyi bir denizle, rahat rahat îstanbula dönmüş olmalarıydı. Ege vapurunun diğer yolcuları da, rüzgârın, kestane karasmın bir başlangıcı olup olmadığını merak etmekte müttefiktiler. îlk günün akşam sofrasında bu sual, bîr kere de vapurun kumandanı Said kaptana soruldu. Sevımli denızci, bu sayılı fırtmanın hiç gününü şaşırmadığını, ancak 26 eylulde çıkacağını haber verdi; fakat dakikalar geçince vapurun sallantısı artıyordu. Biran oldu ki, Karadenizin pek âşinası tecrübeli ve dayanıklı yolcular bile kestane karasına aid hatıralannı, bizzarure yarıda keserek, birer birer salondan uzaklasmaya başladılar. Bu sene Yunan ve Bulgar tütünleri iyi değil İzmir (Hususî) Türkofise gelen malumata göre, bu yıl, Türkiye tütünlerinin nefasetine mukabil, Yunan tü tünlerinin kalitesi bozuktur. Rekolteleri de yağmurdan müteessir olmuştur. Bir habere nazaran Italya, takas suretile memleketimizden 1 milyon liralık tü tün alacaktır. Bu yıl mahsulümüzün iyi fiat bulacağı tahmin ediliyor . Bulgaristanda da takriben 410 bin dekarhk araziye tütün ekilmiştir. Ge çen sene bu rakam 325 bindi. Bu sene istihsalâtm 34 35 milyon. olacağı an laşılmaktadır. Fakat havalar, mahsu lün bir kısmını bozmuştur. Rekolte düşecektir. Mahsulün kalite itibarile de fena olduğu anlaşılmaktadır. "Cumhuriyet,, ın tefrikası Abidin Daver DAV'ER Onu Iskenderun körfezi kıyılannda sevdiği gibi Beyoğlu ve Şişli sa lonlarında da sevemiyecekti. Ercümend, kıskanc, somurtgan, kavgacı halile o şairane aşklannm hatıralannı bile soldu racak bir adam olmuştu. Gözünün önündeki Ercümendle hayalindeki Ercümendi mukayese ederken, genc zabitin, cenub vilâyetlerine dönerse, belki gene eskisi gibi olacağını ve onu gene eskisi gibi sevebileceğini düşündü. 10 Ertesi gün, bir fırsat bularak Ercü mendin oteline gitti. Mülâkatları hiç te hoş olmâdı. Kadın yorgun, erkek hırçın ve kavgacı idi. Ercümend, herşeyi tenkid ediyordu. Sanihanın bir gece evvelki giyinişini, konuşuşunu, dans edişini, davetlilerini, dostlarmı, Sühanın «tebellür etmemiş» dediği karakterini, hulâsa hiçbir şeyi beğen miyordu. Saniha, onun tenkidlerini önce mülâ yemetle dinliyordu. Hatta sözleri hoşuna bile gidiyor, tatlı tath: Söyle, yavrum, söyle! diye şaka ediyordu. Fakat Ercümend, o kadar huysuz ve manasız konuşuyordu ki nihayet, Saniha da birdenbire köpürdü: Saçmalıyorsun artık, dedi; kıskançlığından ne söylediğini bilmiyorsun. Hem sen beni değil; o erkekleri kıskanıyorsun, onlar gibi salon adamı olamadığım kıs kanıyorsun. Onlar gibi olamadığım için iftihar ederım. Birbirlerine epey sert söz söylediler. Sonra, ikisinin de gözleri yaşla doldu. Hiddetleri geçti. Dudakları bir mütareke aktederek bu gönül kırma harbine nihayet verdi. Ertesi gün bir fırsat bularak Ercümendin oteîine gitti. Mülâkat hiç te hoş olmadi Başbaşa otururlarken dışarıda, kori dorda otel garsonlarının birbirlerine sa vurdukları rumca küfürleri ve bitişik odada porselen tası gürültüleri duydular. Oradaki masanın üstünde kırmızı kâğıd dan yapılmış tozlu ve soluk çiçekler Sanihanın gözüne bath. içinde, tarif edilmez, bir yorgunluk ve bıkkınlık vardı. İğrendiği bu otel odasından çıkıp gitmek arzusunu duydu. Fakat birdenbire odanın bir köşesinde Ercümendin küçük ve eski bavulunu gördü. Otomobilde ilk Yeşilköye giderler ken şoförün yanmda sıçrayıp duran bu M. TURHAN TA zavallı bavul, tekrar meşakkatli ve zahmetli bir hayata dönecek, mukadderatın serseri akışına tâbi otomobilden vapura, Işçi vaziyetini tetkik vapurdan trene, trenden nakliye arabaİzmir (Hususî) İktısad Vekâleti sına, nakliye arabasından mekkâre sırtına bürosu şefi Enis Behiç, şehrimizdeî sürüklenecek, eskiyecek, harab olacaktı. fabrika ve imalâthanelerde işçilerin vaRuhunu derin bir şefkat ve rikkat ziyetlerini tetkike başlamıştır. Bu tetkik, iş kanununun tatbikatı ve hazır kapladı. lanacak olan talimatname ile alâkadarErcümendin kolları arasma sığınarak: dır. Bir habere nazaran, İstanbuldaki Benim mahzun aşkım, benim sev bazı müesseseler, kanunun mer'iyet gili yavrum, dedi. mevkiine girmesinden evvel kendi is Delikanlı, onu haşin ve sert kucakla tifadelerini temin için, evli işçileri u dı, sonra birdenbire damdan düşer gibi: zaklaştırmakta ve yerlerine bekâr işçiler almaktalarmış. Bu cihet te tetkik e Benden bir çocuğun olursa, artık dilecektir. beni unutamazsın, dedi. Enis Behfcin riyasetinde sanayi mü Bu söz, Sanihanın üzerinde, buz gibi esseseleri mümessilleri, Ticaret ve Sa bir tesir bıraktı. O, kadmın şiddetle irnayi Odası erkâm, alâkadarlar bir topkildiğinin farkına varmamış gibi, inadcı, lantı yapmış, bu mevzu üzerinde uzun sözüne devam ediyordu. uzadıya konuşmuşlardır. Söyle Saniha, yavrumuzun ismin ne koyarsın? Bu sözler, Sanihanın fena halde, sinirine dokundu. Yarım Adam lArkası var]
Cumhuriyet Gazetesi için Güven Yazılım Teknolojileri Tic. Ltd. tarafından geliştirilmiştir.
Boğaziçi Üniversitesi Teknopark No 211 Bebek Istanbul, Tel : +90 212 346 15 90
Katalog